Aşkın adını 'Mihriban' koyan şair: Abdurrahim Karakoç

'Lambada titreyen alev üşüyor...' diyerek belki yalnızlığı, aşkı, kavuşmayı, hasreti en derin en güzel o anlatmıştı... Ünlü Türk yazar, şair Abdurrahim Karakoç, hayata gözlerini kapatışının 6'ıncı yılında saygı ile anılıyor.
Eklenme Tarihi: 07.06.2018 08:55:00 - Güncellenme Tarihi: 07.06.2018 16:00:20


Şiirlerindeki içtenliği, samimiyeti, derinliği ve zaman zaman başvurduğu hicivsel söylemiyle Türk edebiyatında önemli bir yer tutan Abdurrahim Karakoç bugün ölüm yıldönümünde saygıyla anılıyor. 

Milli ve İslami davası olan şair, şiir ve yazılarında ideolojisinin yiğit bir savunucusu olmuş ancak onu bilinir kılan, bir aşkın derinden tesir ettiği yüreğinden süzelen 'Mihriban' şiiri olmuştur.


1960 yılında yaşadığı ölümsüz aşkı kelimelerle ebedi kılan Abdurrahim Karakoç, sevdalısının ismini gizli tutarak 'Mihriban' şiirini yazar. Milyonların dimağında bambaşka diyarlar açan, yediden yetmişe dillere dolanan bu şiir, Türk edebiyatının yeri doldurulamaz şairi Abdurrahim Karakoç'un en büyük eseri halini alır ve artık herkesin bir 'Mihriban'ı olur...

'Mihriban'ından yıllar sonra bir mesaj alan Karakoç, hayli dokunaklı olan mihriban öyküsünü 'Unutursun Mihriban' adlı şiiri ile zirveye taşır ve bir başka eşsiz eseri ortaya koyar. 

Karakoç için Anadolu'nun güzel kızı Mihriban'ın öyküsü köyde gerçekleşen bir düğünle başlar.
Köyde düğün olacaktır, civardan misafirler gelmeye başlar. Genç Abdurrahim, köyünde genç bir kız görür, gördüğü kız ailesiyle komşunun düğününe gelen misafir kızdır. Tanışmak nasip olur… Mihriban’ın kelime anlamı: Şefkatli, merhametli, muhabbetli, güler yüzlü, yumuşak huylu manasına gelmektedir. İşte bu kız da aynı şeyleri kendi sıfatı yapmıştır. Misafirlikleri ilerledikçe aşk da ilerler.

Bir sabah Abdurrahim kalkar ve Mihriban adını koyduğu sevdalısını görmeye gider, gider ki misafirler gitmiştir. Abdurrahim’in dünyası artık değişir, hayat manasızlaşmıştır, aşk acısı yüreğini yakar… Bu halini gören ailesi, kızı bulmak için Maraş’a gider, uzun aramadan sonra kızın ailesini bulur ve kızı isterler. Önce “kız küçük” derler, bahane bulurlar. Bakarlar ki Abdurrahim’in ailesi ısrarcıdır, gerçeği söylerler: “Kız nişanlıdır…”

Ailesinin halinden olumsuzluğu sezen Abdurrahim, kızın nişanlı olduğunu duyunca da: “Bir daha bu evde ismi anılmayacak ve konusu geçmeyecek.” der.

7 yıl sonra aşk ateşinin sönmediği şu dizelerle anlaşılır:

Sarı saçlarına deli gönlümü,
Bağlamıştın, çözülmüyor Mihriban.
Ayrılıktan zor belleme ölümü,
Görmeyince sezilmiyor Mihriban.

Yar, deyince kalem elden düşüyor,
Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor,
Lambada titreyen alev üşüyor,
Aşk kâğıda yazılmıyor Mihriban.

Önce naz sonra söz ve sonra hile,
Sevilen seveni düşürür dile.
Seneler asırlar değişse bile,
Eski töre bozulmuyor Mihriban.

Tabiplerde ilaç yoktur yarama,
Aşk değince ötesini arama.
Her nesnenin bir bitimi var ama,
Aşka hudut çizilmiyor Mihriban.

Boşa bağlanmış bülbül gülüne,
Kar koysan köz olur aşkın külüne,
Şaştım kara bahtım tahammülüne,
Taşa çalsam ezilmiyor Mihriban.

Tarife sığmıyor aşkın anlamı,
Ancak çeken bilir bu derdi gamı.
Bir kördüğüm baştan sona tamamı,
Çözemedim çözülmüyor Mihriban.

Bu şiir türküye dönüşünce de duymayan kalmaz. Tabi Mihriban da… Bir mektup yazar Abdurrahim’e “Unutmak kolay değil” der. Abdurrahim ikinci bir şiir yazar:

“Unutmak kolay mı? ” deme,
Unutursun Mihriban’ım.
Oğlun, kızın olsun hele
Unutursun Mihriban’ım.

