Tüm canlılarda olduğu gibi insan vücudunun temellerini oluşturan hayati birim hiç kuşkusuz hücredir. Hele ki bu hücrelerden bağ dokunun özelleşmiş tipi olarak plazma sıvı nitelikte ki matriks ile kan hücrelerinden meydana gelen kan dokusu insan hayatı için adeta cana can katan yapılar olarak adından söz ettirirler. Bağ doku bünyesinde hücreler arası madde olarak bilinen matriksin özünde ise malum protein içerikli kollajen, elastik ve retiküler liflerin varlığı söz konusudur. Kan dokunun plazma kısmın özünü de su, mineral tuzlar, albümin, globülin ve fibrinojen olarak addedilen kan proteinleri oluştururken kan dokunun hücresel boyut kısmın özünü de oksijen naklinde rol üstlenen alyuvarlar (eritrositler), bağışıklık sisteminde rol üstlenen alyuvarlar (lökositler) ve kan pıhtılaşmasında rol üstlenen kan pulcukları (trombositler) oluşturur. Mesela bunlardan alyuvarların yapısına şekil yönünden bakıldığında memeli hayvanlarda alyuvarların çekirdeksiz olduğu, memesiz omurgalılarınsa çekirdekli olduğu görülecektir. Ayrıca alyuvarlar kırmızı kemik iliğinden teşekkül edip kırmızı kemik iliği üzerinde birbirine sık bir şekilde kenetlenmiş bağ dokusu ve pek çok sayıda kılcal damar ağının varlığı da söz konusudur.
Alyuvarların birçok özelliklerinin yanı sıra bulunduğu ortama uyum sağlama denen plastisite kabiliyetine haiz özelliktedir. Bundan dolayıdır ki alyuvarların dış zar kısmı lipoid tabakayla iç kısmı da protein monomolekülleri bir tabakayla örülüdür. Ayrıca alyuvar örgüsü (stroma) içerisinde konumlanmış kana kırmızı rengini veren “hemoglobin” molekülünün varlığı da söz konusudur. Esasen hemoglobin molekülü bağrında demir içeren 4 adet hem molekülü ile iki çift alfa ve beta polipeptit zincirli denen 4 adet protein içeren globinden teşekkül etmiş bir yapı olarak görünüm sergilemiş olmakla birlikte asıl bu yapıya değer katan temel elemanın hematin (ferro-protoporfirin) faktörü olduğu gözükür. Nitekim önemine binaen bir bakıyorsun hemoglobin oksijenle geçici bir zayıf bağ kurup oksihemoglobin bileşiğine dönüşebiliyor. Ancak şu da var ki hemoglobin karbon monoksitle birleşip oksijen alamaz hale gelirse bu durumda ister istemez karboksil hemoglobin haline dönüşecektir.
Akyuvarlar daha çok kanda geçiş koridoru diyebileceğimiz nakliye aracı olarakta görev ifa ederler. İyi ki de nakliyecilik görevini üstlenmiş durumdalar, öyle ki doku yapısından yoksun olmalarına rağmen onların sayesinde taşınma işleminde en ufak aksaklığa meydan verilmemektedir. Nitekim yapılarında çeper yerine pseudop (yalancı ayak) çıkıntılar var olup, bu çıkıntılar eşliğinde hareket kabiliyeti kazanıp yer değiştirebiliyorlar da. Böylece akyuvarlar ameoboidsi bir hareket kabiliyetine haiz özelliğiyle düşmana karşı fagositoz ve antikor güç olarak da savunma hattı oluştururlar. Nasıl mı? Mesela lökositlerden nötrofil bakterileri yutma yönünden gösterdikleri savunma hattı bunun en bariz tipik örneğini teşkil eder.
Akyuvarlar aynı zamanda hemoglobin içermeyen ve renksiz hücreler olup, daimi yerleşme mekânı kandan ziyade bağ dokudur. Bu arada insan kanında akyuvar sayısı 20.000’den fazla olursa kan kanseri ya da anemik (kansızlık) bir risk taşıdığına işaret teşkil eder.
