Türk milliyetçiliğini Kıbrıs dağına çıkaran 'Karaoğlan' 12 yıldır rahmetle anılıyor...

Türk milliyetçiliğini Kıbrıs'ın dağına taşına yazmış, şair, yazar, aydın, gazeteci ve siyasetçi 5 kez Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığı yapmış Bülent Ecevit bugün ölümünün 12'inci yılında saygı ve rahmetle anılıyor...
Eklenme Tarihi: 05.11.2018 13:45:00 - Güncellenme Tarihi: 05.11.2018 13:44:52

Bülent Ecevit, öznel tüm bakış açıları bir kenara bırakılıp nesnel bir değerlendirme yapıldığında,  bir şair, gazeteci, aydın ve en önemlisi de halkı peşinden sürükleyen bir lider kişiliği ile ön plana çıkıyor. 

 



O, meydanların halkçı Ecevit’i, Kars’ta ziyaret ettiği köylü Şahzede teyzenin ise Karaoğlan’ıydı. İlk defa 1974’te koalisyon hükümetinde aldığı başbakanlık görevini 2002’ye kadar aralıklarla beş kez üstlenmişti.



5 kez Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olma ünvanını taşıyan Ecevit, “dürüst siyasetçi” kimliğinin yanı sıra edebiyata düşkünlüğüyle, yazdığı kitapları, açtığı resim sergileri ve şiirleriyle de hep göz önünde olmuştu. 20. yüzyılın ikinci yarısında, Türk siyaset sahnesinin en önemli isimlerinden biri, Türkiye’nin “Karaoğlan”ı oldu Ecevit...

Bülent Ecevit, 28 Mayıs 1925’te Beşiktaş, İstanbul’da doğdu. Türk siyasi hayatının bir dönemine damgasını vurmuş Bülent Ecevit’in hayatını, çocukluğundan itibaren inceleyecek olursak onun sanatçı ruhunun ve siyasetçi kimliğinin nereden geldiğini anlayabiliriz.


 

28 Mayıs 1925’te İstanbul’da doğan Bülent Ecevit, iki dönem CHP milletvekilliği yapmış, asıl mesleği doktorluk olan Fahri Bey‘in ve Güzel Sanatlar Akademisi mezunu, ressam Nazlı Hanım‘ın tek çocuğudur. Hayatı da bu iki insanın sentezi gibidir âdeta. Siyasi tutumlarının gelişmesinde babasının, sanatçı duyarlılığını kazanmasında ise annesinin etkisi büyüktü. 

İlkokulda ve ortaokulda sessiz, içine kapanık bir çocuktu. Liseyi Amerikan Robert Koleji’nde okudu. Bu dönemde, edebî  yanı ağır basarken şiirleri on iki farklı dergide basılmıştır ve daha sonraki yıllarda Sanskritçe öğrenmeye kadar gidecek olan yola, Hint edebiyatından dilimize çevirdiği iki kitapla girmiştir. Lise yıllarında, arkadaşları arasındaki hararetli tartışmalara rağmen politikadan uzak duruyordu, arkadaşlarının tanımıyla çay ve şiir en yakın dostlarıydı. Ecevit, kendisine bir ömür arkadaşlık yapacak, birlikte ülkenin kaderini şekillendireceği eşi Rahşan Aral‘la bu lisede tanıştı.


Babası Fahri Ecevit, 1943’te siyasete atıldı ve CHP’nin Kastamonu milletvekili oldu, 1950’de bu görevinden ayrıldı. “Ecevit” soyadı, Kastamonu’ndaki bir bucağın isminden geliyordu. Annesi ve babası Osmanlı Devleti’nin seçkin isimlerindendi, ayrıca dedelerinden biri alay komutanı, diğeri ise müderristi.


Ecevit, lisenin ardından Ankara’ya, ailesinin yanına geldi. Kendisi edebiyat okumak istemesine rağmen ailesinin zoruyla hukuk fakültesine girdi. Buraya üç ay dayanamayarak DTCF’ye İngiliz Filolojisi bölümüne kayıt yaptırdı. Bu bölümü de bitiremedi ve ileride kendisine cumhurbaşkanlığı yolunu kapatacak olan  -üniversite diploması olmaması- tercihi yaparak okulu bıraktı.

Bu dönemde geçinmek için Basın Yayın Genel Müdürlüğü’nde tercümanlığa başladı, çevirdiği metinler siyaset bilgisi gerektirdiği için siyaseti öğrenmeye başladı. Hayatında ilk defa politikaya ilgi duyuyordu. 1946 yılında Rahşan Aral’la evlendi. Nikah töreni sanki geri kalan hayatının özeti gibi mütevaziydi, düğün yoktu ve aile arasında sade bir tören olmuştu.



 Ecevit’in Rahşan Hanım’a karşı beslediği aşk, şiirleri ve ikilinin 60 yıllık birlikteliği her zaman Türk halkı tarafından gıptayla takip edildi.

El Ele Büyüttük Sevgiyi

Birlikte öğrendik seninle
avcumuzda yüreği çarpan
kuşa sevgiyi

elele duyduk kumsalda denizin
milyon yılda yonttuğu
taşa sevgiyi

tırtılları tanıdık seninle baharda
tırtılken daha sevmeyi öğrendik
sevgiden üreyen kelebeği

toprağı evimiz gibi sevdik seninle
birlikte sevdik kuru toprakta
ev küren köstebeği

köstebeğinden toprağına taşına
tırtılından kelebeğine kuşuna
elele sevdik bu dünyayı

acısıyla sevinciyle sevdik
yazıyla kışıyla sevdik
köy-köy ülke-ülke

gökler gibi sardı dünyayı
yağmur gibi sızdı dünyaya
dünya kadar oldu sevgimiz

elele büyütüp elele derdik
elele derip insana verdik
verdikçe çoğalan sevgimizi

(Bülent Ecevit'in Eşi Rahşan’a adadığı şiir)



Ecevit nikahtan sonra Londra Büyükelçiliği Basın Ataşeliği’nde bir göreve tayin oldu. Yeni evli çift parasızlıktan Londra’ya birlikte gidemedi ve ancak bir sene sonra bir araya gelebildiler. 

