8 Mart 2025 tarihinde bir paylaşımda bulunmuştum; "Her türlü kötülüğün kaynağı olarak sonradan ihdas edilmiş 'kolektif aidiyetlerle' meşrulaştırılmış haksızlıklar karşısında, bütün aidiyetlerimden istifa ederek, 'insan' olma kimliğine sığınmıştım. İnsan türünün yaptığı acımasız katliamları gördükçe, şimdi nereye sığınacağız diyorum?"
O gün bu paylaşımı yazarken bir sığınak arıyordum.
Bugün ise başka bir sorunun eşiğindeyim:
İnsanlık bu haldeyken, artık nereye sığınacağız?
Çünkü artık görüyoruz ki; sadece dogmatik ideolojiler, mezhepler, milletler ya da siyasi kimlikler değil, bizzat “insan” dediğimiz varlık da kötülüğü üretebiliyor.
Üstelik bunu çoğu zaman bir gerekçeye, bir “biz” duygusuna yaslayarak yapıyor.
Aidiyet dediğimiz şey, bir noktadan sonra merhameti değil; körlüğü ve kötülüğü besliyor.
İşte tam bu noktada, bir zamanlar bizi bir araya getiren, kalplerimizi yumuşatan, insanlığımızı hatırlatan ortak değerlerin de aşındığını fark ediyoruz.
Ramazan Bayramı mesela…
Bir zamanlar kapıların daha sık çaldığı, sofraların büyüdüğü, küslüklerin son bulduğu, çocukların neşesiyle büyüklerin kalbinin yumuşadığı o günler…
Şimdi ise çoğu zaman bir tatil planına, bir mesaj kalıbına ya da sosyal medyada paylaşılan birkaç klişe cümleye sıkışmış durumda. Oysa bayram, sadece bir takvim günü değildi. Bir hatırlayıştı, insanın insana dokunmasının, bir başkasının acısını kendi içinde hissetmesinin, “ben”den “biz”e geçmenin en sade ve en sahici haliydi.
Bugün ise “biz” dediğimiz şey, çoğu zaman birleştirmiyor; ayrıştırıyor. Aynı bayramı kutlayan insanlar bile birbirine mesafeli, hatta kimi zaman düşman.
Çünkü aidiyetlerimiz büyüdükçe, insanlığımız küçülüyor. Bir kimliğe ne kadar sıkı sarılırsak, ötekinin acısına o kadar yabancılaşıyoruz.
Bir grubun parçası oldukça, başka bir grubun yaşadığı haksızlığı daha kolay görmezden geliyoruz. Ve en acısı şu: Bu körlüğü çoğu zaman “haklılık” duygusuyla yaşıyoruz. İşte bu yüzden bayramlar anlam kaybediyor.
Aslında bayramı bayram yapan şey, ortak bir inançtan çok, ortak bir vicdandı. Bugün o vicdan parçalanmış durumda. Aynı sofraya oturabilen ama aynı duyguyu paylaşamayan insanlar var.
Aynı bayramlaşmayı yapan ama kalbi birbirine değmeyen insanlar…
Belki de sorun şurada:
Biz aidiyetlerimizi büyütürken, insan olmayı ihmal ettik. Oysa bayram, aidiyetlerin değil; insanlığın hatırlandığı bir zamandı.
Bir kimliğin değil, bir kalbin konuştuğu an…
Şimdi yeniden sormak gerekiyor:
Eğer insan olmak da artık bir sığınak olamıyorsa, nereye döneceğiz?Belki de cevap, yeni bir kimlik aramakta değil; unuttuğumuz bir şeyi hatırlamakta gizli.
Merhameti…
Adaleti…
Ve en basit haliyle, karşımızdakini “insan” olarak görebilmeyi…
Belki o zaman bayram yeniden bayram olur.
Belki o zaman, kaçacak yer aramak yerine, birbirimize sığınmayı yeniden öğreniriz.
Rubil GÖKDEMİR