Bilindiği üzere lökositler (akyuvarlar) 5 çeşit olup, bunlar; lenfosit, monosit, eozinofil, basofil ve nötrofil olarak tasnif edilirler. Lökositlerin en küçük grubunu lenfositler oluştururken en büyüğünü de monositler oluşturur. Dolayısıyla lenfositler dalak, bademcik ve lenf düğümlerinden teşekkül ederken monositler ise lenf düğümleri ve kemik iliğinden teşekkül eder. Diğer taraftan eozinofil, bazofil ve nötrofil cinsler ise kırmızı kemik iliğinden oluşmuşlardır.
Akyuvarlar ile alyuvarlar arasında en belirgin fark; akyuvarların çekirdekli olması alyuvarların ise çekirdeksiz olmasıdır. Tabiî bu arada akyuvarlar kendi aralarında çekirdek yönünden de farklı isimler altında kategorize edilirler. Nitekim çekirdeği at nalı şeklinde olanı monosit ismiyle addedilirken çekirdekleri loblu olanlar da kendi aralarında eozinofil, bazofil ve nötrofil isimleriyle addedilirler. Peki ya şekilsiz elemanlar? Bunlara da kan serumunu örnek gösterebiliriz pekâlâ. Nitekim kanın serum kısmında antikor, vitamin ve fermentler vs. gibi şekilsiz elamanlar vardır. Öyle ki; P.bakteriler salgılarıyla vücuda nüfuz ettiğinde toksin, agresin, antijen gibi maddelerin varlığı sayesinde korunmuş oluruz. Zira mikropların saldıkları salgıları nötralize etmek adına derhal vücut bünyesinde var olan antiagregan, antitoksin, lökin gibi enzimler salgılanır ki bu salgılanan enzimlere antikor denmektedir.
Kanda çekirdeksiz kan pulcuk yapıdaki hücrelere trombosit adı verilir. Tabiî ki trombositlerin çekirdeksiz olması hücre olma niteliğini ortadan kaldırmaz. Bu yüzden memesiz omurgalıların trombositleri gerçek hücreler olarak değerlendirilir. Dahası trombositler; monosit ile fagosit hücrelerden meydana gelmiş pulcuk yapıda hücrelerdir. Malum olduğu üzere kesilmiş bir damardan akan kandan ilkin hayata veda eden trombosit hücreler olmaktadır. Nitekim parçalanan trombositler önce bünyelerinde trombokinaz enzimi açığa çıkarırlarken sonrasında trombokinaz enzimi prothrombinle birleşerekten thrombin meydana getirir. Derken thrombin kalsiyum etkisiyle fibronojenle birleşip fibrin oluşturur. Bu arada çeşitli nedenlerle açılan bir yaradan akmakta olan kanın imdadına fibrinojen protein yetişip kan kaybını durduran pıhtılaşma faktörü olarak etkisini gösterirken heparin ve histaminler de tam aksine kanda antikoagülan etki gösterirler. Malumunuz argirofil fibrillerin bileşimini protein ve mukopolisakkaritler oluşturmakta. Ayrıca argirofil fibrinlerin oluşumunu tetikleyen hücre dışı denen extracellular yapıların varlığı da söz konusudur. Hücre dışı yapıların önemi şundan besbellidir ki bir kısım insanlarda pseudopud ya da trombosit azlığı gibi vakalara bağlı olarak hemofili hastalığı görülebiliyor.
Bu arada canlıların meydana getirdiği iri moleküllü organik bileşikler vitamin diye addedilir. Ki; vitaminler hücre metabolizmasında katalizör olarak görev yapmanın yanı sıra hem enzim hem de koenzim fonksiyonlarına iştirak edip katalitik işlev de üstlenirler. Vitaminler, çözünürlük bakımdan bir kısmı su, bir kısmı da yağ içerisinde erirler.
Bir başka önem arz eden yapı ise hormonal yapılar olup bu noktada iç salgı bezlerinin doğrudan kana saldıkları hormonlar enzim olarak bilinirler.Her bir enzimin sıcaklık derecesi 45 santigrat dereceye yükseldiğinde aktiviteleri yavaşlarken 65 santigrat dereceye çıktıklarında ise tam aksine inaktif olurlar. Enzimler daha çok iç ve dış salgı bezlerin yanı sıra vücudu oluşturan doku ve organların hücreleri tarafından salgılanırlar. Ayrıca hormonlar hücre dışından hücre sitoplâzmasına sızacak birtakım biyoşimik maddelere karşı gerek kendi iç dinamikleri bakımdan gerekse hücre içi enzimleri kullanarak canlılığın devamına katkıda bulunmaları bakımından vücut için denge unsuru olurlar ki; bu olaya homeostasis denmektedir.
