Ünlü Türk yazar şair Yavuz Bülent Bakiler anlatıyor

Türk şair, yazar ve hukukçu Yavuz Bülent Bâkiler sitemiz enpolitik.com'a verdiği röportajda akıcı üslubuyla sorularımızı içtenlikle yanıtladı.
Eklenme Tarihi: 15.03.2018 10:49:53 - Güncellenme Tarihi: 15.03.2018 11:35:11

Şiirlerinde, Anadolu'ya, Anadolu insanını resmeden, onların sorunlarını yapıcı bir tavırla dile getiren, sade ve rahat bir dili, aydınlık bir üslubu olan, Milli ve manevi değerlere bağlı kalan ve bu yönüyle Arif Nihat Asya'nın milli havası, mistik şiirine yakın görülen gazeteci, yazar, şair Yavuz Bülent Bakiler, sitemiz enpolitik.com'un sorularını içtenlikle yanıtladı. Küçük yaşlarda Turancı olduğu bilinen yazar şair Bakiler'e ilk olarak 'Turancılığı' sorduk:

Soru: Bir yazınızda demiştiniz ki: “1950 yılında Sivas’ta ortaokulun son sınıfında okurken Turancı oldum. Bizde, o yaşlarda bir çocuğun Turancı olması çok şaşırtıcı bir durum. Konuyu ayrıntılarıyla anlatır mısınız?


Cevap: 1950 yılında bütün Türkiye’de milletvekili seçimleri yapılacaktı. Seçime iki büyük parti katılacaktı: CHP ve DP. Babam Demokrat Parti’nin kazanmasını istiyordu. 1950 yılında CHP’yi idare edenlerin şöyle bir düşüncesi vardı: “Vatanı düşman işgalinden biz kurtardık. Cumhuriyeti biz kurduk. Devleti biz idare etme hakkına sahibiz. Bu bakımdan kim ki CHP’lidir: Vatan severdir. Kim ki CHP’li değildir, vatan hainidir!” Babam, DP milletvekili adaylarının meydan konuşmalarına giderek “vatan haini” diye suçlanmak istemiyordu. Seçim konuşmaları, bugünkü “Buğday pazarının” hemen yanındaki Muammer Bey parkında yapılıyordu. Babam seçim konuşmalarından ve o konuşmalara halkın takındığı tavırdan haberdar olmak için beni vazifelendiriyordu. “Oğlum diyordu, git Muammer Bey parkının duvarları dışında otur. Yüzün Buğday Pazarına doğru olsun. Kulaklarını, parkın içinde konuşan milletvekillerine ver. Bak bakalım kim ne söylüyor? Ve halk, daha çok hangi hatipleri alkışlıyor? Sonra gel, dinlediklerini olduğu gibi bana anlat!”
 O yıllarda çok kuvvetli bir hafızam vardı. Konuşulanları adeta cümle cümle aklıma alıyor, gelip babama tekrarlıyordum. Bir gün kürsüde, Av. Rıfat Öçten konuşuyordu. Halk Rıfat Öçten’in konuşmasını alkışlarla kesiyordu. Hatibin konuşması bitince parkın kapısına doğru yürüdü. Dinleyenlerin büyük bir bölümü de onun arkasına takıldı. Ben de oturduğum yerden kalktım ve Rıfat Öçten’e doğru koştum. Öçten’in yanında aile dostlarımızdan Zeki Bacanak beni gördü. Gruptan ayrılarak benim yanıma geldi.  Sağ elini başımın üstüne koyarak beni Rııfat Öçten’in yanına götürdü: 
-Rıfat Ağabey dedi, bu bizim Cezmi ağabeyimizin oğludur! Konuşmalarımızı dikkatle takip ediyor. 
Rıfat Öçten, durarak gülümsedi. "Sen de baban gibi Turancı mısın la?" dedi. 
O yıllarda Atatürkçü, İnönücü, Bayarcı… gibi sıfatlar çok kullanılıyordu. İçimden Kendi kendime dedim ki, “Bu Turan Bey de galiba Demokrat Partili ve babamın arkadaşlarından biri olmalı!” 
Hiç tereddüt etmeden sadece:
 "Evet efendim" dedim. Rıfat Öçten: 
"Aferin aferin" diye gülümsedi. Demek ki Turan Ordusu bir nefer daha kazandı.  Sonra yürüdü gitti. Ben sandım ki Rıfat Öçten: 
"Aferin aferin demek ki Demokrat Parti, bir kişi daha kazandı!" demek istiyor. Eve dönünce Rıfat Öçten'in hem konuşmasını hem de bana sorduğu soruyu babama tekrarladım:
-Baba kim bu Turan Bey?
 Babam güldü, o senin bildiğin Turan Beylerden biri değildir. Turan: milli sınırlarımızın dışında soyumuzun-sopunuzun yaşadığı topraklardır. Turancılık da bütün dünya türklüğünün bir bayrak altında hürriyet içinde bir ve beraber yaşamasını istemek bunun için çalışmak idealidir! 
-Milli sınırlarımızın dışında kaç milyon Türk var baba? 
-70 - 75 milyon civarında Türk var oğlum! O yıllarda biz, Türkiye'de 25 milyon kadardık. Aklımda bu rakamları topladım. 100 milyon beni çok heyecanlandırdı. 
-Peki baba biz neden milli sınırlarımızın dışında kalan soydaşlarımızla birleşmiyoruz? diye sordum. Babam: "Sen bu işlere şimdi karışma yeri ve zamanı geldiğinde bu Turan davasını ben sana olduğu gibi anlatırım." dedi. Bu konuşmamız 1950 yılında oldu.
Babam 1980 yılında vefat etti. Bu 30 yıllık süre içinde babam bana Turancılık konusunda bir cümle olsun söylemedi. Fakat 19 yılında çıkan Orkun dergisini alıp eve getirince ben orada, daha sonra Serdengeçti Tanrı Dağı gibi dergilerinde aradıklarımı fazlasıyla buldum ve çok coşkun duygularla yüklü bir Turancı oldum. 
Lise hayatım boyunca, sanıyordum ki bütün Türk dünyasının birleşmesi, bir araya gelmesi, bir bakraç içindeki birkaç avuç suyun başka bir bakraç içindeki beş-on avuç suyun içine boşaltılması gibi basit ve kolay bir iştir. Fakat başımızdaki idareciler ya korkularından ya tembelliklerinden veya bizim bilmediğimiz bir sebepten, bizi yurt dışında kalan soydaşlarımızla birleştirmek yoluna gitmiyorlar. Bu yüzden öfkeleniyordum. Yumruklarını sıkarak konuşuyordum. Sovyet Rusya’ya çok büyük bir kinle doluydum. Orkun dergisinde, Halil Soyuer’in Moskof kini isimli şiirini ezberlemiştim. O şiir, çok büyük bir Rus düşmanlığıyla yazılmıştı. Ben de çok büyük bir öfkeyle o şiiri toplantılarda okuyordum. Dinleyenler her kıta sonunda beni alkışlıyorlardı. İstiyordum ki, ordularımız Rusya’ya İran’a, Irak’a, Bulgaristan’a savaş ilan etsinler, o ülkelerle savaşarak, esir soydaşlarımızı esaretten kurtarsınlar. 
 Yeminle söylüyorum: O lise yıllarımda, hemen hemen her gece, yatağa girdiğimde aynı hayali kuruyordum: Görünmez bir adam oluyordum. Ve gökyüzünde süzülerek Moskova meydanına inip, Kremlin Sarayı’na giriyordum. Elimde çok keskin bir kılıç oluyordu. Kimse beni görmüyordu. Ama ben, herkesi görüyordum. Elimdeki kılıçla, Rus idarecilerin kafalarını teker teker yere düşürüyordum. Diğerleri, korkudan sağa-sola kaçıyorlardı. Onların anladığı bir sesle haykırıyordum. Diyordum ki:
-Siz, Türkistan’da yaşayan Türklerin esaretlerini kaldırmadığınız, onları serbest bırakmadığınız müddetçe, daha çok böyle koparılacaktır! Sonra yine gökyüzünden süzülerek geliyor, yatağıma giriyordum. 
 Bir başka gece, yine aynı hayaller, bir başka gece yine aynı baş kesmeler. Toplantılarda, yumruklarımı sıkarak okuduğum Moskof Kini isimli şiir şöyle başlıyordu: 
Gözümden Seyhun akar, gönlümden Ceyhun taşar
Üzerime taburla Moskof gelse haklarım
Kininin ateşinde, kendi kendini yakar
Bir Moskof boğazına geçmezse parmaklarım!
İçimdeki ateşi ben küleyemem
Dedemden miras kaldı, bana bu Moskof kini 
Ömrüm yüz yıl sürse de, tam yaşadım diyemem
Yumruğum patlatmazsa bir Moskof beynini