Maaşlarının az olması sebebiyle buradaki hayatları boyunca büyük bir fakirlikte yaşadılar, yüzüklerini, saatlerini sattılar. Memur Ecevit, Hint felsefesini daha iyi anlayabilmek için burada bir üniversiteye kaydoldu ve Sanskritçe öğrendi.

1950 seçimlerinde CHP’nin DP’ye kaybetmesi sonucu ülkeye dönmeye karar verdi. Babası parti içindeki nüfuzunu kullanarak partinin yayın organı olan Ulus Gazetesi‘nde Bülent Ecevit’e iş ayarladı. Çeviri yapıp, sanat yazıları yazarak geçimini sağlıyordu bu dönemlerde. İlerleyen yıllarda CHP’nin mal varlığına el konuldu ve Ulus Gazetesi kapatıldı. Bu el koyma, Ecevit çiftinde büyük bir etki yarattı ve hem kendilerinin hem de ülkenin kaderini değiştirecek kararı bu sebeple aldılar. CHP’nin Çankaya İlçe binasına gidip partiye üye oldular.



'Siyahilere yapılanları ağır dille eleştirdi'

1954 yılında yolu tekrar yurt dışına düşüyordu Ecevit’in. Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nın davetlisi olarak bir gazetede çalışmak üzere North Carolina eyaletine gidiyordu. Orada televizyonlarda canlı yayınlara çıkıyor ve gazetede Türkiye hakkında köşe yazıları kaleme alıyordu. Siyahilerin köleliğin pençesinde olduğu bu eyalette yazdığı son yazı ise sanki onun geleceğini, mücadeleci ruhunu ortaya koyuyordu. Büyük bir cesaret örneği göstererek Amerika’daki ırkçılığı ağır bir şekilde eleştirmişti.

'Gözaltına alındı'

1955’te yurda döndüğünde Ankara’da bir grup arkadaşıyla birlikte Helikonisminde bir resim galerisi açtı.  Aynı yıl 6-7 Eylül’de azınlıklara yönelik saldırılar, Helikon’un da sonunun geldiğini haber veriyordu. Helikon’u ismi yüzünden Rumlara ait sanan sıkıyönetim komutanlığı tarafından dernek kapatıldı ve  Ecevit dahil olmak üzere yöneticileri gözaltına alındı.


ecevit-inonu


Olayların ardından geçen iki yıldan sonra 1957’de Amerikalıların gelecek gördüğü gençlere verdiği Rockefeller bursuyla bir yıl boyunca Harvard Üniversite’sinde aralarında Henry Kissinger’ın da bulunduğu hocalardan ders alacaktı. Burada geçirdiği 8 ayın ardından Türkiye’de seçime gidildiğini, İsmet Paşa’nın kendisini ülkeye çağırdığını öğrendi ve geri dönüş kararı aldı. Ancak döndüğü gün milletvekili aday yoklamalarının tamamlandığını öğrenmişti, hemen İnönü’nün damadı Metin Toker‘in yanına gitti. Toker, İnönü tarafından aday listeye alınmıştı ancak siyasete sıcak bakmıyordu. Bunun üzerine arkadaşı Ecevit, kendisinin kontenjanına talip oldu ve böylece henüz 32 yaşındaki Bülent Ecevit Ankara’dan milletvekili adayı oldu. Karaoğlan’ın 2004 yılında DSP’nin 6. Olağan Kurultayı’yla bıraktığı aktif siyaset serüveni, 1957 seçimleriyle başlıyor ve milletvekili seçiliyordu...



Ecevit, 1957’den 1980’e kadar Ankara’dan ve Zonguldak’tan CHP milletvekili oldu. 1960’ta Kurucu Meclis Üyesi, 1961’de Çalışma Bakanı oldu. Bakanlık görevini 1965’e kadar sürdürdü. 1965’te Zonguldak’tan milletvekili seçildi. Bu seçimleri Süleyman Demirel’in başında bulunduğu Adalet Partisi kazanınca, CHP muhalafet partisi oldu. Bu tarihten sonra da Bülent Ecevit, “Ortanın Solu” fikrini benimsemeye ve bu akımın öncüsü olmaya başladı. Ama zaman zaman komünizme kaymakla suçlandı.

 1971 Darbesi’nden sonra oluşturulan hükümete, CHP’nin de katkıda bulunduğu gerekçesiyle partiden istifa etti. İsmet İnönü’nin 12 Mart Muhtırası’na karşı tavrı, Ecevit’i bu davranışa itti. CHP’nin “değişmez” genel başkanı gibi görülen İsmet İnönü’ye karşı, istifa ettikten sonraki dönemde bir karşı hareket yürütme çalışmalarına başladı.


1972 yılında yapılan 5. Olağanüstü Kurultay’da güvenoyunu Ecevit’in alması üzerine İsmet İnönü istifa etti. Böylece Ecevit, 4 Mayıs 1972’de CHP Genel Başkanı seçildi. 1973 seçimlerinde en çok oyu aldığı halde hükümet kuramayan Ecevit, 1974 yılının çok tartışlan CHP-MSP (Milli Selamet Partisi) koalisyonunun başbakanı oldu. Aynı yıl 20 Temmuz 1974 tarihli Kıbrıs Barış Harekatı’nı gerçekleştirdi.

