'Duyarsızlaşma ve tüketim' vebasına dikkat çeken çarpıcı bir kitap: 'Varsıl Mutsuzlar Çağı'

Sitemiz enpolitik.com yazarlarından, şair, yazar, akademisyen Doç. Dr. Erol Yılmaz, son kitabı 'Varsıl Mutsuzlar Çağı' ile okurlarının karşısına çıkıyor. Tüketen hazcı topluma ağır eleştiriler ve ayna tutan Yılmaz, duyarsızlaşmayı vurucu bir şekilde işliyor.
Eklenme Tarihi: 20.07.2018 12:19:00 - Güncellenme Tarihi: 22.07.2018 14:58:42

Akademisyen, yazar ve şair Doç. Dr. Erol Yılmaz, 'tüketim toplumuna evrilişi' anlatan yeni kitabı 'Varsıl Mutsuzlar Çağı'nı okuyucularının beğenisine sunuyor. 

İtibar, Hece, Dil ve Edebiyat, Habertürk, Edebiyat Ortamı, Kültür Gündemi, Star, Türk Edebiyatı, Üslup, Yedi İklim ve Yeni Şafak gibi gazete, dergi ve edebiyat sitelerinde eğitim ve kültür odaklı yazılarıyla yer almış olan Yılmaz, İstanbul Bir Nokta, Dil ve Edebiyat, Üslup, İmge, İmsak, Akatalpa, Yılkı, Ayasofya, Temmuz, Türk Edebiyatı, Şiar ve Cümle Âlem gibi dergilerde de öykü ve şiirleriyle görünmüştür.

Deneme türündeki verimlerini İtibar dergisi ile Kültür Gündemi adlı edebiyat ve fikriyat portalında; şiirlerini ise, İstanbul Bir Nokta, Temmuz, Üslup, Cümle Âlem ve Türk Edebiyatı dergilerinde yayınlamakta olan Erol Yılmaz, edebiyat odaklı yazılarını Kültür Gündemi adlı edebiyat ve fikriyat portalında (kulturgundemi.com), gündeme ilişkin köşe yazılarını ise internet gazetemiz Enpolitik'te yayımlamayı sürdürmektedir.

Daha önce Ekmek, Su, Kitap ve Kütüphane,  Önce İnsan, Önce İletişim: Bilgi ve Belge Yöneticileri İçin Halkla İlişkiler,  Kitapsızlar: Türk’ün Okuma ile İmtihanı,  Önce İnsan, Önce İletişim: Bilgi ve Belge Yöneticileri İçin Halkla İlişkiler (Anfora Yayıncılık, 2011) Bilgi Merkezlerinde Toplam Kalite Yönetimi kitaplarıyla öne çıkan Doç. Dr. Erol Yılmaz, son olarak ise  ''Varsıl Mutsuzlar Çağı" adlı eseri ile okuyucunun karşısına çıkıyor. 


'Varsıl Mutsuzlar Çağı' adlı yeni kitabında 'tüketim' olgusunu işleyen Yılmaz,  empatinin yitimine, bozulan toplumsal ilişkilere, duyarsızlaşmaya dikkat çekiyor ve: "Zoka yutulmuş, tüketim virüsü bünyeleri etkisi altına almış, kapitalist baronların arzusu olan “ideal modern birey” tipi üretilmiş, telâfisi imkânsız değilse de çok güç bir aşamaya gelinmişti" diyor.



Yılmaz'ın kitabının arka kapağında yer alan 'Keyif Çağı' başlıklı özetin tamamı ise kitap hakkında okuyucuya şunları söylüyor: 

Keyif Çağı

İnsanlığın içinden geçtiği dönemler, çeşitli açılardan yaklaşılarak belli adlarla tanımlanageliyor. İlkçağ, Ortaçağ, Yeniçağ ve Yakınçağ, uzun yıllar boyunca tarih kitaplarının sayfalarında çokça selamlaştığımız dönem isimleri.

Daha yakın dönemlere baktığımızda ise, yaşanılan zaman diliminde öne çıkan kimi olgu ve araçların isimlendirmelere kaynak teşkil ettiğini görürüz. ‘Bilgi’ unsurunu öne çıkaran ‘Bilgi Çağı’; ‘iletişim’ olgusuna vurgu yapan ‘İletişim Çağı’ ve teknoloji ile ağ’laşmanın ortaklığında fenomen olan internetin başrolde olduğu ‘İnternet Çağı’ kulaklarımızın âşina olduğu isimler. ‘Dijital Çağ’ kavramını da duymayan kalmadı sanırım.