Domuzlara çiğnetmem tarlamdaki darımı
Meşaleler tutuşur gönlümün ateşinden
Allahım! Vücudumdan kopar ayaklarımı 
Eğer koşamayacaksam bir Moskof’un peşinden…
Benim Turancılığımın üç ayrı devresi var. Birinci devresi işte böyle: Rus düşmanlığıyla şiirler okumak, asmak, kesmek, vurmak, kırmak, öldürmek, ölmek.
 Şimdi doğrusu o yıllarımı düşündükçe gülüyorum. Eskiden: ordularımız Sovyet Rusya’ya karşı savaş ilan etmelidirler! Diyordum. Esir soydaşlarımızı savaşarak kurtarmalıyız diye yumruk sıkıyordum. Şimdi ordularımız değil Rusya’ya, birkaç milyonluk Irak’a yürümeye kalksa kendimi askerlerimizin ayakları önüne atar: Aman ha! Sakın ha! Şu Orta Doğu bataklığına girmeyin! Birinci Dünya Savaşı’nda olduğu gibi Türkiye’yi yeni bir savaşın içine itmeyin! Meselelerimizi savaşarak değil, barışarak, anlaşarak… halletmeye çalışalım! Diye yalvarırım!
-Sizde ki bu büyük değişikliğin herhalde çok önemli bir sebebi olmalı.
-Çok doğru. Bendeki bu büyük değişikliğin sebebi, 1956 yılında, Ankara’da Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde Devrin Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri’nin çok önemli bir konuşmasını dinlemiş olmamdır.
-Doğrusu ben de çok merak ettim Tevfik İleri’nin o konuşmasını. Ne dedi Tevfik İleri? Nasıl bir konuşma yaptı? Lütfen anlatır mısınız?
-Elbette! Elbette! Bütün gençlerimizin mutlaka bilmesi, dikkate alması gereken çok önemli bir açıklamadır. Benim fikir dünyamda bir dönüm noktasıdır.

Soru: Turancılık düşüncenizde, Tevfik İleri’nin bir konuşmasının büyük bir değişiklik meydana getirdiğini söylediniz. Siz, Tevfik İleri’den nasıl bir konuşma dinlediniz. O konuşma, sizin düşüncelerinizde nasıl bir değişiklik doğurdu?