Kıbrıs Barış Harekatı

Türkiye, Garanti Antlaşması'na dayanarak ve adadaki Türklerin güvenliğini de dikkate alarak 20 Temmuz 1974'te Kıbrıs Barış Harekatı'nı başlatmıştı. Böylece Kıbrıs'ın Yunanistan'a ilhakı önlenmiş oldu ve Kıbrıs Türk halkının varlığı güvence altına alınırken, Türk Barış Harekatı, aynı zamanda Yunanistan'da cunta idaresinin de sonu olmuştu.



O günleri yaşayan herkes bilir ki, harekat, Ecevit- Erbakan koalisyonun birlikte başardığı bir işti. "Ayşe Tatile Çıksın" parolasıyla başlatılan harekat, Bülent Ecevit'in "Biz aslında savaş için değil barış için ve yalnız Türklere değil Rumlara da barış getirmek için Ada'ya gidiyoruz" sözleriyle tüm Türkiye’ye duyurulmuştu.

Harekatın 44. yılında, Ecevit’in 1974 sabahı tarihi kararı açıklarken şöyle söyledi: 


"YALNIZ TÜRKLERE DEĞİL RUMLARA DA BARIŞ GETİRMEK İÇİN ADA'YA GİDİYORUZ"


"Türk Silahlı Kuvvetleri, Kıbrıs'a indirme ve çıkarma harekâtına başlamış bulunuyor. Allah milletimize, bütün Kıbrıslılara ve insanlığa hayırlı etsin. Bu şekilde insanlığa ve barışa büyük hizmette bulunmuş olacağımıza inanıyoruz. Öyle umarım ki, kuvvetlerimize ateş açılmaz ve kanlı bir çatışmaya yol açılmaz. biz aslında savaş için değil, barış için; yalnız Türklere değil, Rumlara da barış getirmek için Ada'ya gidiyoruz.



"KARARA MECBUR KALDIK"

Bu karara ancak tüm politik ve diplomatik yolları denedikten sonra mecbur kalarak vardık. Bütün dost memleketlere, bu arada son zamanlarda yakın istişarede bulunduğumuz dost ve müttefikimiz birleşik Amerika'ya ve İngiltere'ye meselelerin müdahalesiz halledilmesi, diplomatik yollardan halledilebilmesi için gösterdikleri iyi niyetli çabalar için şükranlarımı belirtmeyi borç bilirim. Eğer bu çabalar sonuç vermediyse, elbette sorumlusu bu iyi niyetli gayretleri gösteren devletler değildir.

Tekrar bu harekâtın insanlığa, milletimize ve bütün kıbrıslılara hayırlı olmasını dilerim. Allah'ın milletimizi ve insanlığı felaketlerden korumasını dilerim."



En yüksek oy oranı

Ecevit’in cumhurbaşkanı Fahri Korutürk onayıyla 1977’de kurduğu azınlık hükümeti güvenoyu alamayınca, “2. Milliyetçi Cephe“, Demirel başkanlığında AP, MHP ve MSP ile kuruldu. Aynı zamanda 5 Haziran 1977 seçimlerinde CHP’nin aldığı %41’lik oy oranı, Ecevit’i tek başına iktidara getiremese de, Türkiye tarihinde sol bir partinin aldığı en yüksek oy oranı olarak tarihe geçti. 

'Güneş Motel' olayı

21 ay boyunca bu hükümetin başbakanlığını yürüttü. Ecevit bu yeni hükümete karşı yeni bir oluşum başlatma işine girdi ve kendi deyimiyle “kumar borcu olmayan 11 milletvekili” arayışına girdi. İstanbul Güneş Motel’de Adalet Partili 11 milletvekiliyle görüşmesi, tarihe “Güneş Motel Olayı” olarak geçti. Ecevit’in bu girişimi başarılı oldu ve 1978’de yeni hükümeti kurarak başbakanlık koltuğuna oturdu. Ancak bu 11 vekilin hakkında çıkan yolsuzluk söylentileri Ecevit’in dürüstlük ilkesine zarar verdi.



Ülkede gittikçe tırmanan gerginlik, şiddetli sol-sağ çatışmaları ve eleştiriler bir yandan darbe yolunu açarken, bir yandan da Ecevit’in 1979 ara seçimlerinde başarısız olmasına yol açtı. Bunun sonucunda Süleyman Demirel, MHP ve MSP ile bir azınlık hükümeti kurdu. 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında, askeri darbelerin antidemokratik olduğunu düşünerek karşı çıktığı askeri yönetim tarafından üç kez hapse mahkum edildi, birçok siyasetçi ile birlikte 10 yıl süreyle politikadan uzaklaştırıldı.

Cuntaya karşı çıkması  CHP ile yolların ayrılışı 

Bu çalkantılı dönemde Ecevit, gazeteciliğe dönmeye karar verdi ve 1981’de “Arayış Dergisi“ni çıkartmaya başladı ancak dergi askeri yönetim tarafından kapatıldı.

Ecevit ve CHP'nin yolları ayrılmıştı. Ecevit, resmi sıfatlarından sıyrılıp mücadeleye karar verdiğinde CHP yönetimi ise İnönü'nün ünlü "Asker başarılı olduğu zaman kışlaya döner" sözünün gereğini yerine getirmeyi bunu çabuklaştırmak için 12 Eylül yönetimine yardımcı olmayı benimsiyordu.

Ecevit bir yöne CHP başka bir yöne çoktan yönelmişti, istifa sadece bu süreci hızlandıracaktı. 