Vücudun en temel zaruri ihtiyacı hiç şüphesiz biricik içeceğimiz su olup bir yandan en yüksek ısı derecesine erişen bir sıvı molekülü olarak dikkat çekerken diğer yandan da vücudun sıvı ihtiyacını giderildikten arta kalanının idrar, ter ve akciğer yoluyla dışarı atılması yönüyle de dikkat çeken bir sıvı molekülümüzdür. Enerji yönden dikkat çeken bacasız ocağımız ise glikozdur. Önemine binaen bir bakıyorsun bağırsaklarda emilen glikoz yakıtımız ilerisinde muhtemel enerji kayıplarına karşı karaciğerde glikojen halinde depo edilebiliyor da. Ancak şu da var ki insan kanında glikoz miktarının artması durumunda şeker hastalığı riski nüksedebiliyor. Şayet kandaki şeker miktarı aşağı seviyelere düşerse bu kez nörolojik zedelenmelere veya kaslarda seyrelmelere bağlı bir takım arızalara sebebiyet verecektir. O halde bu noktada beslenmemize son derece dikkat edip vücut için en ideal olan glikoz miktarını normal seviyelerde tutmak gerekir.
Tabii vücut dengesi sadece glikoz miktarı ile sınırlı değil, ayrıca kan plazmasında erimiş halde O2, CO2 ve N gibi son derece hayati öneme haiz elementlerin varlığını da unutmamak gerekir. Çünkü bu söz konusu elemanlar vücut için düzenleyici rol üstlenmişlerdir. Mesela plazmadaki albümin globülinler hücre suyu ile vücut sıvısını regüle ederler. Hakeza gama (γ) globülinler antikorlar içerisinde mikro parçacıklar halinde bol bulunup belirli hastalıklara karşı vücudun sahip olduğu humoral ve hücresel immunitesini artırırlar. Nitekim insan kanında elde edilen gama (γ) globülin tedavi maksatlı kızamık, bulaşıcı ve sarılık gibi hastalıklara karşı kullanılmaktadır.
Kan dolaşımının yanı sıra bir diğer dikkat çeken denge unsuru reticuloendothelial sistemdir. Örneğin; lenf düğümleri, dalak ve kemik iliğinin kenar hücreleri, karaciğer içi boşluklarındaki yıldız şeklindeki hücrelerin tümü reticuloendothelial sistemin temel sacayağını oluştururlar. Öyle ki reticuloendothelial sistem vücut için tehdit oluşturan bir takım maddelere karşı korunaklı olunmasında, metabolizmik ve vitamin dengesinde, kan hücrelerin oluşumunda, yağ içeren ölü kan hücrelerinin zararsız hale getirilmesinde önemli görev üstlenen bir sistemdir. Madem öyle önemine binaen bu sistemi oluşturan hücre yapıları ve bu sistemin bağ duku öğeleri neymiş kısaca bahsetmekte fayda vardır elbet:
Retiküler (ağsı) lifler bağ doku bünyesinde bol miktarda arjirofil fibriller ve lenfositler olarak yer alıp bunlar esasen mezenşim hücrelerine benzeyen yıldız gibi dallanmış dictyocha cinsinden fagositoz kabiliyetine haiz hücrelerdir. Anlaşılan insanda uzun kemikler içerisinde sarı iliğin iç kısmında yağla doldurulmuş retiküler hücreler yuvarlak şekil alaraktan ameboid hareket içerisinde bulunabiliyor. Keza retikulum hücreleri kırmızı kemik iliğindeki eritrositlerin lenf düğümlerin yanı sıra dalaktaki lenfosit ve monositlerin ana hücrelerini oluşturur.
Malum gerek retiküler bağ doku, gerek yağ doku gerekse endotel dokular kendilerini oluşturan hücrelerden teşekkül etmişlerdir. Böylece bu sayede sölenterler (örnek: omurgasız yumuşak mercanlar) ve Aurelia aurita (Ay denizanası) gibi canlıların dokuları ektoderm ve endoderm içeren peltemsi tabakayla donatılmış olur.