Cevap: 1956 yılında, Ankara Hukuk Fakültesi’nin birinci sınıfındaydım. O yıl, Milli Türk Talebe Birliği, Ankara’da Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nde, bir “Kahramanlık Günü” düzenlendi. Bu Kahramanlık Gününe, her fakülteden bir öğrencinin katılması kararlaştırılmış. Hukuk Fakültesi Talebe Cemiyeti de Kahramanlık Günü için beni vazifelendirdi. Belirlenen günde Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesine gittim. Kürsüye çıktığımda, yine Turan sevdasıyla konuşmaya başladım. Yüksek bir ses tonuyla konuşuyor, önümdeki masayı ikide-bir yumrukluyordum. Neler söylediğimi tahmin edersiniz. İşte özet olarak diyordum ki: Biz, kahraman bir milletiz. Biz vatanımızı çok seviyoruz. Biz esaret nedir bilmeyiz! Vatanımız için seve seve ölürüz, öldürürüz! Milli sınırlarımızın dışında kalan ve Moskof esareti altında yaşayan milyonlarca soydaşımızın istiklallerine kavuşması, bizim vazgeçilmez idealizmimizdir. Bu Moskof zulmü böyle devam etmeyecektir. Kahrolsun Moskof zulmü. Yaşasın Türk milleti! Vs vs. Moskof Kini isimli şiiri okumadan olur mu? Yalnız, şiirin son mısrasını değiştirerek okuyordum. Son kıta şöyleydi:
“Tahammül sona erdi, sabır son hadde girdi   
Ey Türk yine tarihe zaferlerin yazılır
Çünkü senin dinine yeni bir madde girdi
Bir Moskof öldü renin sevabı bin yazılır!” Şeklindeydi.
 Ben o son mısrayı değiştirerek şöyle haykırıyordum:
“Bir Moskof gebertenin sevabı bin yazılır!”
Salonu dolduran üniversiteli öğrenciler, Moskof Kini şiirinin her kıtasını alkışlarla keserek heyecanı yükselttiler. Tesadüf bakınız: Benden sonra kürsüye o devrin Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri’yi davet ettiler.