Ecevit, siyaset yapmanın yollarını arıyordu. Bunu, 'Arayış' adını verdiği dergi aracılığıyla yapacaktı. 21 Şubat 1981'de yayın hayatına başlayan Arayış, bir yandan yeniden toparlanmanın aracıydı, bir yandan da 12 Eylül rejimine muhalefetin.

Ecevit'in Arayış'ın 7. sayısında kaleme aldığı ve 12 Eylül yönetimini işkence yapmakla suçlayan 'işkence' başlıklı yazısı, derginin kapatılmasına neden olacaktı. 30 Mayıs 1981'de çıkan 15. sayısında ise Ecevit, muhalefetin dozunu daha da yükseltecekti. 'Adalete Karşı Adaletsizlik' başlıklı yazıda Ecevit şunları söylüyordu:

"İnsanlar bir ölçüye kadar özgürlük kısıntılarına, baskıya, zulme katlanabilirler ama haksızlığa, adaletsizliğe katlanamazlar. En zayıf, en ürkek insan bile haksızlık, adaletsizlik karşısında tepki duyar ve tepkisini hiç beklenmedik ve ölçüde açığa vurabilir.

Milli Güvenlik Kurulu'nun yanıtı ünlü 52 numaralı bildiriyle geldi, Ecevit'e 'yazı yasağı' konuldu.

CEZAEVİ ....

52 numaralı bildiri aynı zamanda Ecevit'i cezaevine göndermenin de zemini olacaktı. CHP'nin kapatılmasından sonra Evren'in bu kararı savunmak için yaptığı konuşmaya yanıtını TRT'ye gönderen Ecevit, yayımlanmayan yazısı için 52 numaralı bildiriye aykırı davranmak suçlamasıyla cezaevine gönderilecekti.


3 Aralık 1981'de cezaevine giren Ecevit, "Cezaevine, oradaki yalnızlığa içerlemedim de" diyordu, "Mahkemelerdeki tenhalık üzücüydü". 

2 Şubat 1982'de, yaklaşık iki ay sonra cezaevinden çıkan Ecevit'in, birkaç gün sonra Hollanda televizyonu NCRV'ye verdiği demeç de 52 numaralı bildiriye aykırı bulunmuştu. 

Bir de Alman Der Spiegel dergisine "Atatürk'ün mirası ve Türk demokrasisinin Hali" başlıklı bir yazı yazmıştı. Hakkında dava açıldı. Mahkeme sürerken Danimarkalı gazeteci Jan Stage'nin Politiken gazetesine yazdığı makaleden ötürü 10 Nisan 1982'de Ankara'da Askeri Dil Okulu'nda gözaltına alındı. 

Ecevit, Danimarkalı gazeteciye demeç vermekle suçlanıyordu. Ecevit'in gazeteciyi kabul ettiği doğruydu, ancak 52 numaralı bildiri nedeniyle demeç veremeyeceğini söylemişti. Gözaltına alındıktan iki gün sonra Ankara 2 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi, savcılığın iddiasını yerinde görmemiş ve Ecevit'in tutuklanmasına mahal olmadığına karar vermişti. Ecevit'in Askeri Dil Okulu'ndan çıkması bekleniyordu ki, bu kez Hollanda televizyonuna verdiği bir başka demeç nedeniyle yeniden gözaltına alındı. Ecevit gözaltındayken, Sıkıyönetim Komutanlığı, Ecevit'in tutuklanmasına mahal olmadığı yönündeki mahkeme kararına itiraz etti ve bir kez daha tutuklanmasını talep etti. Ecevit bu kez tutuklandı. Danimarkalı gazetecinin de tanıklığıyla Ecevit 3 Haziran 1982'deki ilk duruşmada beraat etti. 

Ancak Hollanda televizyonuna verdiği demeç ve Der Spiegel'e yazdığı yazının davası sürüyordu. Ecevit, 'Türkiye hakkında görüş bildirdiği' gerekçesiyle 2 ay 27 gün hapis cezasına çarptırıldı. Ancak ilk mahkumiyetinde tahliye süresi dolmadan ikinci kez suç işlediği için cezası bir ay artırıldı.

CHP MÜHRÜNÜ İSTEDİLER

Milli Güvenlik Konseyi ve Devlet Başkanı Kenan Evren'in 1982 ortalarında Çorum'da halka hitap ederken, bir yıl sonra siyasi partilerin kuruluşuna izin verileceğini açıklamasıyla birlikte, mahkemelerdeki yalnızlıktan ötürü kırgınlık duyan Ecevit'in evi türbeye döner. 

Gelenler, yeni bir parti kurmak için Ecevit'ten CHP'nin mührünü istiyorlardı. Ecevit ise parti için onayını isteyenlere, "Parti icazetle kurulmaz. Ne beş kişilik Güvenlik Konseyi'nden alınacak icazetle ne de genel başkanlardan alınacak icazetle parti kurulur. Hele bir sol parti, böyle bir yöntemle hiç kurulamaz. Ben, bana soranlara parti kurun veya kurmayın demem, sadece düşüncelerimi ifade ediyorum, bir de ben de mühür olmadığını ifade ediyorum" diyor, 12 Eylül koşullarında bu yolla parti kurulamayacağını, 30 yıl dahi sürse tabandan örgütlenilmesini, yani demokrasi mücadelesiyle parti kurulabileceğini vurguluyordu.

Mühür istemeye gelenlerin ardı arkası kesilmiyordu. 12 Eylül'ün başbakanı, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Başbakan Bülent Ulusu'nun müsteşarı ve İsmet İnönü'nün Özel Kalem Müdürü Necdet Calp de mühür istemek için Ecevit'in kapısını çaldı. Ecevit ona da aynı cevabı verdi. Ancak, Calp bu cevabı 'mührü aldım' şeklinde yorumladı. Diğer cebinde de Evren'in mührü vardı; Halkçı Parti'yi kurdu.