Zaman erir kelep kelep…
Meyve dalında kalmaz hep.
Unutturur birçok sebep,
Unutursun Mihriban’ım.

Yıllar sinene yaslanır;
Hatıraların paslanır.
Bu deli gönlün uslanır.
Unutursun Mihriban’ım.

Süt emerdin gündüz-gece
Unuttun ya, büyüyünce…
Ha işte tıpkı öylece,
Unutursun Mihriban’ım.

Gün geçer, azalır sevgi;
Değişir her şeyin rengi.
Bugün değil, yarın belki,
Unutursun Mihriban’ım.

Düzen böyle bu gemide;
Eskiler yiter yenide.
Beni değil, sen seni de,
Unutursun Mihriban’ım.


Karakoç, Platform dergisine verdiği röportajda Mihriban'ı ve hikayesini böyle anlatıyor:


Nedir Mihriban'ın gerçek hikayesi?


Bazıları "Gerçek mi" diyor. Gerçek diyorum. Ama adı Mihriban değil. O gençliğimde yaşanmış bir aşktı. Ama şimdi adını deşifre etmem, ayıp olur. Benim takmış olduğum sembol bir isimdir Mihriban.


Masa başında yazılmış, hayal bir aşk, bu tadı ve lezzeti vermez. Yaşayacaksın ki, yazacaksın.



O zamanlar elektrik yoktu. Lamba ışığı altında yazıyordum. Şiire başladığımda lambadaki alev titremeye başladı. "Lambadaki alev üşüyor" çıktı.

Hangi seneydi... ?


-1960...

O aşkınıza kavuşamadınız...


-Yo olmadı. Seviyordum. Olmadı. Ayıp olur şimdi adını söylemem. Törelerimize aykırı. İkinci bir Mihriban şiirim var. Biliyorsunuz. "Unutmak kolay unutursun Mihriban" diye... O da öyledir. Bunlar hep gerçeğe dayalıdır. Güzel tertemiz bir sevgiydi, tertemiz de bir ayrılma oldu.

Nerde olduğunu biliyor musunuz?


-Bilmiyorum. Zaten benim memleketlim de değildi...

Yaşayıp yaşamadığını biliyor musunuz?


-Onu da bilmiyorum... Sivas'ta bir televizyona çıktım. Telefon bağlantısı var. Bir hanım çıktı, "Abi o yaşıyor mu" dedi. "Bilmiyorum" dedim. "Nasıl bilmiyorsun" dedi. "Bilmiyorum işte" dedim. O bayan, "Eğer yaşıyor da, bu türküyü dinliyorsa, Allah ona yardım etsin" dedi. Hanımların dayanışması işte! Yaşayıp yaşamadığını bilmiyorum vallahi.

Hâlâ seviyor musunuz?


-Bazen aklıma düşüyor. Ben unutursun diyorum ama, insan hiçbir zaman unutamıyor... O bir mektup üzerine yazılmıştır. Benim gönderdiğim bir mektuptan dolayı bir cevap aldım. "Unutmak kolay mı" başlığı mektubun. "Unutmak kolay mı deme/Unutursun Mihriban'ım" diyorum. "Düzen böyle bu gemide/Eskiler yiter yeni de/Beni değil, sen seni de unutursun Mihriban'ım" dedim... Allah o hallere düşürmesin, insan kendini de unutur...

Mihriban'dan başka aşkınız oldu mu?


-Yok. Mihriban'dan başka aşkım olmadı.

Mihriban nasıl biriydi?


-Valla ne bileyim, sıradan insanlara benzer birisiydi

Çok mu güzeldi... Sarı saçlarına deli gönlümü/Bağlamıştın, çözülmüyor Mihriban diyorsunuz?


-Saçı da sarı değildi...

Belki bu şiirin bu kadar beğenilmesinin sebebi herkesin içinde bir Mihriban'ın olması...


Gerçek yaşanıp, yazıldığı zaman okuyucu kendini bulur. Bu yüzden diyorum ki, bence herkesin hayatında bir Mihriban var...

Musa Eroğlu da çok güzel bestelemiş...


Beste de güzel olup güfteyle örtüşünce daha bir güzel oluyor... Bunlar birbirini tamamlayan şeylerdir. Bestelendikten sonra herkes hayret etti. "40 senedir okuyorsunuz" dedim. Ama bestelenince daha güzel oldu.

Bir gün Mihriban'ı göreceğinize inanıyor musunuz?


Bilmiyorum, görmek de istemiyorum. Değişmiştir şimdi. Ben onun nazarında değiştim, o benim nazarımda değişti. Niye görelim? Öyle kalsın ya... İnsanların gönülde kalması, gözde kalmasından daha iyidir.