Ben şahsen Tevfik İleri’nin de, ikide-bir masayı yumruklayarak, öldürürüz! Asarız, Keseriz, Yakarız, Yıkarız diye biten cümlelerle konuşacağını sanıyordum. Bakan, öyle bir hava içine katiyyen girmedi. Ortaokulda veya lisede coğrafya dersinde konuşan bir öğretmen gibi veya hastasına hastalıkla ilgili açıklamalarda bulunan bir doktor gibi konuşmaya başladı. İçimden kendi kendime, “Bu ne biçim kahramanlık günü konuşması; Bu ne biçim hitabet!” diye söylenmeye başladım. Fakat beş-on dakika sonra kanaatim tamamen değişti. İçimden kendi kendime dedim ki:
Yavuz Bülent! Bu Bakan çok doğru söylüyor! Öyle bağırmakla, çağırmakla! Ölürüz, öldürürüz! Diyerek yumruk sıkmakla sadece kahramanlık şiirleri okumakla hiçbir güzel netice alınamaz. Bu adamı çok iyi dinle. Doğruları bu adam söylüyor! Aman bir tek kelimesini bile kaçırma!
-Doğrusu ben de çok merak ettim. Tevfik İleri o gün size ne söyledi?
Tevfik İleri; “Sevgili gençler ne güzel konuştunuz! Ne güzel şiirler okudunuz! Doğrusu beni de gençlik yıllarıma götürdünüz. Hepinizi teker teker kucaklamak ve öpmek istiyorum. Var olun! Sağ olun! Bakanlıktan buraya gelirken, kendi kendime düşündüm. Acaba bu Kahramanlık Günü’nde, ben üniversiteli arkadaşlarıma ne anlatmalıyım? Diye düşündüm. Sonra size, bir takım memleket tabloları göstermeye karar verdim. Yalnız bu memleket tabloları renklerle, kalemlerle, fırçalarla değil kelimelerle çizilmişlerdir. Bu bakımdan bu memleket tablolarını duvarlara asamayacaksınız. Onları hafızalarınızda saklayacaksınız. İnanıyorum ki, bu memleket tablolarını aklınızda tuttuğunuz, unutmadığınız müddetçe vatanımıza, milletimize çok ama çok faydalı olacaksınız.
Sevgili Gençler!
Geçen yıl, Çanakkale Zaferi’nin 40. Yıl dönümüydü. Çanakkale çok önemli zafer destanlarımızın yazıldığı cephelerden biridir. Çanakkale’de öyle mevziler vardır ki oralarda, bir metrekarede, tam yirmi beş şehidimizin kanı bulunmaktadır. Yani bir takım gelmiş, düşmana karşı çarpışmış tamamen şehit düşmüştür. Yerlerine yeni bir takım gelmiş, onlar da tamamen şehit düşmüşlerdir. Sonra bir başka takım daha, sonra bir başka takım daha. İşte ben, geçen yıl, Ankara’dan Çanakkale’ye giderken askerimizin Çanakkale cephelerinde nasıl yiğitçe çarpıştıklarını düşünüyor anlatılmaz bir heyecan duyuyordum. 
 Arabam o mevzilere yaklaşırken yolumuzu birkaç köylü kesti. Beni ısrarla köylerine davet ettiler. Çok ama çok mühim bir dertleri olduğunu söylediler. Arabamızın başını, o köylülerin verdiği adrese çevirdik. Köye girdiğimiz zaman gördüm ki, herkes köy meydanında toplanmış bekliyor. İçlerinden birini de kendilerinin sözcüsü seçmişler. O köy sözcüsü bana hitap ederek dedi ki:
-Sayın Bakan! Cumhuriyet 1923 yılında ilan edildi. Şimdi 1955 yılındayız. Aradan tam 32 yıl geçti. Bu 32 yıl içerisinde, köyümüze gelen ilk Bakan sizsiniz. Sizi ısrarla bu köye getirmemizin çok önemli bir sebebi var. Köylü olarak çok büyük bir çile içindeyiz. Çünkü her yıl, köyümüzü sel basıyor. Elimizde, avucumuzda ne varsa önüne katıp götürüyor. Bazen hayvanlarımızda telef oluyor. Çocuklarımızda sele kapılıyorlar. Hükümet olarak bize yardımcı olmanızı, bize sahip çıkmanızı istiyoruz. Sizden talebimiz budur. Size bu çilemizi anlatmak için köyümüze alıp getirdik!
 Bu açıklamayı dinledikten sonra köylülere sordum.
-Peki dedim, bu köy kaç yılından beri böyle sel felaketiyle karşı karşıya?
Köylüler cevap verdiler.
-Beş-altı yıldan beri.
-Gördüğüm kadarıyla köyünüz eski bir köy. Şimdi sizden öğrenmek istiyorum: Köyünüz neden 80-90 yıldan beri değil de 5-6 yıldan beri bu sel felaketiyle karşı karşıya?
Bu neden böyle? Üzerinize bir barajın kapağını mı açıyorlar? Yoksa bir ırmağın yatağını mı köyünüze doğru çeviriyorlar? Bu sel neden 5-6 yıldan beri köyünüzü basıyor?
  Köyün yaşlıları soruma cevap verdiler. Dediler ki:
-Efendim sel, eskiden de gelmesine gelirdi. Ama eskiden şimdi sizin arkanızda kalan dağların üstü hep ormanlıktı. Sel suları, o ormanın ağaçları tarafından çekilip alınırdı. Köyümüze en çok bir karış yüksekliğindeki sel suları gelirdi. Onlarında hiçbir zararını görmezdik. Ama biz, ağacın ve ormanın büyük faydasını bilemedik. O dağların ormanlarını azar azar kesip yok ettik. O ormanları yok ettiğimiz için, şimdi sel suları, o dağların yamaçları tarafından çekilmiyor Doğrudan doğruya köyümüze iniyor ve önüne ne katıyorsa alıp götürüyor. Aman, devlet olarak bize yardımcı olun. Aman bu sel felaketinden köyümüzü kurtarın!
 Tevfik İleri, bize bu manzarayı kelimelerle çizdikten sonra, konuşmasına devam etti. Dedi ki:
-Sevgili gençler! Bu tabloyu aklınızda iyi tutun. Şimdi size, yeni bir memleket manzarası daha çizmek istiyorum: O köyden ayrıldıktan sonra Çanakkale Savaşlarının yaşandığı tarafa döndük. Bir süre sonra, arabamız Çanakkale mevzilerinin yakınında durdu. Büyük bir hüzün, anlatılmaz bir heyecan içindeydim. Biliyordum ki, attığım her adımda, bize bu vatanı yeniden kazandıran Mehmetçiklerimizin kanları, canları üzerinden geçmekteyim. Siperler arasında dolaşırken, özel kalem müdürümüz koşarak yanıma geldi. Bana dedi ki:
-Efendim! Biraz ötemizde, biraz ötemizde çeşitli üniversitelerden gelen yüz kadar genç var. Sizinle görüşmek istiyorlar. Sayın Bakan bizi kabul eder mi diye soruyorlar? Ne diyelim kendilerine? 
-Ne demek: Bizi kabul eder mi? Demek. Memnuniyetle kabul ederim. Gelsinler bakalım!
 Biraz sonra, yüz kadar delikanlı karşımda toplandılar. Onlar da kendilerine, bir sözcü seçmişler. Baktım o sözcünün elinde bir şişe var. O şişenin içinde de kırmızı renkli sıvı.
-Nedir o elindeki şişenin içindeki kırmızı renkli sıvı evladım? diye sordum. Sözcü, anlatmaya başladı:
-Efendim dedi: Biz buraya çeşitli fakültelerden toplanarak yüz kişilik bir toplulukla geldik. Bu şişe içerisinde, hepimizin kanı var. Damarlarımızı keserek akmaya başlayan kanımızı bu şişe içinde topladık. Biliyoruz ki bu toprakların her karışında, Çanakkale Savaşları’nda çarpışan Mehmetçiklerimizin şehit kanları var. Biliyoruz ki, sadece Çanakkale cephesinde 253.00 şehit verdik. Biliyoruz ki ruh ebedidir ve ölmez. Biliyoruz ki ruhlar, dünyada kendileriyle ilgili olaylardan haberdardırlar. Şimdi bugün burada şehitlerimizin aziz ruhları önünde yemin ederek diyeceğiz ki:
-Aziz şehitlerimiz! Sizler, bizim için burada, hayatınızın baharında, çarpışarak şehit düştünüz. Biz, şu kendi vatanımızda hürriyet içinde yaşayalım diye toprağa düştünüz. Şimdi biz, bu topraklarda sizin sayenizde, güven içinde yaşıyoruz. Huzurunuzda, yemin etmek için buraya geldik. Şu elimizde bulunan şişe içindeki kanı damarlarımızı keserek biriktirdik. Bu kanı, sizin çarpışarak şehit düştüğünüz bu mübarek topraklara serpeceğiz. Biliyoruz ki, bu toprakların her karışında, sizin kanlarınız da var. Burada sizin manevi huzurunuzda yemin edeceğiz, diyeceğiz ki: Siz, bizim için hayatınızın baharında çarpışarak şehit düştünüz. Yarın Türkiye, yeni bir savaş durumuyla karşı karşıya kalırsa biz de sizin gibi bu topraklar için, bu topraklarda bizden sonra yaşayacak genç nesiller için, kanımızı dökmekten, canımızı vermekten uzak kalmayacağız!