Parti için onay istedikleri Ecevit'e rağmen parti kurmakta kararlı olan CHP'den kalan, 'Sosyal Demokrat Güç', 'Lordlar', 'Dokuzlar hareketi' gibi irili ufaklı pek çok grup Ecevit'e rağmen, Ecevit'siz SODEP'i kurmaya girişmişti. Başlarında, yoğun ısrarlara daha fazla karşı koyamayan Erdal İnönü vardı.

Halkçı Parti'ye de SODEP'e de destek vermeyen Ecevit'in ne yapacağı ise merak ediliyordu.

"ÇİLE ÇİÇEKLERİ..."

1983 yılının baharıydı. Güneşli bir Pazar günü Bülent Ecevit ve Rahşan Ecevit, Türk-İş eski genel başkanı Halil Tunç'un Kazan'daki çiftliğine gittiler. Gazeteciler de peşlerinde... Gazeteciler ziyaretin amacını sordu, Ecevit güldü ve Tunç'un bahçesindeki çiçekleri gösterdi: "Sayın Tunç'un bahçesine geldim. Gezdim. Bahçesinde çok güzel çiçekler var. Saksı çiçekleri sağlıklı olmuyor. Ama tarlada, bahçede yetişen, çilesi çekilen çiçek, çile çekilerek yetişen çiçek daha sağlıklı, daha güzel oluyor. Saksıda, dört duvar arasında yetişen çiçek bir ölçüde gelişebiliyor ama tarladaki çok rahat gelişip boy atıyor."

O tarihte konuşması ve yazması yasak olan Ecevit'in Halil Tunç'un çiçekleri hakkındaki yorumu, sol kesimde 'beklenen mesaj' olarak algılandı ve siyasi literatüre yeni bir kavram girdi: Çile çiçekleri...

HALİL TUNÇ DSP'DE

Kazan'a yapılan ziyaret, elbette 'bahçe ziyareti' değildi. Partiyi tabandan kurmaya özen gösteren Ecevitler, işçi kesiminin sevip saydığı, Türk-İş'in en güçlü liderlerinden Halil Tunç'u kuruluş çalışmalarına davet ettiler. Ankara dışına gitmesini işçilerle temasa geçmesini istediler. SODEP ve Halkçı Parti'nin önerisini geri çeviren Halil Tunç, Ecevitlerin önerisini kabul etti. Nitekim 28 Ekim 1983'te, seçimlerden hemen sonra DSP'nin kurulacağını kamuoyuna açıklayan Ecevitler'in yanındaki üç kişiden biri de Halil Tunç olacaktı.

Demokratik Sol Parti'nin kurucularına ve kuruluş biçimine ilişkin Ecevitler'in mesajı şöyleydi:

"Particiliğe kişisel çıkar amacıyla bulaşmamış, profesyonel politikacı olmayan, partiyi sıçrama tahtası olarak kullanmayacak, ideolojik takıntısı olmayan, çalışan, dar ve orta gelirli halk kesimleriyle mahallede, köyde, beldede başlayacak bir parti örgütlenişi..."

Ecevit'in deyimiyle 'çile çiçekleri' 1984 Nisan'ına gelindiğinde Demokratik Sol Parti'yi kuracak duruma gelmişti. Yasaklı Ecevit, 18 Nisan 1984'teki il temsilcileriyle yapılan ilk gayri resmi toplantıda şu mesajları verecekti: "Hukuken değilse bile fiilen Demokratik Sol Parti kurulmuştur, köşeme çekilmeyeceğim, yasaklı olduğum için partinin genel başkanı olamasam da hareketin ve partinin liderliğini üstleniyorum.

Ecevit'in 'sosyal demokrasi' yerine 'demokratik sol' kavramını kullanması dikkat çekiyordu. Gerçi bu yeni bir şey değildi, Ecevit 1965 sonrasında CHP içinde sürekli 'demokratik sol' kavramını kullanmış ve programa, tüzüğe geçmesini sağlamıştı.

RAHŞAN EMANETÇİ 

Takvimler 1985 yılını gösterdiğinde soldaki Halkçı Parti, 'Sosyal Demokrat Halkçı Parti' (SHP) olmuş, SODEP ise kendini feshederek SHP'ye katılmıştı. DSP hala resmi olarak siyaset sahnesine çıkmamıştı.




Nihayet 14 Kasım 1985'te, DSP'nin kuruluş dilekçesi, 25 bin kurucu adayından 612'sinin imzasıyla İçişleri Bakanlığı'na verildi. Beklentilerin aksine Rahşan Ecevit, kurucular arasında değildi. Rahşan Hanım, zorunluluklar nedeniyle 25 bin adayın ikna edilerek, temsili 612 kişiye indirilmesi karşısında kendisinin kurucu üye olmayı içine sindiremeyeceğini söylüyordu. 23 Kasım 1985'te toplanan DSP kurucular kurulu, Rahşan Ecevit'i genel başkan seçti. Bülent Ecevit'in siyasi yasağı kalkana kadar DSP Rahşan Hanım'a emanetti.

Nitekim, Bülent Ecevit, 18 Mayıs 1986'daki 2. Kurucular Kurulu toplantısında, ilk kez kürsüden konuşmaya "doğal genel başkanımız" sözleriyle davet ediliyordu.

Toplantıya ve Ecevit'in konuşmasına 1982 Anayasası ve siyasi yasaklar damgasını vuruyor, 'Demokratik solun doğal lideri', 'Demokratik sağın doğal lideri' Demirel'e ve SHP'ye Anayasa'nın değiştirilmesi konusunda çağrıda bulunuyordu.