Hayatı ve yaşamı


7 Nisan 1932 tarihinde Kahramanmaraş ili, Elbistan ilçesine bağlı Ekinözü (Cela) köyünde dünyaya geldi. Küçük yaşlarda şiire merak sardı. Bu, aileden gelme bir merak diyebiliriz. Çünkü dedesi, babası ve kardeşleri de şairdirler.

İlk yazdığı şiirleri 2 kitap oIacak hacimde iken beğenmeyip yaktı ve 1958 yılından itibaren yazdıklarını 'Hasan'a Mektuplar' ismi altında 1964 yılında 10.000 adet bastırdı. FEDAİ yayınları arasında çıkan bu eser kısa zamanda tükendi ve 2. baskısını yine 10.000 adet bastırdı. 1958 yılında buIunduğu kasabada belediye mesul muhasibi olarak memuriyete girdi.1981 yılı Mart ayında emekli oldu. Serdengeçti, Töre-Devlet, Ocak, Yeni Düşünce, Yenisey,Alperen yayınları oIarak şimdiye kadar 12 şiir kitabı, bir tane de makalelerinden derlenen nesir kitabı çıktı. 1985 yılından sonra gazetecilik yaptı. Bir ara politikaya girdi ve ayrıldı. Niçin girip, niçin ayrıldığını bir röportajda şöyle cevaplandırdı: 'Allah rızası için girmiştim, Allah rızası için ayrıldım'. 30 yılı aşkın bir zaman içinde kitapları baskı üstüne baskı yenilemektedir. Bilhassa 'Vur Emri' adlı kitap günümüz şairlerinin hiç birisine nasip olmayan kabulü görmüştür. 

Tarihte Anadolu şiirinin ustalarını sayarken Karacaoğlan, Emrah, Pir Sultan Abdal, Dadaloğlu, Aşık Veysel ve benzeri çizgiyi sayıp günümüze geldiğimizde bu tarzın sazsız şairi olarak modern zamanların içtimaî meselelerine, problemlerine, gurbet, sevda ve aşk temaları üstüne hecenin ve kafiyenin en çaplı ustalığıyla şiirler yazan şair Abdurrahim Karakoç’tur. 

Serbest ve kapalı sanat şiirinin dışında geleneğe bağlı Türk şiirinin en usta şairidir. Onun şiir gücünü anlamak için mısranın unsurları olan ahenk, aliterasyon, musiki ve güçlü kafiyenin şiirde nasıl meczedildiğini bilmek gerek. 

Tarzı ve üslubu

Bütün şiirlerinde yerli fikrin yanında, şiirde musikinin unsurları olan aliterasyon, asonans (şiir içinde aynı seslilerin tekrarına dayanan ses oyunu), güçlü kafiye ve rediflerden mürekkep mısralarıyla yüksek bir ahenk oluşturur. Şiirlerinde vuzuh, açıklık, sarahat esastır. Gelenekli hece şiirini aşan, bol mecaz, mazmun, cinas ve edebî sanatlar şiirlerinde çokça yer alır. Şiirlerini dinî-hamasî şiirler; aşk ve gurbet tabiat şiirleri, sosyal ve hiciv şiirleri başlığında üç kategoriye ayırabiliriz. Hicivlerinde hükümetler, yöneticiler, bürokrasi ve aydınların vatandaşa ettiği zulümleri, tepeden bakmaları keskin bir şekilde yer alır. Şiirinde yapmacık ve dışarıdan biri değildir. Köylünün ve kasabalının içinde kendisi de vardır. Heybetli bir dille meydan okuyan bir üslûbu vardır.

Milli ve İslami duruşu

Şiirleriyle millî, yani İslâmî dâvası olan her hareket ve grubun yiğit sesiydi Abdurrahim Karakoç. Sülâlace şair olan Karakoç’un ilk şiirleri çocuk yaşta iken Elbistan Engizek Gazetesi’nde yayınlanır.  Emekli olduğu l982 yılından sonra Ankara’ya yerleşir. Güçlü şiir damarının yanında günlük gazetelerde, millete düşman aydın ve idarecileri hicveden ivazsız yazılar yazar. Şiirleri gibi yazılarında da memleket meselelerinin kanayan yaralarına dokunduğu için sık sık mahkemeye çıkarılır. Fakat o bir şair olmanın yanında bir dâva adamı olarak tavizsiz yazılarına devam eder.

"Hak yol İslam yazacağız"

O yılların “sağcı ve mukaddesatçı” veya “milliyetçi ve İslâmcı” diye adlandırılan siyasî ve fikrî grupların dilinde şiirleri ortak bir marş mesabesindeydi. 