 Böyle haykıracağız! Sonra bu şişe içinde biriktirdiğimiz kanımızı bu topraklara serptikten sonra, fakültemize döneceğiz!
 Tevfik İleri, Çanakkale’de karşılaştığı o ikinci olayı anlattıktan sonra dedi ki:
-O üniversiteli delikanlıyı dinledikten sonra da çok heyecanlandım. Onu ve arkadaşlarını teker teker kucaklamak istedim. Fakat aklıma birkaç saat önce, bir Çanakkale köyünde şahit olduğum hadise geldi. Sevgili gençler! dedim. Çok asil duygular içinde olduğunuzu görüyorum. Hepinizi bütün varlığımla kucaklamak, alkışlamak istiyorum. Fakat şimdi, burada öğrenmek istiyorum: Bu yüz kişilik topluluğunuz içinde kim bu vatan topraklarına bir tek fidan diktiyse, lütfen bir adım öne çıksın! Onu ayrıca görüp, tanımak istiyorum! diye sordum. Bütün başlar öne eğildi. Gördüm ki vatan topraklarımız için çarpışmayı, toprağa düşmeyi alanlar, bu topraklar için, bir tek fidan dikmemişlerdir!
 Sevgili gençler! Kuzey doğumuzda bir devlet var. O devletin bütün dünyaya kafa tutan bir Kızıl Ordu’su var. O milletin Ay’a füze gönderen bir medeniyeti var! Ben o milletin Kızıl Ordu’sundan ve Ay’a füze gönderen medeniyetlerinden korkmuyorum. Ama yarın, bu memleketin ormanlarının başına bir felaket gelirse, on ayrı Kızıl Ordu’nun meydana getireceği felaketin daha büyüğünü ormansızlık bu vatanın başına getirecektir. Çünkü:
 Dünya’nın her tarafında olduğu gibi, bizde de tabii hadiseler dolasıyla, her elli yılda, bir santim toprak meydana geliyor. Ama biz sel suları ve erozyon yüzünden, her yıl, Kıbrıs büyüklüğünde vatan parçasını denizlere kaptırıyoruz. Bu nasıl bir vatanseverliktir? Gidin sorun Anadolu köylüsüne, çiftçisine! Bire kaç alıyorsun ektiğin buğdaydan? diye sorun. Cevap verecektir. Diyecektir ki: Bire yedi alıyorum! Tekrar ona sorun. Peki baban kaç alıyordu? Cevap verecektir: Babam bire on alıyordu. Peki ya dedelerin kaç alıyordu? diye sorun: Onlar bire on beş alıyorlarmış, diye göğüs geçireceklerdir. Peki neden dedeleriniz bu topraktan bire on beş, babalarınız bire on, siz bire yedi alıyorsunuz? Yarın sizin çocuklarınız belki de bire beş alacaklardır! Bu neden böyle? diye sorun, köylülerimiz: Ne bileyim efendim? Bunu Allah bilir! diyeceklerdir. Elbette Allah bilir. Ama bunun sebebini biz de bilmeliyiz. Ağaçlarımıza, ormanlarımıza sahip çıkmadığımız, çıkamadığımız için sular ve rüzgarlar, her yıl topraklarımızın bereketini alıp denize süpürüyorlar. Verimin düşmesi de bundandır.
 Sevgili gençler!    
  Şimdi biz burada, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nin bu konferans salonunda konuşuyoruz. Çıksak kapının önüne, Ulus’a doğru, Kızılay’a doğru giden birtakım insanlar görürüz. Onlardan herhangi birini çağırıp sorsak, sen vatanını seviyor musun diye, bize vereceği cevap mutlaka şöyle olacaktır: 
-Evet, vatanımı çok seviyorum, diyecektir. Ona tekrar sorarsak.
-Peki vatanın için nasıl bir fedakarlıkta bulunursun? desek. Bize vereceği cevap hiç değişmeyecektir:
-Vatanım için ölürüm ben! Vatanım için canımı veririm ben! şeklinde olacaktır!  
 Tevfik İleri’nin sesi birdenbire yükseldi ve bütün salonu doldurmaya başladı:
 Sevgili gençler! Biz en az bin yıldan beri vatan torakları için çarpışıyor, kanımızı ve canımızı veriyoruz! Gitmediğimiz, çarpışmadığımız, kanımızı akıtmadığımız cephe kalmadı. Ama artık yeter! Yeter! Yeter! Şair çok doğru söylemiş! Hem ne kadar doğru söylemiş:
“Vatan için ölmekte var fakat hakkın yaşamaktır!” demiş. Çok doğru! Çok doğru! Çok doğru! Bin yıldan beri vatan toprakları uğruna öldüğümüz yeter. Artık biraz da vatan toprakları için yaşamalıyız. Vatanımızı bizden sonra gelecek nesillere, daha zengin daha mamur, daha medeni, daha huzurlu… bir ülke halinde teslim etmeliyiz. Bunun için, evvel emirde “adam sendeciliği” bırakmalısınız. Sonra horon teper gibi, halay çeker gibi yan yana gelmelisiniz. Ve hep el ele vermelisiniz, baş başa vermelisiniz. Sonra bilmelisiniz ki en büyük düşmanınız cehalettir. Bilmelisiniz ki, zengin bir Türkçeye sahip olmadan tarihimizi bilmeden ve etrafımızdaki devletlerin bizim üzerimizdeki emellerini öğrenmeden, gereken tedbirleri almadan bu topraklar üzerinde yaşamamız mümkün değildir. Bilmelisiniz ki varlığımız, güçlü, kuvvetli, vurucu, caydırıcı modern bir ordunun varlığına bağlıdır.”
Tevfik İleri, özetle böyle konuştu. Milli Eğitim Bakanımız Tevfik İleri’nin o Kahramanlık Günü’ndeki konuşması bana çok tesir etti. O günlerde Namık Kemal’in de Türkçe üzerine bir yazısını okumuştum. Türkçenin millet hayatındaki büyük önemini dikkate alarak okumaya başlamıştım. Tevfik İleri’nin açıklamaları beni Türkçe konusunda daha dikkatli olmaya, daha çok okumaya, araştırmaya, düşünmeye yöneltmişti. Yıllar sonra radyolarımızda, televizyonlarımızda Türkçe üzerine konuşmaya, Türkçe üzerine yazılar yazmaya, konferanslar vermeye başladım. Turancılık konusunda: Asarım, keserim, vururum, kırarım, ölürüm, öldürürüm… tavırlı şiirler okumaktan, yazmaktan vazgeçtim. Bir gurbet şiiri, bir hasret şiiri, bir sevda şiiri yazar gibi Turan şiirleri yazdım.
 Ordumuz üzerine yazılan yazıları dikkatle okudum. Gördüm ki ordumuzun siyasete karışması, hükümet darbeleri yaparak, devlet idaresine el koyması, büyük felaketlerin doğmasına yol açıyor. Bu bakımdan, talebelik yıllarımda ordumuzu siyasetin içine çeken talebe hareketlerinin, sokak nümayişlerinin hiçbirisinin içinde bulunmadım. Başta 27 Mayıs 1960 darbesi olduğu halde hiçbir askeri hareketi, bir ihtilal davranışı olarak görmedim, göstermedim. Benim için 27 Mayıs’ta, 22 Şubat’ta çok tehlikeli, çok yanlış, çok bayağı hükümet darbeleridirler. Millet hayatımızda çok büyük yaraların, felaketlerin doğmasına yol açmışlardır. Tevfik İleri’nin ormanlarımız için de söyledikleri hiç aklımdan çıkmadı. O Kahramanlık Günü’nden 24 yıl sonra, Kültür Bakanlığı’nda Müsteşar yardımcısı oldum. 1981 Atatürk’ün doğumunun 100. yıl dönümüydü. Kutlama çalışmalarının başında ben vardım. Zamanın hükümeti tasarrufumuza 120 milyon lira vermişti. Durumdan haberdar olan Atatürk tüccarları, Atatürk’ün büstlerini, heykellerini, resimleri, vecizelererini yaparak, yazarak, devletimizi bir montofon ineği gibi sağmak istemişlerdi. O güzü açıklara, devletin bir tek kuruşunu bile kaptırmadım. 1956 yılında, Tevfik İleri’nin söyledikleri hep aklımda olduğu için hiç unutmadığım için vatan topraklarımıza yeniden iki milyon fidanın dikilmesini gerçekleştirdim. Tevfik İleri’nin söylediklerini, ölünceye kadar unutmayacağım!                                                                                                                                         
Soru: Konuyu lütfen biraz daha açar mısınız?