DUDAKLARIM OLDUĞU SÜRECE KONUŞURUM...

Savcılık hemen harekete geçmiş ve Ecevit hakkında, siyasi yasakları düzenleyen Anayasa'nın geçici 4. maddesine muhalefet etmekten dava açıyordu. Ecevit, bu davadan beraat edecek, Rahşan Ecevit'in yanında 'konuk' sıfatıyla tüm yurtta parti toplantılarına katılmayı sürdürecekti. "Cezaevine girmeyi göze aldıktan sonra istediğim gibi konuşurum" diyordu, konuşuyordu da... Her konuşmasından sonra hakkında dava açılıyordu, ancak Ecevit meydanlara ısınmış, davalara alışmıştı. "Dudaklarım var oldukça konuşacağım" diyordu...

DSP, sandıktaki ilk sınavını, 28 Eylül 1986'da, 10 ilde yapılan Milletvekili ara seçimlerinde verecekti. Kuruluşundan sekiz ay sonra, seçimlere giren DSP, yüzde 10 barajını aşamayacak ve yüzde 8.5'a yakın oy oranıyla Meclis dışında kalacaktı. Bu seçimin galibi görünürde ANAP'tı, ancak yasaklı Demirel'in doğal lideri olduğu DYP büyük bir sürprizle oy oranını yüzde 24.6'ya yükseltmişti. SHP ise 22.1 oy oranıyla üçüncü parti konumundaydı.

BİR BÖLEN SUÇLAMASI

Ara seçimin hemen ardından DSP'ye eleştiri bombardımanı başladı: "DSP, seçimlerde SHP'nin oylarını bölmüş, SHP'nin milletvekilliklerine engel olmuştu." Ecevit, yine 'bir bölen' olmakla suçlanıyordu.

Ancak ara seçim sonuçları SHP içinde de kazanların kaynamasına neden oldu. İnönü ve genel merkez yönetimini başarısız olmakla suçlayan bir grup HP kökenli milletvekili, istifa ederek DSP'ye katılma hazırlığındaydı. SODEP-Halkçı Parti birleşmesinden bu yana süren huzursuzluk artık çatlağa dönüşmüş ve 20 milletvekili istifa ederek Halk Partisi'ni kurmuştu. Ancak Anayasal engellerden ötürü 'hülle partisi' olarak kurulan Halk Partisi'nin ömrü sadece 76 saat sürmüştü. 29 Aralık 1986'da Halk Partili milletvekilleri partiyi feshederek DSP'ye katılma kararı aldılar. Beş istifacının da katılımıyla DSP'ye, 25 milletvekiliyle Meclis'in kapıları açıldı.

DSP KIŞLA, ECEVİT TANRI DEĞİL

1986'nın yazında DSP'de CHP'yi aratmayacak gelişmeler yaşanıyordu. MKYK üyesi Celal Kürkoğlu, ihraç istemiyle disiplin kuruluna sevk edilmişti. Kürkoğlu, bölge toplantıları düzenledi ve parti içinde mücadele kararı aldı. "Çoğunluk muhalefettedir. Ancak doğal lidere olan aşırı saygı, bütün arkadaşların susmasına neden olmaktadır" diyen Kürkoğlu, ihraç kararını tanımayacağını söylüyordu. Kürkoğlu, parti içi demokrasi olmadığını savunuyor, Ecevitler'in partiyi kışla gibi yönetmeye çalıştığını iddia ediyordu. Muhalif 230 üye, Kurucular kurulu'nun 14 Haziran'da toplanması çağrısında bulundu. Genel merkez, 'siyasi yasakların kaldırılması' konusunda 'ivedi' bir biçimde 31 Mayıs'ta toplanacağını duyurdu. Muhalifler ise alternatif toplantı için hazırlanıyordu. Rahşan Ecevit, bunun yasal olmadığını açıkladı. Celal Kürkoğlu ve arkadaşları 14 Haziran'da toplandılar ve kendilerini DSP'nin yasal yöneticileri ilan ettiler. Genel Başkan seçilen Kürkoğlu, "Sayın Ecevit'in aklından geçti diye 233 parti kurucusunun kaydı silinemez. İhraç edilemez. Ecevit tanrı değildir. Yaptıkları hatadır, yaptıkları suçtur."

Ertesi günkü gazete manşetleri şöyleydi: 

Üç liderli parti: DSP
Bülent Ecevit: Doğal Lider, Rahşan Ecevit: Atanmış Lider, Celal Kürkoğlu: Seçilmiş Lider
 

Birkaç ay süren tartışma süresince Kürkoğlu ikinci kez genel başkan ilan edildi. Tartışma, mahkeme salonlarına taşındı, alternatif yönetim adli makamlarca geçersiz sayıldı. 2001'deki kurultayı geçersiz olduğu iddiasıyla bir kez daha çıkacak olan Kürkoğlu, 1957'de Ecevit'in milletvekili olmasını sağlayan Kamil Kırıkoğlu'nun yeğeniydi...