Fakat hayır, bu yazıda ne bu dönemlere ve başrol oyunculara güzelleme yapılacak, ne de teknik dolu sözler edilecek.

…..

Okumakta olduğunuz yazıda, içinden geçmekte olduğumuz zaman dilimini bambaşka bir pencereden bakarak değerlendirecek, günümüz insanının durumuna değineceğiz. 

Tarih tünelinde biraz gerilere gittiğimizde görülecektir ki, 1980’lerin başlarından itibaren sadece ülkemizde değil, dünyanın genelinde ideolojiler yavaş yavaş rafa kalkmaya başlamış; var görünse de etki gücü zayıflamış, alanı daralmıştır. Türkiye kapsamında somutlaştıracak olursak, “bir sağdan, bir soldan asılan” zalim 1980 darbesinin adeta buldozer gibi ülkenin ve milletin üzerinden geçmesi sonrasında, toplumun genelinde siyaset ve ideoloji konularına karşı bir soğuk duruş söz konusu olmuştur.

Bu dönem, Türkiye’nin dünya kapitalist sistemine eklemlenmesi çalışmalarının hız kazandığı, uzunca bir dönem kanaat kültürünün egemen olduğu toplumda çeşitlenen ürünlerin peşinden yürünmeye başlandığı bir dönemdir. Önce küçük adımlarla başlayan bu yürüyüş, türlü çeşit “mal” karşısında zaman içerisinde koşuya dönmüş ve nihayet amansız bir “alma yarışı”na evrilmiştir.

Kısacası, uluslararası dolaşımı olan tüketim virüsü Türk toplumunu da portföyüne katmış, kapitalist baronların pazarları Türkiye yüz ölçümü kadar genişlemiştir.

Mezkûr dönemin bir diğer özelliği ise, enflasyonu artırma pahasına ve ekonomik gerçekleri dikkate almaksızın, kamu çalışanlarına çok büyük ücret ve maaş zamlarının yapıldığı, yani 1980 öncesinin kıt kanaat geçinen bireylerinin elinin para, gözünün türlü çeşit ürün gördüğü, tasarruf etme ve eş zamanlı olarak da tüketimin hız kazandığı bir dönem olmasıdır.

Siyasetten elini eteğini çeken, okuma-yazma taraklarında da zaten bezi olmayan halk, televizyon kanallarındaki renklenerek yaşanan artışın yön vermesiyle bir yalancı rüzgârın peşine düşmüştü o vakitler.

Resme dışarıdan bakıldığında, çok boyutlu toplumsal haritanın (eğitim, kültür, gelir vs.) hangi kesiminde yer alırsa alsın, hemen herkesin kendi çapında ufak ufak tasarruf ederken, bir yandan da türlü türlü alımlar yaptığı net biçimde görülmekteydi.

İlerleyen süreçte gündeme gelen ve inkârı mümkün olmayan ekonomik krizlerin doğal sonucu olarak, ücret ve maaşlarda yaşanılan kesintilerle (düşük artışlar) durağanlıklar yaşansa da, tüketim hiçbir dönemde durmamış, aksine giderek artmıştı.

İlk zamanlar oldukça masumdu tüketim olgusu… İkinci üçüncü çeşit peynir zeytin; biraz daha kaliteli elbiseler; Murat 124’lerin yanına yanaşan 131’ler, Şahin’ler, Doğan’lar; iki göz bir ara (2+1) evler vs… Fakat zamanla tüketim kavramının içine öyle ürünler girmeye başladı ki, bu gidişin hiç de hayra alâmet olmadığı çok geçmeden anlaşıldı. Son derece lüks ve iri evler; süper lüks arabalar; yaz-kış, gece-gündüz sınırsız eğlence; yurtiçi ve denizaşırı seyahatler; türlü çeşit tatiller; estetik ürünler; pahalı kıyafetler…

Zoka yutulmuş, tüketim virüsü bünyeleri etkisi altına almış, kapitalist baronların arzusu olan “ideal modern birey” tipi üretilmiş, telâfisi imkânsız değilse de çok güç bir aşamaya gelinmişti.

…..

Bugün gelinen noktada, tüketim virüsünü üreterek dünyaya pazarlayan ve hiçbir ayrım yapmaksızın ağına düşürdüğü herkese enjekte edenler, şöyle sufle veriyor günümüz insanına; Ye, iç, gez; gününü gün et...