Cevap: Az önce de belirttiğim gibi, artık o Moskof kini tarzındaki şiirleri okumaktan vazgeçtim. Yumruk açıldı ve ellerim yanıma düştü. Artık her gece yatağıma “görünmez bir adam” olmak üzere uzanmıyordum. Elime bir kılıç alarak, Kremlin Sarayı’na doğru uçmuyordum. Gördüğüm her Rus’un kafasını kesip düşürmüyordum. Peki ne yapıyordum? Türkiye’nin çeşitli meselelerini düşünüyordum. İç ve dış düşmanlarımızın üzerimizde oynadıkları oyunları okuyor, öğrenmeye çalışıyordum. O kahramanlık gününe kadar, benim bir topluluk önünde sadece beş dakika olsun, irticalen yani kağıda-kitaba bakmadan konuşma kabiliyetim yoktu. Sadece ezberlediğim şiirleri okuyor, sonra: ölürüz, öldürürüz! Tehditleriyle biten beş-on cümle söylüyordum. Hiç abartmadan belirtiyorum: Fakültenin birinci sınıfında iken, bir topluluk önünde sadece beş dakika konuşmam, İstanbul Boğazını hem de denizin altından yüzerek karşı tarafa geçmek gibi imkansız bir işti. Neden konuşmadığımı doğrusu bilmiyordum. Bir gün elime bir dergide yer alan Namık Kemal’in bir yazısı geçti. Onu dikkatle okuyunca, üstümdeki bütün karanlıklar dağılmaya başladı. Namık Kemal diyordu ki: 
-“Dünyanın her tarafında olduğu gibi, bizde de insanlar, kelimelerle düşünür, kelimelerle konuşurlar. Hafızasında yeteri kadar yer olmayan kimseler, önce ellerine aldıkları bir kitabı okuyup anlayamazlar. Sonra karşısında konuşan bir kimsenin söylediklerini kavrayamazlar. Osmanlı Devleti’nin önce duraklaması, sonra gerilemeye başlaması, Türkçemizdeki zayıflıktan meydana gelmiştir. Siyasi, iktisadi, içtimai konulardaki bölünmeler gerilikler dilimizdeki gerilemeden, zayıflamadan doğmuştur. Batı’da bazı medreseler (fakülteler) biliyorum ki, oralarda ders veren müderrisler (profesörler) dil ilmini Arapça eserlerden okuyorlar, talebelerine (öğrencilerine) Rumca anlatıyorlardı. Osmanlıdaki gerileme, dilimizdeki zayıflıktan doğmuştur. Batının ilerlemesi, düşünce kabiliyetlerinin zenginliğindedir!”
 Namık Kemal’i dikkatle okuyunca gördüm ki, benim bir topluluk önünde, irticalen, beş dakika olsun konuşamamam, hafızamdaki kelime sayısının azlığındandır, yeteri kadar okumamamdandır.