SİYASİ YASAKLAR 'KILPAYI' KALKIYOR

Ara seçimin bir başka sonucu daha vardı. DYP'nin ikinci parti konumuna gelmesi, SHP lideri Erdal İnönü'nün yasakların kaldırılması konusundaki ısrarlı talebi ve kamuoyu baskısı karşısında Özal giderek köşeye sıkışmıştı. Halkın, eski siyasileri ebediyen siyaset sahnesinden sileceğine inanıyordu. Siyasi yasakları düzenleyen Anayasa'nın geçici 4. maddesini referanduma götürmek için değişiklik önerisi hazırladı. Liderler konuyu enine boyuna tartışmak için arka arkaya zirvede buluştu. Özal'ın tek şartı vardı, değişikliği referanduma götürmek. İnönü'nün 'Meclis değişikliği yeterli' şeklindeki önerisini görmezden gelen Özal, 193 arkadaşıyla birlikte Anayasa değişikliği önerisini Meclis'e verdi. Görüşme ve oylama sonucunda, Meclis geçici 4. maddeyi kaldırmış ancak yürürlüğe girmesini, Özal'ın isteği gibi referandum koşuluna bağlamıştı. Ecevit'in ve diğer yasaklı liderlerin kaderi 6 Eylül 1987'de belirlenecekti. Sonuç kılpayı 'evet'ti... 'Evet' oyu kullananların oranı yüzde 50.26, 'hayır' oyu kullananların oranı ise yüzde 49.74'tü. Türkiye'nin nefesini tutarak izlediği referandum sonucunda liderlerin yasakları, 88 bin 251 oy farkla kaldırılmıştı. 

13 Eylül 1987'de toplanan 6. DSP Kurucular Kurulu'nda Ecevit genel başkan seçildi. Ecevit'in 6 yıl 10 ay süren yasaklı dönemi geride kalmıştı.



1987 yılında yasağı kalkan Ecevit, partinin başına geçti. Ancak 1987’de yapılan seçimlerde partisi barajı aşamayınca siyasetten çekilme kararı aldı. 1989’da Genel Başkanlık koltuğu boşalınca, Olağanüstü Kurul’da tekrar DSP’ye dönmesine ve Genel Başkan olmasına karar verildi ve 1991 seçimlerinde Zonguldak’tan milletvekili oldu. Bu seçimler sonucunda Demirel önderliğindeki Doğru Yol Partisi ve Erdal İnönü’nin Sosyal Demokrat Halkçı Partisi bir koalisyon hükümeti kurdu. 

Bu hükümet, AP’yi ve CHP’yi siyaset sahnesine tekrar kazandırdı; AP kendisini feshettiyse de CHP Deniz Baykal’ın girişimleriyle yoluna devam etti. Bunun sonucunun solun parçalanması olduğu düşünüldüğü için CHP ve DSP’yi birleştirme girişimleri, Ecevit’in Baykal’inkinden farklı kulvardaki siyasi tarzı nedeniyle gerçekleşmedi.

1994 seçimlerinden sonra DSP, solun en büyük partisi konumuna geldi. DTP ve ANAP ile kurulan hükümette başbakan yardımcısı, daha sonraki DSP-DYP-ANAP azınlık hükümetinde de başbakan oldu. 1999 seçimleri sonrasında ise 2002 yılına kadar DSP hükümeti ile başbakan oldu. Ancak 2002 seçimlerinde DSP barajı aşamadı ve Ecevit, yaşının da oldukça ilerlediğini ve sağlığının bozulduğunu göz önüne alarak siyasetten çekilme kararı aldı.



Cumhuriyet tarihinin en büyük siyasi ve ekonomik krizi

Şubat 2001'de MGK'da Cumhurbaşkanı Sezer,'in Başbakan Ecevit'in önüne Anayasa kitapçığı fırlatması cumhuriyet tarihinin en büyük krizlerinden birini başlattı. 

19 Şubat 2001 Pazartesi günü Türkiye Siyasi ve Ekonomi tarihinin en karanlık günlerinden biri olarak kayıtlara geçti. 

Aylardır Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile Başbakan Bülent Ecevit arasında süren gerilim o gün patlama noktasına geldi. MGK toplantısı başlarken Sezer, Ecevit'in DDK'nın çalışmalarını eleştiren sözlerinden rahatsızlığını dile getirdi. Sezer, anayasal hakkını kullandığını vurgulaması üzerine dönemin Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan araya girdi ve 'O anayasayı bir de biz görelim, anlayalım' dedi. Sezer, Özkan'ın bu sözüne sinirlendi ve elinde tuttuğu anayasa kitabını Ecevit ve Özkan'ın önüne fırlattı.

'Nankör kedi'

Sezer'in bu tavrının ardından Ecevit ve Yılmaz toplantıyı terk etti. Özkan giderken Anayasa'yı aldı ve Sezer'in bulunduğu yöne geri fırlattı. Sezer'i Köşk'e kendilerinin çıkardığını hatırlatan Özkan, Cumhurbaşkanı'na sarfettiği "nankör kedi" sözü siyaset tarihine geçti. 


Başbakan Bülent Ecevit, kameraların karşısına geçti ve Sezer'in bu tavrının 'terbiye dışı bir üslupla' olduğunu söyledi: 'Cumhurbaşkanı yüzüme Anayasa kitapçığını fırlattı. Hüsamettin bey de ben salondan çıkınca alıp ona doğru fırlatmış.' 

Hüsamettin Özkan ise, "Milli Güvenlik Kurulu toplantısında olmaması gereken bir şey yaşandı. Cumhurbaşkanı'nın Başbakan'a yönelik üslubu hele hele Anayasayı fırlatır gibi önüne atması kabul edilir gibi değildi. Ben bu davranışın terbiyesizlik olduğunu söyledim" diyecekti. 

Ağır ekonomik kriz 

Olayın duyulmasından saatler sonra Türkiye tarihinin en ağır ekonomik krizlerinden biri başladı. Kriz tam bu sırada doruk noktasına ulaştı. Borsa yüzde 14.6 düştü, repo faizleri yüzde 7 bin 500'e fırladı. Merkez Bankası'ndan yaklaşık 7.6 milyar dolarlık döviz çıkışı oldu. 


3.5 milyar dolarlık net sermaye çıkışıyla döviz fiyatları ve faizler tırmanışa geçti. Kriz öncesi 670 bin TL olan dolar Nisan'da 1 milyon 161 bine tırmandı. 