Kıkırdak doku esnek yapıda bir destek doku olup kondrosit hücrelerin yanı sıra bu hücrelerin salgıladıkları kemik ara maddeden (Substantia fundamentalis) meydana gelir. Bu arada kemik ara maddenin ana bileşenini ise amorf yapıştırıcı madde ve kollajen fibrinler oluştururken amorf yapıştırıcı maddenin bileşenlerini de mineral tuzlar ve mukopolisakkarit protein kompleksi oluşturur. Derken kılıf, kapsül ve kıkırdak hücrelerin bir arada oluşturduğu küresel yapılar kondroitin olarak anlam kazanır. Hatta bu kondroitin yapı içerisinde yer alan kapsüllerin etrafında iç ve dış kılıf olmak üzere iki zar bulunup bunlar doku üzeri perikondriyum zarla (kıkırdak zarla) donatılmışlardır. Bilindiği üzere kıkırdak dokuların yapısında substantia fundamentalis denen temel madde bulunmasına binaen esnek olmaları hasebiyle daha çok yumuşak dokuların desteklenmesinde ve korunmasında rol oynayıp genellikle omurlar arası disklerde, kulak kepçesinde, dış kulak yolu, östaki borusunda, eklem aralarında, nefes borusu, bronş, bronşçuklarda ve burnun yumuşak kısımlarında yer alırlar. Mesela bunlardan soluk borusu (trake) ve bronşların yapısında bulunuyor olmakla hava kanallarının açık kalmasını sağlayıp böylece birçok alanda tampon görevi icra etmiş olur.
Hiyalin kıkırdak anne karnındaki çocuğun iskeletinde, eklem yüzeyleri, kaburgaların bağlantı uçları, burun, larinks (gırtlak), trake ve solunum borucuklarında yer alır. Hiyalin kıkırdakta kan damar ağı bulunmadığından kıkırdak basınç ve çekme gücü daha fazladır.
Elastik kıkırdak ile hiyalin kıkırdak her ne kadar birbirinin aynısı bir yapıda gibi görünüm sergileseler de yine de çokça grup oluşturduklarında aralarındaki bariz temel farkı ayırt etmek mümkün olabiliyor. Kaldı ki normal gelişmesini tamamlamış hiyalinde rejenerasyonun olmayışı da bir başka ayırt edici özelliklerini ortaya koyar. Elastiki kıkırdak yapılar genellikle kulak kepçesi, dış kulak yolu, östaki borusundaki larinks kıkırdakları, ses teli çıkıntıları ve solunum yollarında yer alıp bulundukları konumlarda rejenerasyon (yenilenme) olayı genellikle perikondriyumda gerçekleşip önce hiyalin kıkırdak halinde kendini gösterir sonrasında ise kıkırdak yapıya dönüşerekten kendini gösterir. Elastik fibrillere elastiki özellik kazandıran ise malum fibrilin içerisindeki elastik yapıda bir madde olup bu sayede elastik fibriller homojen ve silindirik bir görünüm sergilemiş olur. Elastik fibriller birleştiklerinde ise kükürt içermeyen, yani protein içerikli elastik ağlar oluşturur bir görünüm sergilerler. Esasen kıkırdak kemik doku gibi bağ dokular dokusal karakterini kendilerini oluşturan hücrelerin meydana getirdiği substantia fundamentalis denen temel ana maddeden almaktadır.
Fibröz kıkırdak doku tek başına özgür olmayıp kollajen fibril demetleri arasında yer alır. Hatta kollajen fibriller ışığı çift kırıp, fibriöz kıkırdakta odacıklar halinde dağılmış hiyalin kıkırdakla birlikte karma doku oluşturup böylece fibriöz kıkırdak simonart band, omurlar arası diskler, çene eklemleri, göğüs köprücük kemiği ve kaburga kıkırdak eklemlerinde görünür olurlar.
Substantia fundamentalis daha çok aort olan yapıştırıcı (aort) madde kondrium sülfat, kondrium musin ve glikoproteinden oluşmakta. Yani substantia fundamentalis, aort olan yapıştırıcı madde ile kollajen fibrinlerden oluşmuş bir temel maddedir. Bu arada kondrosit hücrelerin sitoplâzmasında su molekülleri de bulunmakta. Dolayısıyla kondrosit hücrelerin hücre çeperi semipermeabldir (yarı geçirgen). Perikondrium ise kollajen ve fibröz zar ihtiva edip kesinlikle eklem kıkırdaklarında yer almazlar. Kollajen lifler bakımdan zengin içerikli fibröz bağ doku olmanın yanı sıra kemiği kemiğe bağlayan ligamentlerin ve kemiği kısa bağlayan tendonların yapısında da bulunan bir doku tipidir.