Soru: Bu hususu bir örnekle daha iyi açıklar mısınız?


Cevap: Elbette! Şimdi kabul edelim ki çok yakınımızda çok zengin bir pazar var. Çıkıp oraya gidiyoruz. Beğendimiz mallara bakıyoruz, onları almak istiyoruz. Ama görüyoruz ki, biliyoruz ki, cebimizde sadece on lira var. Biz o on lira ile ne alabiliriz? Bir-iki çift çorap, bir mendil veya bir fanila! Başka? Başka hiçbir şey alamayız. Halbuki cebimizde 3-5 bin lira olsa, bütün ihtiyaçlarımızı karşılayabiliriz. Niçin? Cebimizde paramız var da onun için. İşte hafızamızdaki kelime sayımız, cebimizdeki paraya benzer.
 Okudukça gördüm ki, Batının bizim önümüzde olması onların düşünce kabiliyetlerinin zenginliğindendir. Okudukça gördüm ki, Batı dünyasında insanlar, zengin bir dil dünyası içinde yetiştiriliyorlar. Bu konuda devletin çok ciddi çalışmaları var. Okudukça gördüm ki, Batıdaki ilim adamları yaptıkları çalışmalarla görmüşlerdir ki, her insan doğumuyla birlikte, dünyaya bir deha merkeziyle birlikte geliyor. Beyindeki o deha merkezinin geliştirilmesi, kişilerin büyük gelişmeler içinde yaşamalarına ve toplumda lider insan seviyesine yükselmesine yol açıyor. Bu bakımdan mesela İngiltere’de 18 yıllık bir eğitimden geçen çocukların ders kitaplarında 71.000 kelime vardır. Bu rakam Japonya’da 50.000, Yunanistan’da 32.000’dir. Bizde ise, 19 yıllık eğitimden geçen çocukların ders kitaplarında 7.000 civarında kelime vardır. Çocuklarımızda o, 7.000 kelimenin %10’yla düşünüp konuşmaktadır. Böyle olduğu içindir ki, üniversite sıralarına gelen çocuklarımıza yeniden Türkçe dersleri verilmektedir. Neden? Çünkü çocuklarımız hocalarının ders kitaplarını okuyup anlayacak kadar dil zenginliğine sahip değillerdir. 
 Şimdi düşünün lütfen, 71.000 kelimeyle okuyan, düşünen, yazan nesiller yanında 7.000 kelimenin %10’yla yani 700-800 kelimeyle düşünen, konuşan, yazan kuşaklar başlarını nasıl dik tutabilirler? İlimde, sanatta, fikirde… nasıl onlarla yarışabilirler? Edebiyatımız, elbette Batı edebiyatından geri olur. İlimde, sanatta, teknolojide Batı dünyası elbette bizim önümüze geçer. Biz, elbette Batı’nın gerisinde kalırız. Bir acı gerçek daha var: Biz, Dünya’da, en az okuyan milletlerin başında geliyoruz. Bizim arkamızda, Ortadoğu İslam ülkeleri var. Onların arkasında Afrika tamtamlarıyla Avusturalya Aborjinleri var. Kahverengi derili adamlar. Başka? Başka bir topluluk yok.