Bunları yaparken de, sakın ha kimseleri dikkate alma. Dikkate alma, çünkü evrende bir tek sen varsın. Dünyanın merkezi sensin ve o dünya etrafında dönüyor senin. Öyle ki, bu algı ve kabulü yıkacak her kim olursa olsun, yok say, ez geç onu… Annen, baban, kardeşin bile olsa… Babaanne, büyükbaba, kuzen, teyze, amca vs. akrabaları hiç ama hiç umursama. Bu “tartışılmaz gerçeğe” aykırı davranan arkadaşları ise, gözünün ucuyla bile görme. Görme, senin keyfini bozacak bu türden zararlı “böcekleri”.

Dertlenme! Çünkü sen bir birey olarak sadece kendinden sorumlusun. Sana ne, aç olan komşundan, açıkta olan akrabandan. Dost da kimmiş? Bu devirde insandan dost mu olurmuş. Paran varsa, bil ki, en büyük dostun odur. Sana ne dünyanın çeşitli bölgelerinde açlık ve türlü zulümlerle savaşmakta olan insanlardan? Seni ne ilgilendirir onların acıları, hüzünleri, gözyaşları?

Düşünme! Düşünüp de keyfini ve zihin konforunu bozma sakın... Düşündükçe, dertlenir; dertlendikçe, başkalarını da dikkate alır; dikkate aldıkça, kendine çeki düzen verir, sınırlar çizersin. Niye sınırsızca eğlenmek, keyif almak ve zevkin/ hazzın zirvelerine çıkmak varken bunlardan vazgeçeceksin ki?

….

Günümüzde bu duygusuz ve ahlâksız sözlerin cazibesine kapılan bireyler, inanılmaz ve insanlıkla açıklanamaz bir şekilde kendisi dışındaki bireylere, ülkesine, kardeş coğrafyalara ve bir bütün olarak dünyaya karşı duyarsızlaşmakta ve umursamaz hâle gelmektedir.

Her daim acıdan kaçış hâlidir yaşadıkları. Ve hüzne kapalı bir gönüldür taşıdıkları. Hüznün ve acının “yapıcılığı” ve “onarıcılığı” yaka paça atılmıştır yüreklerinden.

Bugün bu “tür”ün örneklerinin hızla arttığını gördüğümüz genel manzara ise, “zevk” ve “keyif” vuruşlarıyla şekillenmiş bir tamtamlar tablosu biçimindedir.

Varsa yoksa zevk… Alabildiğine… Sınırsızca… Tam bir Hedonizm ortamı… Öyle ki, özellikle iri kentler başta olmak üzere, gece gündüz durmaksızın envai araçlar eşliğinde yaşanan hedonist çırpınışları bulvarlarda, caddelerde bile görmek mümkün… Hayretin ve hicabın sınırlarını zorlayacak şekillerde.

Bu tablonun aktörleri öyle bireyler ki, sözde özgür, özde ise, “zevk” ve “keyif” adlı iki modern putun taktığı tasmanın içinde oradan oraya sürüklendiğinin farkında bile değiller. Dillerden düşmeyen “mutluluk” kavramının içine, sadece zevk ve keyif verici unsurları dâhil etmekte de pek becerikliler. Sanki yüceltilen o mutluluk adlı olgunun içerisinde huzur ve sakinlik verici değerler ve olaylar yer almıyormuş gibi…

Ailesinden başlayarak en yakın sosyal çevresine, ülkesine ve milletine, kardeş coğrafyalara ve dünyaya/ büyük insanlığa karşı duyarsız; düşünmeyen, hissetmeyen, başkalarının derdiyle dertlenmeyen; gününü gün eden, hatta anlık yaşayan ve bunu yaparken tam bir makyavelist mantıkla hareket ederek, her yolu meşru sayan insanların mebzul miktarda olduğu bir çağdır bugün insanoğlunun yaşadığı…

Bu acınası tablo dünyada böyle de, Türkiye’de farklı mı? Ne gezer… Dünyanın genelinde kapitalist baronların düzen koyuculuğu söz konusu iken farklı olabilir mi? Fazlası var, eksiği yok…

Küresel bir tablodan söz ediyoruz madem, bu çağa nasıl “keyif çağı” denilmesin ki?

….

Ne demişti Ali Şeriati, Mektuplar adlı eserinde (Şura, 1991: 24),  “Hoşça vakit geçirmek için elinden geldiği kadar eşek ol!


haber: enpolitik.com/ Melek S. Tunç

http://enpolitik.com/haber/197310/yilmazdan-cagin-vebasina-dikkat-ceken-yeni-kitap-varsil-mutsuzlar-cagi.html

Sizin Yorumunuz:

*
*