Kollojen fibriller (lifler) elastik olmayan, sert ve dayanıklı kollajen proteinlerden meydana gelmiştir. Kollojen fibriller normalde ince dallanmamış ve düz fibrinler olarak görünüm sergilerken kaynatıldıklarında ise hidrolik bir çözünmeyle birlikte eriyip jelâtine (glutine) dönüşmüş bir görünüm sergilerler. Kollajen fibrillere elektron mikroskobuyla bakıldığında koyu ve açık renkli segmental bir yapıda olduğu ayrıca her segmentin beş adet mikro segmentten meydana geldiği gözlemlenir.
Kemik doku diğer dokulara nisbeten vücudun en sert ve en sağlam yapıda bir doku olup sertliğine binaen yumuşak dokulara hem destek olmakta hem de koruyucu kalkan olmakta. Hiç kuşkusuz koruyucu kalkan olmasında kemiği oluşturan kemik hücreleri ve kalsiyum bakımından zengin madensel tuzlarca zengin ara maddelerden oluşmuş bir yapıda olmasıdır. Her kemik hücresi aynı zamanda kendi çevresine bol miktarda saçağımsı uzantılar vermektedir. Kemiklerin fibril demetleri ise periost denen kemik zarına bağlıdır. Mesela dişlerin seman tabakası lamelsiz kemik dokuyla kaplıdır. Ayrıca kemik hücreleri mezenşim hücreleri gibi sinsityal hücre yapılar oluştururlar da. Öyle ki kemik hücreleri kemik kovuklarında yer alıp, bu yönleriyle kemik kanalcıkları olarak adından söz ettirirler. Şayet kemik dokuda mineral tuzlar bulunmazsa raşitizm hastalığı nüksedebiliyor. Malumunuz kemik yakıldığında ağırlığının %30 veya %60 oranında kaybeder ki bu durum kalsifikasyon (kireçlenme) hadisesi olarak karşımıza çıkarken vaktaki asidik madensel tuzlar kemiği içten içe eritip yumuşamasını beraberinde getirdiğinde ise bu durum dekalsifikasyon (kalsiyumsuzlaştırma) hadisesi olarak karşımıza çıkar. Hakeza bir takım canlılar öldüğünde kemiklerin hava veya toprak etkisiyle çürümeye yüz tuttuğunda çöküp sertleşerek kalıntılaşmaya yüz tutar ki böylesi bir durum ise fossilization (fosilleşme) hadisesi olarak karışımıza çıkar.
Tendon ve ligamentler; vücudumuzun hareket sistemiyle doğrudan ilişkisi olan yapılardır. Nitekim doku ve organ farklılaşması olan gruplarda farklı yapıda ve işlevsel özelliklere haiz kasılgan yapılarla da doğrudan ilişkilidirler. Örnek mi? İşte iskelet kaslarının kemiklere bağlandığı yüzeylerini sımsıkıca kemiği tutturan tendonlarla doğrudan olan ilişkisi bunun en bariz örneğini teşkil eder. Ve bu ilişkisine binaen desmosit dokunun oluşturduğu tendon ve ligamentlere ait fibriller birbirine paralel uzanıp tendon ve ligament fibrinlerin aralarını ise kan, lenf damarları ve sinirleri ihtiva eden gevşek bağ doku doldurmaktadır. Derken bu sayede üst-alt bacak kemiklerini pazı ile ön kol kemiklerini birbirine bağlayan ligamentler bu noktada destek doku ile birlikte vücut şeklinin korunmasında ve hareket manevrası kazanmasında birinci derecede etken unsur olur. Ayrıca kas dokuda ısı üretiminde etken unsur olur.
Epitel doku vücut dış yüzeyini, vücut boşluklarının ve organların iç yüzeylerini astarlayan doku olup aynı zamanda adından epitelyum doku olarak da söz ettirir. Bu dokunun en temel özelliği hücreleri arasında boşluk olmamasının yanı sıra kan damarlarından yoksun olmasıdır. Peki, madem boşluk yok hücrelerin gerekli metabolitleri sağlaması ve atıkların tahliyesi nasıl gerçekleşecek derseniz, hiç kuşkusuz bu noktada bu işi bağ dokusu üstlenmek suretiyle gerçekleşecektir. Malum epitel dokunun bulunduğu konumlarda temel görevi koruma, emme (absorbsiyon), salgılama, (sekrasyon), taşıma (transport) kasılma (kontraksiyon), boşaltım ve duyuların algılanmasını sağlamaktır.