Soru: Yani efendim okudukça, Türkiye’nin ana davalarındaki gerilikleri gördükçe Turancılık düşüncesinden vaz mı geçtiniz? Türkiyemizin ana davalarına mı dönmeye başladınız?


Cevap: Hayır! Aksine! Okudukça, milletimizin ana davalarını gördükçe Turan davasına daha büyük bir yürekle sarıldım. Ve samimiyetle inandım ki, Türkiye’nin kalkınması, çağdaş medeniyet seviyesine ulaşması, Batı dünyasından katiyyen kopmamak şartıyla, yeni Türk Cumhuriyetleriyle: Siyasi, iktisadi, ticari alanlarda ve kültür konusunda çok sıkı bir alış-veriş içinde olması şarttır, şartların şartıdır. 
 Bu konunun açıklanması sayfaları değil, kitapları doldurur. Nitekim Yeni Türk Cumhuriyetleri dolayısıyla benim hazırlayarak sunduğum 101 TV programı var. Yeni Türk Cumhuriyetleri üzerine, kat’iyyen abartmıyorum daha 1001 program hazırlamak mümkün. Benim Turancılık sevdasıyla ilk yazdığım kitap, “Üsküp’ten Kosova’ya” ismiyle yayımlandı. Sanıyorum ki o kitap 22. baskısını yapmış durumda. Sonra bugünkü Özbekistan’ı anlatan “Türkistan Türkistan” isimli kitabım yayımlandı. Arkasından da “Azerbaycan Yüreğimde Bir Şah Damardır” kitabım gün yüzüne çıktı. Şimdi “Kazakistan ve Türkmenistan” üzerinde çalışmalarım var. Türkistan’a ilk defa 1980 yılında gittim. O zaman 44 yaşındaydım. Ankara Hukuk Fakültesi’nden mezundum. Yayımlanmış şiir ve nesir kitaplarım vardı. Evet 30 yıldan beri Türkistan üzerinde duruyor, soydaşlarımızın istiklallerine kavuşmalarını istiyordum. Fakat birtakım gerçeklerden de çok uzaktaydım. Yani cahilin cahili durumundaydım. Bunu Özbekistan’da tesadüfen öğrendim. Orada “Goroğlu” isimli bir halk kahramanının yaşadığını öğrendim. Kimdir, nedir, necidir? Sorularını sorunca gördüm ki “Goroğlu” mezarda doğmuş. Gor, Türkistan Türkçesinde mezar demektir. Anasının memesini emerek büyümüş. Sonra arkadaşı Eyvaz’la birlikte, Çendibil dağına çıkarak milletimizin düşmanlarına karşı savaşmış. Özbekistan’dan Türkmenistan’a geldiğimde, karşıma Göroğlu ve Eyvaz çıktı. Yaşadıkları dağın ismi: Çendibil.
 Azerbaycan Edebiyat Müzesinde, bir büyük tablo gördüm. Bir heybetli dağ önünde iki atlı, dört bir nala at sürüyorlardı. Önüme düşen edebiyat öğretmenine sordum: 
-Kimdir o iki atlı?
-Koroğlu ve Eyvaz.
-O dağın ismi nedir?
-Çamlıbel Dağı!
-Nerede bu Çamlıbel Dağı?
-Burada Azerbaycan’da!
-Yapmayın Hoca Hanım! Çamlıbel Dağı Türkiye’de. Ben o dağın üzerinden otobüsle en az beş-altın defa geçtim. 
-Yok efendim! Çamlıbel Dağı Azerbaycandadır.
 O zaman anladım ki Köroğlu, Türkistan’da yaşayan, yaşatılan bir halk kahramanımızdır. Biz o topraklardan çıkarak Anadolu topraklarına adım attık. Oralardan gelirken destanlarımızı da  örfümüzü, adetimizi de, atasözlerimizi de, oyunlarımızı da oralardan alarak Türkiye’ye taşıdık. Bunları bilmek kendimizi bilmektir.
 Özbekistan’da bir park içinde güler yüzlü bir heykel gördüm. Bir güler yüzlü adam eşeğine binmişti. Ayakkabıları, ayak parmağının ucundaydı. Mihmandarıma sordum:
-Kimdir bu adam?
-Efendi’nin heykelidir?
-Nasıl bir adamdır bu efendi?
-Diriyi de ölüyü de güldüren bir adamdır.
-Haydi bizi de güldürsün bakalım.
 Mihmandarım Efendiden bir fıkra anlattı. Baktım bu Özbekistan Efendisi, bizim Nasrettin Hocamızın ta kendisi. 
 Azerbaycan’da Molla Nasrettin’i dinledim. Molla Nasrettin’in mezarını bana Prof. Bahtiyar Vahapzade anlattı. Dedi ki Molla Nasrettin’in mezar taşı, mezarında soldan sağa doğru eğik vaziyettedir. O taş devrilmesin diye bir başka taşla dayak vermişler. Fakat o dayağı ters taraftan vermişler. Yani dayak taşını da sağ tarafına koyacaklarına sol tarafına dayamışlar. İnsan, Molla Nasrettin’in mezar taşına bakınca gülmeye başlıyor. Ben de Prof. Vahapzade’ye Nasrettin Hoca’nın Türkiye’deki Türbesini anlattım: Türbenin etrafında üç duvar, bir duvar yok. Fakat kapısında kocaman bir kilit asılı. Duruma ikimizde gülmeye başladık.
 Anladım ki, Nasrettin Hoca’da Türkistan’da doğmuş büyümüş. Oralarda Efendi diye, Azerbaycan’da Molla Nasrettin diye şöhret bulmuş. Sonra, Türkiye’de de bizi, Nasrettin Hoca olarak kucaklamıştır.
 Türkiye’de acaba kaç kişi, bizim “Keloğlan” diye kucakladığımız zeki, ele avuca sığmaz çocuğun, Kırgızistan’da da “Daz Bala” ismiyle yaşadığını biliyor?
 Ve yine Türkiyemizde kaç kişi, cem evlerimizdeki Alevi semahı’nın veya zamahının, yüzde dokdan dokuz değil, Türkmenlerin yüzde yüz “Kuştepti” isimli bir halk oyununun ikiz kardeşi olduğunu biliyor?
 Honore de Balzac’ın çok doğru bir tespiti var: “Millet, edebiyatı olan bir topluluktur!” der. Necip Fazıl Kısakürek’te Balzac gibi düşünüyor. “Eğer bir milletin edebiyatı yoksa hiçbir şeyi yok demektir!” diye dikkatimizi çekiyor. Çünkü, edebiyatın temel malzemesi dildir. Dil olmasa, millet olmaz.  Olmasa, din olmaz. Dil olmasa, insan olmaz.  Dilimizin yaylası Türkistan’dır. Edebiyatımızın da, tarihimizin de, geleneklerimizin de, oyunlarımızın da kaynağı Türkistan’dır. Bizim özümüz, kökümüz, Türkistan’da boy vermiştir. Bir insan kendi özüne kendi köklüne nasıl yüz çevirebilir?
 ABD’nin bir Cumhurbaşkanı vardı: Kenedi. Yanılmıyorsam 1963 yılında bir suikaste kurban gitti. Onun bir cümlesi 50-60 yıldan beri aklımda. Demişti ki: “Dünya’nın neresinde bir ABD vatandaşı yaşıyorsa, ona yapılmış bir haksızlığı, bütün Amerikan milletine yapılmış kabul ederim!”
 Fransa Cumhurbaşkanı General Dö Gol demişti ki: “Dünya’nın neresinde bir Fransız vatandaşı yaşıyorsa, bilinmelidir ki bütün Fransız milletinin kalbi, o Fransız vatandaşıyla birlikte atmaktadır!”
 Bu beyanları dolayısıyla, Kenedi’yi de, General Dö Gol’ü de çok taktir etmiştim. Bizim aydınlarımızda da, devlet adamlarımızda da böyle bir şuur yok!
 Anadolu’da önce Anadolu Selçuklu Devleti kuruldu. O devleti kuranlar bugünkü Türkmenistan’dan çıkıp gelen Oğuzların Kınık boyuna mensuptular. Selçuklu Devleti, çıkıp geldikleri topraklarda kalan soydaşlarıyla, kat’iyyen ilgilenmelidir. 
 Sonra Anadolu’da Osmanlı Devleti kuruldu. Osmanlı’yı kuranlar da Oğuzların Kayı boyuna mensup Türkmenlerdi. Kayı Türkmenleri de anavatanlarına sırtlarını çevirdiler. Sonra Anadolu’da Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Cumhuriyeti kuranlar da Selçuklu’nun ve Osmanlı’nın devamıydılar. Selçuklu Devleti 321 yıl, Osmanlılar 624 yıl hükümran oldular. Cumhuriyetimiz de 95 yıldan beri ayakta. Demek ki bizim 1040 yıldan beri özümüzle-kökümüzle yakınlığımız yok. Yakınlığı bırakın, Cumhuriyet devriminde, Türkistan ile ilgilenmek, Türkistan’ı araştırmak, bilmek, sevmek suç sayıldı. Hem devletin birtakım resmi ağızları, hem de şurada-burada dal budak salan bazı kişiler, Türkistan konusunu açanlara-yazanlara: Irkçılar! Turancılar! Kafatasçılar! Maceracılar! Faşistler… diye böğürüp durdular. 
 Şimdi Cumhuriyet idaremizin 400 milyar dolar dış borcu var. 11. Cumhurbaşkanımız sayın Abdullah Gül bir beyanında demişti ki: 
“Biz, yeni kurulan Türk Cumhuriyetleriyle birlikte bir pamuk borsası kurabilirsek, yıllık kazancımız 25 milyar dolar olur. Bir altın borsası kurduğumuzda takdirde, bir yılda 27 milyar dolar kazanırız! Dikkat buyurunuz…
Biz soydaşlarımızla sadece bir altın ve pamuk borsası kurabilirsek, bir yılda 47 milyar dolar kazancımız olur. Yani 10 yıl sonra bütün borçlarımızdan kurtuluruz. Yani 15-20 yıl içerisinde, dünyanın en büyük, en güçlü devletlerinden biri olabiliriz. 
 Ama bizim böyle bir ticaret hayatımıza başta Rusya, kat’iyyen razı olmaz. Sonra bütün Avrupa Devletleri, sonra çeşitli İslam ülkeleri ve İran, sonra Türkiyeli komünistler kat’iyyen razı olmazlar, kıyamet koparırlar. Çünkü bizim Türk Cumhuriyetleriyle bu beraberliğimizi önce Moskova kat’iyyen kabul etmez, edemez! Moskova’nın kabul etmediği bir davranışa bizim Türkiyeli komünistlerimiz, yeri-göğü birbirine katarak itiraz ederler. Okuyun, araştırın, inceleyin, düşünün…göreceksiniz!
 Söyleyeceklerim bitti mi? Biter mi hiç. Kitap hacminde yazmak lazım. Bu kadarcık şimdilik yeter sayılsın. İleri de yine konuşuruz...

http://enpolitik.com/haber/161041/unlu-turk-yazar-sair-yavuz-bulent-bakiler-anlatiyor.html

Sizin Yorumunuz:

*
*