28 Şubat’ta İran’a yönelik başlatılan ABD/İsrail saldırılarının dünya kamuoyuna sunulan sözde gerekçeleri netti: nükleer kapasitenin sınırlandırılması, uzun menzilli füze programının geriletilmesi, İran'ın vekil güçlere verilen desteğin kesilmesi ve bölgesel tehdit algısının ortadan kaldırılması.
Bu dört başlık, uluslararası meşruiyet üretmenin klasik araçlarıydı; kamufle edilmiş gerçek amaçlar güvenlik, istikrar ve caydırıcılık dili üzerinden inşa edilmişti.
Ancak savaşlar çoğu zaman ilan edilen hedeflerle değil, sahada ortaya çıkan gerçek ihtiyaçlarla şekillenir. Yirmi ikinci gün geride kalırken görünen tablo, özellikle ABD açısından önceliklerin yeniden sıralandığını düşündürüyor.
Bugün gelinen noktada artık asıl mesele, askeri başarıdan çok ekonomik süreklilik gibi duruyor.
Çünkü özellikle petro-dolara dayalı küresel sistemin kalbi sadece başkentlerde değil, enerji arterlerinde artar. Bu bağlamda Basra Körfezi ve özellikle Hürmüz Boğazı, modern dünyanın en kritik jeo-ekonomik boğazı olmayı sürdürüyor.
Dünya petrol ticaretinin yaklaşık beşte birinin geçtiği bu dar su yolu, yalnızca bölgesel değil küresel istikrarın da sigortası haline geldi. Başlangıçta gündemde bile olmayan Hürmüz Boğazı birinci öncelikli konu oldu.
Dolayısıyla sahadaki askeri hareketliliği artık yalnızca “İran’ı sınırlama operasyonu” olarak okumak çok eksik kalır. Asıl okuma, “mevcut küresel sistemi tahkim edecek enerji akışını kesintisiz kılma operasyonu” üzerinden yapılmalıdır.
Burada kritik soru şudur: bu aşamada ABD gerçekten İran’ın kapasitesini kalıcı olarak sınırlamayı mı hedefliyor, yoksa başta müttefik Körfez ülkelerinin çöküşü kaynaklı olmak üzere sadece kırılgan bir dengeyi yönetilebilir seviyede tutmayı mı?
Tarihsel örnekler ve jeopolitik dinamikler ikinci ihtimalin daha güçlü olduğunu gösteriyor. Zira mutlak zaferler, özellikle bu coğrafyada, yeni kaosların kapısını açar. Oysa ki, kontrollü gerilim, büyük güçler için daha yönetilebilir bir denklemdir.
İsrail saldırganlığı açısından tablo ABD'ye göre biraz daha farklıdır. İsrail’in dini dogmatizmle köpürtülmüş saldırgan güvenlik doktrini BM kurallarını da ihlal ederek, tehditlerin sınır dışında ve erken aşamada bertaraf edilmesini öngörür.
Bu nedenle İran’ın askeri ve ideolojik kapasitesinin zayıflatılması, ABD'nin aksine Tel Aviv için varoluşsal bir önceliktir. Ancak Washington için aynı dosya, daha çok hegemonyasını koruyacak şekilde yeni küresel paradigma arayışı ve piyasaları çökertecek ekonomik etkisi üzerinden anlam kazanır.
Nitekim savaşın ilk günlerinde dile getirilen “rejim davranışını değiştirme” hedefi, yerini giderek “enerji güvenliğini garanti altına alma” yaklaşımına bırakmış görünmektedir.
Bu değişim, aslında bize uluslararası sistemin çıplak gerçeğini bir kez daha hatırlatıyor: Güvenlik söylemleri çoğu zaman ekonomik çıkarların üzerini örten bir kabuktur.
Bugün Körfez ülkeleri ve Çin’den Avrupa Birliği’ne kadar geniş bir aktör yelpazesi, Hürmüz’de yaşanabilecek bir aksamanın yaratacağı enerji ve ekonomik şok tehlikesinin farkında. Küresel enflasyon, tedarik zinciri kırılmaları ve finansal dalgalanmalar, doğrudan Hürmüz Boğazı'nın açık kalmasına bağlıdır.
Bu nedenle savaşın seyri, artık askeri cepheden daha çok ekonomik cephede belirleyici olacaktır.
Eğer Hürmüz açık kalırsa, savaş ABD için “yönetilebilir bir kriz” olarak kalır. Ancak bu boğazın kapanması veya ciddi şekilde tehdit altına girmesi durumunda, bu çatışma bölgesel bir savaş olmaktan çıkar, ABD'nin küresel hegemonyasını zayıflatan bir ekonomik sarsıntıya dönüşür.
İşte bu noktada evangelist/siyonist dogmalara ve kirli amaçlara dayalı olarak kurulan ABD/İsrail koalisyonunun amaç ve hedefleri arasındaki makas hızla açılmaya başlayacaktır.
Sonuç olarak; başlangıçta saldırılar için öne sürülen dört gerekçe, savaşın diplomatik sahte vitriniydi.
Bugün ise vitrinin arkasında ABD için artık çok daha temel ve varoluşsal bir gerçeklik var: Küresel hegemonyayı devam ettirebilmek için, petro-dolara dayalı enerji akışını kontrol edip-edememek gibi zorlu bir ikilem var.
Küresel bu oyunda artık asıl mesele, savaşı kimin kazandığından çok, II. Dünya savaşı sonra inşa edilmiş ABD merkezli sistemin devam edip, etmeyeceği veya çöküp çökmeyeceğidir.
Halihazırda içinde bulunduğumuz bu aşamada tarafların konumu, duruşu ve varoluşsal problemler karşısında maalesef ki, savaşı sonlandıracak ateşkes ve müzakere dinamikleri şimdilik mevcut değildir.
Rubil GÖKDEMİR
