Bir Yazının Ortaya Çıkardığı Büyük Soru
Bugünlerde İmamoğlu davası başta olmak üzere bir adalet tartışması sürüp gidiyor. Gazeteciler hatta sokak röportajlarında konuşanlar tutuklanıyor. Kimseye protesto hakkı tanınmıyor. Hemen sıkı yönetimvari yasaklar getiriliyor.
Sarayın fetvacısı olarak adı geçen Hayrettin Karaman, Yeni Şafak gazetesindeki köşesinde bir yazı yayımladı.
Yazıda adalet kavramı tartışılıyor ve şu görüş savunuluyordu:
Adalet herkese eşit davranmak değildir.
Hak etmeyene eşit davranmak da adalet değildir.
Fasık olan birine görev verilmemesi adaletsizlik değildir.
Mehmet Ocaktan bu yazıyı eleştirisinde şöyle diyor;
“Muhtemelen Hayrettin Hoca, kimlerin fasık, kimlerin salih mümin olduğunu ölçen bir aygıt geliştirmiş olmalı ki onlara devlet katında görev bile verilmemesi gerektiğini söylüyor.”
“Ama ne hikmetse Hayrettin Karaman gibi “mümin-fasık” sayımı yapan bazı hocalarımız, Allah’ın esirgemediği nimetlerden fasıkları, dindarlıkta rütbe kazanamayanları mahrum etmeyi uygun görmektedirler. Galiba biz kendimizi, Allah’ın yeryüzündeki insanları hizaya sokma memuru olarak görüyoruz… “
Bu düşünce aslında klasik İslam fıkhında yer alan bir yaklaşıma dayanır. Fıkıhta “fasık” kavramı, açıkça günah işleyen ve güvenilirliği zedelenmiş kişi anlamına gelir. Bu nedenle bazı alimler, fasık kabul edilen kişilerin şahitlik yapamayacağını veya bazı görevleri üstlenemeyeceğini söylemiştir.
İlk bakışta bu yaklaşım makul gibi görünebilir. Çünkü güvenilir olmayan birine önemli bir görev verilmemesi doğal bir düşünce olarak algılanabilir.
Ancak mesele burada bitmez.
Asıl mesele şu soruda gizlidir:
Fasık olduğuna kim karar verecektir?
ADALETİN EN TEHLİKELİ SINAVI
Tarih boyunca dinî ve siyasî otoriteler, muhalif gördükleri insanları çoğu zaman çok kolay bir şekilde suçlayabilmiştir.
Bir kişiye “fasık”, “sapık”, “zındık” veya “dinden çıkmış” denildiğinde artık ona karşı yapılan haksızlıklar çoğu zaman meşrulaştırılmıştır.
Bu durumda adalet şu şekilde tersine döner:
Önce kişi suçlu ilan edilir.
Sonra ona adaletsiz davranmak haklı gösterilir.
Böylece adalet ilkesi, hak ve hukuk ilkesi olmaktan çıkarak iktidarın elinde bir araca dönüşür.
KUR’AN’IN ADALET ANLAYIŞI
Oysa Kur’an’ın ortaya koyduğu adalet ilkesi son derece nettir.
Kur’an’a göre adalet, kişiye göre değişen bir şey değildir.
Maide Suresi’nin 8. ayeti şöyle der:
“Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adil olun. Bu takvaya daha yakındır.”
Bu ayet çok önemli bir ilke koyar:
Adalet sadece dostlara karşı değil, düşmanlara karşı bile uygulanmalıdır.
Nisa Suresi 135. ayet ise adalet ilkesini daha da ileri taşır:
“Ey iman edenler! Kendinizin, ana babanızın ve yakınlarınızın aleyhine de olsa adaleti ayakta tutun.”
Bu ayetlere göre adalet;
kişinin kendi çıkarına karşı olsa bile uygulanmalıdır
yakınlarına karşı bile uygulanmalıdır
düşmanlarına karşı bile uygulanmalıdır
Yani Kur’an’ın adalet anlayışı evrenseldir.
EŞİTLİK Mİ ADALET Mİ?
Adalet ile eşitlik aynı şey değildir. Bu doğru bir tespittir.
Ancak burada çok kritik bir fark vardır.
Bir toplumda adaletin sağlanabilmesi için hukuk önünde eşitlik temel şarttır.
Eğer bir toplumda bazı insanlar;
inançlarına göre
mezheplerine göre
ahlaki yorumlara göre
farklı muamele görmeye başlarsa, adalet çok kolay bir şekilde ortadan kalkabilir.
Çünkü o noktadan sonra adalet artık objektif bir ilke olmaktan çıkar ve yoruma bağlı bir kavrama dönüşür.
YORUMUN DİN HALİNE GELMESİ
İşte tarih boyunca yaşanan en büyük sorunlardan biri de budur.
Din adına yapılan yorumlar zamanla dinin kendisi gibi görülmeye başlanmıştır.
Böylece insanlar çoğu zaman Tanrı’nın sözünü değil, Tanrı adına konuşan insanların yorumlarını dinlemeye başlamıştır.
Bu noktada çok önemli bir ayrım ortaya çıkar:
Tanrı’nın söylediği şey ile insanların söylediği şey
Bu ayrım ortadan kalktığında din, hakikati arayan bir yol olmaktan çıkar ve otoriteyi koruyan bir araca dönüşebilir.
KUTSAL OLAN VE KUTSALLAŞTIRILAN
Dinlerin en büyük sorunu çoğu zaman kutsal metinler değildir.
Sorun, kutsal metinlerin etrafında oluşturulan yorumların zamanla dokunulmaz hale gelmesidir.
Bir yorum kutsallaştırıldığında artık sorgulanamaz.
Çünkü o yorum sorgulandığında, sanki din sorgulanıyormuş gibi bir algı oluşturulur.
Oysa gerçekte sorgulanan şey Tanrı’nın sözü değil, insan yorumlarıdır.
GERÇEK SORU
Bu nedenle belki de sorulması gereken en önemli soru şudur:
İnandığımız şey gerçekten Tanrı’nın söylediği şey mi?
Yoksa Tanrı adına konuşan insanların bize öğrettiği şey mi?
Bu soruya dürüstçe cevap verebilmek, insanın inanç yolculuğunda atabileceği en zor ama en önemli adımlardan biridir.
