
Üstad Dr. Alaeddin Yavaşça hocamız ile yıllarca birlikte çalıştık. Tam bir İstanbul Beyefendisiydi ve çok sohbetlerimiz olurdu. İstanbul Türk Müziği Günleri Türk Müziği Ödülleri’nde, rahmetli Dr. Selahattin İçli ile danıştığım kişiydi.
İTÜ TMDK’dan ilk olarak sanatçı olan (Melihat Gülses ve devre arkadaşları) genç kadroya, her gün öğleden önce dersler verirdi. Yeri dolduruldu mu, pek sanmıyorum. Ama devletimiz tarafından onurlandırıldı, Prof. unvanı verildi. Hatta, ilk unvanı Doç. olarak gelince dik durdu ve istifa etti, sonra hakkı olan unvan verildi. İTÜ TMDK’ya Kurucu, Yönetim Kurulu Üyesi ve hocası olarak çok emek verdi. Bestekar (140 civarında beste, semai, şarkı, çocuk şarkıları, çeşitli saz eserleri (peşrev, saz semai, medhal, etüd), dini sahada da mevlevi ayini ve ilahi formunda), koro şefi, icracı, hoca vb. Türk Musikisi’ne çok hizmet verdi. Nurlar içinde yatsın.
Yavaşça hocamız, Prof. Dr. Süleyman Seyfi Öğün hocaya göre üç üstadın sonuncusuymuş; Bekir Sıtkı Sezgin, Kani Karaca ve Yavaşça. Şarkılarını dinlerken aşağıdaki hikayeyi okudum. Sözler Çamlıbel'e aitmiş. Alaeddin Yavaşça 1985 1990 yılları arasında Haseki Hastanesi Başhekimligi yapmış.
BİR AŞK HİKAYESİ...
Faruk Nafiz Çamlıbel iki çocuğunun annesi Azize Hanım hastalanınca, tanıdığı olan kadın doğum doktoru Alaeddin Yavaşça’ya danışır. Yavaşça, şair ile eşini kendisinden daha tecrübeli olan hocasına götürür ve o doktor kanser teşhisini koyar. Alaeddin Yavaşça’nın dilinden olay şöyledir :
“Faruk Nafiz Çamlıbel`i bilirsiniz. Gelmiş geçmiş şairlerin en büyüklerinden biridir. Çok iyi, sevdiğim bir dostumdu o benim. Yaşı elbette benden ileriydi ama saygı dolu bir ahbaplık vardı aramızda. Bir gün muayenehaneme geldi. O zamanların çok meşhur ve yanına varmayı bırakın, randevu almak için bile ter dökülen bir genel cerrah hocamız vardı. Eşinin rahatsız olduğunu söyledi. O cerrah hocamıza göstermemiz için yardım talep etti. Hocayı iyi tanıyordum. Aradım, söyledim yanına çağırdı bizi. Hanımefendiyi muayene etti. Sonra beni yanına çağırdı ve teşhisini söyledi:
“Alâeddin kardeşim, durum fena. Göğüsten başlamış tüm koltuk altını sarmış kanser. Mutlaka vücudun başka yerlerinde de metastaz yapmıştır. Bu hastayı hiçbir şekilde ameliyat etmek istemem. Hekim olarak yapacağımız ilaçlar verip ömrünün son demlerini mümkün olduğunca ağrısız geçirmesini sağlamaktan ibarettir.”
Ben yıkıldım duyunca. Nasıl söyleyeceğim ki bunu Faruk Nafiz Bey`e. Eşinin üzerine titreyen, ona delice sevdalı bir adam. Kırılgan, duygulu, şair bir adam. Nasıl derim, nasıl söylerim? Ben o dev şairin koluna girip; “Gel biraz yürüyelim üstat` dedim. Bin dereden bin su getirir gibi anlatabildim acı tabloyu ona. Hiçbir şey söylemedi. Çıt bile çıkarmadı gitti. Yıkıldı ama bir süre sonra hanımefendi vefat edince geldi esas yıkımı...
Haftalar sonra yine geldi bana. Omuzları, avurtları çökmüş, gözleri kan çanağı bir halde…
Cebinden katlanmış bir kâğıt çıkartıp açtı, uzattı. “Bunu yazdım. Bestelersen sevinirim” dedi ve yine çıktı gitti”
“Artık Bu Solan Bahçede Bülbüllere Yer Yok.
Bir Yer ki Sevenler, Sevilenlerden Eser Yok.
Bezminde Kadeh Kırdığımız Sevgililer Yok.
Bir Yer ki Sevenler, Sevilenlerden Eser Yok.”
Makam : Hicaz / Usûl: Düyek Güftekâr: Fâruk Nâfiz Çamlıbel Bestekâr: Alâeddin Yavaşça. Anısına saygıyla.