Binlerce işsiz

İşsizlik oranı yüzde 11'lere, kentsel alanda eğitimli genç işsiz oranı da yüzde 30'ları bulmuştu. 2000 yılında 1 milyon 452 bin olan işsiz sayısı, 2001'de 450 bin artışla 1 milyon 902 bine çıktı. 2002'de ise işsizler ordusuna 510 bin kişi daha katılarak mevcut işsiz sayısını 2 milyon 412 bine yükseltti. 

Türkiye 1990'lı yıllarda birbiri ardına gelen krizlerle sarsıldı. Türkiye 1994 yılında yüzde 6.1, 1999 yılında yüzde 6.1, en son 2001 yılında da yüzde 9.5 küçüldü. Sezer ile Ecevit bir hafta sonraki MGK Toplantısında bir araya geldi medya buzların eridğini yazamasına rağmen aradaki mesafe kapanmadı. Ecevit rahatsızlığını dile getirmekten çekinmedi: "Odasına giriyorum. Anlatacaklarımı anlatıyorum. 10 dakika sürüyor. Sayın Cumhurbaşkanı susuyor. Ben de konuşkan değilim. Birbirimize bakıyoruz. Görüşme 20 dakikada bitiyor."   

Kemal Derviş'li yıllar   

Hazine, Dünya Bankası'nda görev yapan Kemal Derviş'e teslim edildi. Derviş, 14 Mart'ta 'Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı'nı açıkladı. IMF anlaşma yapıldı.

MHP erken seçime götürüyor

Ekonomik kriz ve koalisyon içindeki anlaşmazlıklar, MHP Lideri Devlet Bahçeli'nin erken seçimde ısrarı üzerine Türkiye'yi yeni bir dönem sürükledi. 3 Kasım 2002'de yapılan seçimlerde koalisyon ortakları DSP-MHP-ANAP seçim barajını aşamadı.



Bülent Ecevit, 18 Mayıs 2006 tarihinde geçirdiği beyin kanaması sonucunda GATA’da tedavi altına alındı. Yaklaşık 6 ay boyunca bu hastanede tedavi gördü, yoğun bakımda kaldı. 5 Kasım 2006’da, 81 yaşında, solunum yetmezliği nedeniyle hayatını kaybetti. Devlet Mezarlığı’na gömülebilmesi için 9 Kasım’da yapılan kanun değişikliği sonucu 11 Kasım 2006’da buraya defnedildi.

Bülent Ecevit, Türk siyasetinde ayrı bir yere sahip olan bir siyasetçidir. Edebiyata düşkünlüğü, siyasetçi kimliği kadar ilgi görmüştür. Siyaset ve şiir kitaplarının dışında “Özgür İnsan” (1972), “Arayış” (1981), “Güvercin” (1988) gibi dergiler çıkartmıştır. Klasik Batı müziğini ve Türk halk müziğini sever. Kendisine 6 kez suikast girişiminde bulunulmuştur. 

Ecevit, eniştesi İsmail Hakkı Okday’ın ona hediye ettiği 70 yıllık “Erika” marka daktilosunu, ODTÜ Bilim ve Teknoloji Müzesi’ne armağan etmiş, kendisini de yazılarını hep bu daktilonun başında yazarken hafızalara kazımıştır. 1973 yılında, CHP’nin seçim kampanyası sırasında yaşlı bir kadının sarfettiği “Karaoğlan nirede ha evlatlar, Karaoğlan’ı görmek istiyom” cümlesinden sonra Ecevit, Türk siyasi sahnesinin “Karaoğlan”ı olarak anılmaya başlamıştır.

Ecevit, dürüstlüğüyle tanınan bir siyasetçi olmasının dışında aynı zamanda bir şair ve yazardı. Birçok yapıtı Türkçe’ye çevirdi, İngilizce, Sanskritçe ve Bengalce çalışmaları ve incelemeleri yürüttü. 1976’da “Şiirler“, 1978’de “Işığı Taştan Oydum“, 1997’de “El Ele Büyüttük Sevgiyi” ve 2005’te “Bir Şeyler Olacak Yarın” isimli şiir kitaplarını çıkarttı. Şiir kitapları dışında, siyaset konulu kitapları işe şöyleydi; “Ortanın Solu” (1966), “Bu Düzen Değişmelidir” (1968), “Atatürk ve Devrimcilik” (1970), “Kurultaylar ve Sonrası” (1972), “Demokratik Sol ve Hükümet Bunalımı” (1974), “Demokratik Solda Temel Kavramlar ve Sorunlar” (1975), “Dış Politika” (1975), “Dünya – Türkiye – Milliyetçilik” (1975), “Toplum – Siyaset – Yönetim” (1975), “Türkiye / 1965 – 1975” (1976), “İşçi – Köylü Elele” (1976) ve “Umut Yılı” (1977).

Üniversite mezunu olmadığı için Cumhurbaşkanı olamadı

Üniversite mezunu olmadığı için cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturamasa da 5 kez Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı ünvanını taşımıştır. Ölümünün ardından tüm gazetecilerin tek bir ağızdan söylediği şey, Ecevit’in gazetecilere karşı hiçbir zaman olumsuz bir tavır sergilemediği ve onları hep el üstünde tuttuğu olmuştur. Bunun arkasında yatan en önemli neden, asıl mesleğinin gazetecilik olmasıdır. 


kaynak: gazetebilken/ensonhaber/biyografi.net/ntv/ haberturk

haber: enpolitik.com/ Melek S. Tunç

http://enpolitik.com/haber/210701/turkun-milliyetciligini-kibris-dagina-cikaran-karaoglan-12-yildir-rahmetle-aniliyor.html

Sizin Yorumunuz:

*
*