Gevşek bağ doku epitel dokuyu diğer dokulara bağlayaraktan organlar arasında bir dolgu maddesi görevi ifa eden bir yapıda olup dalgalı kollagen fibril demetleri ile elastik fibrillerden oluşmaktadır. Aynı zamanda vücutta en fazla yer tutması hasebiyle vücudun hemen her yerinde interstitial (ara doku) ara malzemesi olarak organların ana protipini gevşek bağ doku şekillendirir. Hatta gevşek bağ doku kaslarda, kan damarlarında, mukoz membranlarda, deride epitel dokunun altında, tendon gömleklerinde ve çevresel sinir sisteminde, damarların subendotel tabakasında, mide ve bağırsakların submukozasında da yer alır. Bu bakımdan damar ve sinir ağı bakımdan zengindirler. Ayrıca gevşek bağ doku diğer bütün bağ ve destek dokuların rejenerasyonu ve represyonunda bile önemli çimento vazifesi gören bir dokudur.
Bağ ve destek doku isminden de anlaşıldığı üzere dokuları bir arada tutan ve destekleme görevi ifa eden ve orijini mezoderm olan bir dokudur. Malum mezoderm hücrelerin farklılaşmasıyla fibrosit (fibroplast) hücreleri de oluşmakta. Yani bu demektir ki bağ dokunun esasını fibroblast hücreleri oluşturmaktadır. Fibroplast incelendiğinde çekirdekleri yuvarlak ve sitoplazmik membran yapıda olduğu, bağ doku fibrillerinin ise pullarla kaplı bir yapıda olduğu belirlenmiştir.
Areolar (ağsı) bağ dokunun en karakteristik özelliği omentumlar da olduğu gibi ürettiği zarın kalbur gibi delik deşik olmasıdır. Areolar bağ dokuyu oluşturan kollajenler kısmen geniş, kısmense dar aralıklarda olup tabakalaşma gösteren bağ doku ise lameller bağ doku yapıdadır. Bu arada bağ doku içerisinde tek veya küçük gruplar halinde görülen hücreler histiosit hücreler olarak addedilip bu hücrelerin dikkat çeken yanları hem amoeboid hem de fagositozik özelliğe haiz olmalarıdır. Ayrıca jelatinöz bağ doku çocukların göbek bağlarında bulunabileceği gibi histiosit hücrelerin reticuloendothelial (RES) sisteminde de bulunabilmekte.
Mast cell hücreler; vücutta gevşek bağ doku içerisinde bulunurlar. Ayrıca mast hücreler kan damarları kılcallar boyunca sıralanıp aynı zamanda karaciğerde yer alırlar. Mast hücrelerin sitoplâzmaları ise iri granüllerle donatılmıştır.
Membranöz bağ dokunun iki zar yüzeyi elastik fibrillerce doldurulmuştur. Bu yüzden çeşitli yönlerde çaprazlama yapan kollajen fibriller membranöz bağ dokuya zar görünüm vermektedir. Öyle anlaşılıyor ki seröz zarların hemen hepsi membranöz bağ dokudan kök salmışlardır. Bu yüzden jelatinöz bağ dokusu morfolojik olarak mezenşim hücrelerine benzemektedir. Ayrıca jelatinöz bağ dokunun hücre ara maddesi peltemsi ve saydam görünümdedir.
Malumunuz hücreler arası maddenin örtü epitel ilişkilerine göre salgı bezleri bir hücreli ve çok hücreli olarak kategorize edilip mesela çok hücreli salgı bezleri bulunduğu şekle göre;
-Boru biçimdeki tübüler bezler,
-Basit ve bileşik alveolar bezler olarak tasnif edilirler.
Salgı bezleri kendi içindeki modellere göre ise;
-Albuminoz bezler,
-Mukoz bezler,
-Seromukoz bezlerolarak tasnif edilir.
Malumunuz yağ asitleri de doymuş ve doymamış olarak iki ayarı dalda kategorize edilirler:
Doymuş yağ asitleri;
-Asidik asit,
-Bütirik asit,
-Palmitik asit,
-Stearik asitten oluşan bir yapıdır.