“Kör dünyanın göbeğine

 Hak yol İslâm yazacağız

Kuşların gözbebeğine

Hak yol İslâm yazacağız” ve “İslâm miraçtır, ülkü sancaktır” mısralarının yer aldığı şiirleri devrin İslâmcı ve ülkücü câmiasında yüz binlerce insan tarafından yürekten fışkıran bir dille söylediğini unutmak mümkün değil. Sözde edebî otoriteler ve münekkitler o devirde Karakoç’un milletçe okunan bu tarz dâva ve sosyal şiirlerine güya “sanatlı şiir değil, siyasî bir söylem” diyorlardı ancak Karakoç'un şiirleri ve eserleri bugün sağ, sol mezhep ırk ayrımı yapmadan her kesime ulaşmış sanat ve ortak duygular galip gelmiştir. 


Dar zamanda düşmanların altına 
At olanlar safımıza gelmesin 
Garibanın fukaranın sırtına 
Bit olanlar safımıza gelmesin 

Ağırlık irilik ölçüsün bırak 
Tartıya vurulmaz beyinle yürek 
Bu ülkede iman gerek ruh gerek 
Et olanlar safımıza gelmesin 

Öte dursun işkembeden atanı 
Lazım değil kaçan ile yatanı 
Menfaate rüşvet verip vatanı 
Fit olanlar safımıza gelmesin 

Sapıklar her yerde atsa da çamur 
Gerçek mayasına kavuştu hamur 

Adam istiyoruz dört başı mamur 
İt olanlar safımıza gelmesin 

Gönül bahçesinde korku gezeni 
Asla kabul etmez ülkü düzeni 
Sevdası sabırı aklı izanı 
Kıt olanlar safımıza gelmesin 

Biz zulüm ayında güneş çağıyız 
Hira'dan feyzalan Tanrıdağ'ıyız 
Biz meyve bahçesi üzüm bağıyız 
Ot olanlar safımıza gelmesin 

Parolamız her zamanda her yerde 
Ölmek var da baş eğmek yok namerde 
Bu imana bu ülküye bu derde 
Yad olanlar safımıza gelmesin


Kendi dilinden kendini tarifi ediyor...

'Ebedî kudretin tek sahibinden alınan emir üzerine 7 Nisan 1932 tarihinde dünyaya gelmişim. Çocukluğum şöyle-böyle geçti. Kıt imkânlara, kıtlık yıllarına rağmen hâlâ o günleri özlerim. Birçok kimseye o yılları anlatsam, 'Özlenecek neresi var? ' diyebilirler, amma ben hep çocukluk yıllarımı sevdim. Şiir yazmaya küçük yaşlarda başladım. Zaten bizim oralarda her genç şiir yazar. Bu tutku başka bir meşgalenin veya işin olmayışından kaynaklanıyor gibime geliyor. Ben de avareydim, boşluğumu şiirle doldurmaya çalıstım. Benimle şiire başlayanlar yalnızlıktan, yardımsızlıktan dökülüp gittiler.

Bana gelince: Sağolsunlar, iktidarların ve muhalefetin irikıyım politikacıları, ihtilal cuntacıları, 'bilimsel' cüppeliler, entellektüel züppeler, millî soyguncular, sosyete parazitleri, sermaye sülükleri, zulüm-işkence makineleri, adalet katleden hukukçular, dalkavuklar, üçkağıtçılar v.s. hep bana yardımcı oldular. Şiir malzememi veren onlar, öfkemi bileyen onlar oldular. Yardımlarını inkâr etmiyorum, fakat teşekkür de etmiyorum. Dinsizlerin değil, din düşmanlarının, yani İslâm düşmanlarının da az yardımı olmadı. Bir bakıma dinî duygularımın kuvvetlenmesine vesile oldular. En uygun zamanda yaşadığıma inanıyorum. Yardımcılarım (!) var oldukları sürece yazmaya devam edeceğim. Allah (cc) kısmet ederse...' 


Eserleri


Hasan'a Mektuplar (1965) 
El Kulakta (1969) 
Vur Emri (1973) 
Kan Yazısı (1978) 
Suları Islatamadım (1983) 
Beşinci Mevsim (1985) 
Dosta Doğru(1994) 
Akıl Karaya Vurdu (1994) 
Yasaklı Rüyalar (2000) 
Gökçekimi (2000) 
Gerdanlık-I (2000) 
Gerdanlık-II (2002) 
Gerdanlık-III (2005) 
Parmak İzi (2002) 
Düşünce Yazıları, Çobandan Mektuplar(Deneme)

kaynak: fikirteknesi.com/tiyazar.com

haber: enpolitik.com/ Melek S. Tunç

http://enpolitik.com/haber/195731/herkesin-bir-mihribani-vardir-abdurrahman-karakoc-saygiyla-aniliyor.html

Sizin Yorumunuz:

*
*