Doymamış yağ asitler ise;
-Oleik asit,
-Linoleik asitlerden oluşan bir yapıdır
Bilindiği üzere adipöz olarak addedilen hücrelerin bir araya gelmesiyle teşekkül eden yağ (adipöz) dokusu kendine özgü yağ depolayan hücrelerden özelleşmiş bir bağ dokusudur. Bilhassa bunlar içerisinde deri altı yağ lobcukları ve yağ hücreleri kılcal damar ağı ile çepeçevre sarılmış durumdadır. Yağ dokunun orijini mezoderm olmakla beraber bu dokuya şekil veren yağ hücreleridir. Yani bir noktada yağ dokusuna has birtakım özellikleri yağ hücreleri belirlemektedir. Bu yüzden yağ sentezi yapan hücrelere lipoblast (steoroblast) denmektedir. Yağ sentezi esnasında oleik asit fazla kullanıldığında yağın katılığı azalırken palmitik veya stearik asit fazla verdiğinde ise yağ katı olacaktır. Katı veya yarı katı hiç fark etmez sonuçta yağ dokusu bir takım mekanik etkilere karşı yumuşak tampon vazifesi görüyor ya bu bile bulunduğu alanlarda önemini ortaya koymaya ziyadesiyle yetiyor. Hatta yağ dokusu yetmedi deri altı, periton, omentum, mezenterium, böbrekler ve yürekte depo yağ olarak da kullanılmakta. Yağ hücreleri bilhassa dokularda yer alıp, yağ asitlerini sitoplâzma içerisinde sentez etmesiyle birlikte gittikçe büyüyen yağ maddesine dönüşüp böylece palmitik ve stearik asit türü esterler şeklinde açığa çıkar. Yağ hücreleri daha çok deri altında, böbrek yürek ve omentum (barsak) zarı üzerinde koyunların kuyruklarında kuyruk yağının oluşumunda da etken unsurlardır. Ve bu sayede vücudun yedek enerji deposu misyonu üstlenilmiş olunur. Bu arada pigment hücreleri de kafatasın orbite boşlukta koryum (dermis/derma) ve gözün iris tabakasında yer alıp vücudun kromatofor unsurları olarak misyon üstlenirler.
Temel yapı bakımdan duyu hücreleri;
-Primer duyu hücreleri,
-Sekonder duyu hücreleri,
-Duyu sinir hücreleri diye üç ana başlıkta kategorize edilir.
- Bağ ve destek doku çeşitleri;
-Bağ doku,
-Yağ doku,
-Retiküler (ağsı) bağ doku,
-Kan doku,
-Kıkırdak doku,
--Kemik doku vs.
Bağ dokusu da kendi içerisinde;
-Jelatinöz (mükoz) bağ doku
-Gevşek bağ doku
-Lameller bağ doku
-Membranöz bağ doku
-Süngerimsi yapıda areolar bağ doku
-Kollajen bağ doku (birleştirici doku)
-Arjirofil fibriller (retikulum fibriller)
-Tendon ve ligamentler(düzensiz sıkı bağ dokusu) diye birçok türleri vardır.
Bağ doku hücreleri;
-Fibroblast hücreleri
- Histiosit hücreleri
-Plazma hücreleri
-Yağ hücreleri
-Pigment hücreleri
-Mast hücreleri tarzında değişik tip gösterirler.
Evet, yukarıda bağ ve destek doku, temel bağ doku (gevşek, sıkı, adipöz ve fibröz bağ doku), kıkırdak doku, kemik doku, yağ doku ve kan doku olarak izah etmeye çalıştığımız yapıları irdelemeye çalıştığımızda adeta bir dokunduk bin işittik misali doku dünyasında mucizevi bir programın varlığını idrak etmiş olduk. Ve bu programın gereği olarak da temel görevlerinin ilişkili oldukları dokuları beslemek, dokular arası boşlukları doldurmak, yağ depolamak, kan hücrelerini üretmek, doku tamirini yapmak, enfeksiyonlara karşı koruyucu kalkan olmak gibi vazifeler üstlendiklerini görmüş olduk. Derken bu özellikleri ile birlikte bize bu noktada doku mucizesinin önemini fark ettiren Yüce Allah’a hamd-u senalar olsun demek düşer.
Vesselam.
