Bazı sözler vardır ki sadece mahkeme tutanaklarına geçmez; insanın kader defterine yazılır.
Yalancı şahitlik işte tam da böyle bir sözdür. Bir insanın ağzından çıkan bir cümle, bazen bir hayatı karartır; bazen de adaletin terazisini bozar.
Ama unutulmaması gereken bir gerçek vardır:
Bu dünya yalnızca bu dünyadan ibaret değildir. İnsan için bir de hesap günü vardır. Ve o gün hiçbir söz kaybolmaz, hiçbir haksızlık unutulmaz.
Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:
“Kim zerre kadar hayır işlemişse onu görür. Kim de zerre kadar şer işlemişse onu görür.”
Bir başka ayette ise müminlere açık bir uyarı yapılır:
“Yalan sözden kaçının.”
Bu kadar açık bir emre rağmen insan bazen ne yapıyor?
Üç beş kuruşluk menfaat için doğruluğu terk ediyor. Makam uğruna, koltuk uğruna, çıkar uğruna gerçeği eğip bükebiliyor.
Oysa insanın kaybettiği para değildir; karakteridir.
Peygamber Efendimiz yalancı şahitlik konusundaki tehlikeyi anlatırken sahabeye üç kez şöyle sorar:
“Size büyük günahların en büyüğünü haber vereyim mi?”
Sonra şöyle buyurur:
“Allah’a ortak koşmak ve anne babaya asi olmak.”
Bir süre sonra doğrulur ve şöyle der:
“Dikkat edin! Bir de yalancı şahitlik!”
Bu uyarıyı o kadar tekrar eder ki sahabiler endişeye kapılır.
Çünkü yalancı şahitlik, sadece bir söz değildir; bir insanın hakkını çalmak, adaleti yaralamak ve toplumu zehirlemektir.
Mahkeme salonlarında verilen her ifade sadece hâkimin önüne gitmez.
Aynı zamanda insanın kendi ahiret dosyasına da yazılır. Bir insanın hakkını bile bile çarpıtmak, gerçeği saklamak veya yalanla örtmek; sadece hukuki bir mesele değil, aynı zamanda vicdani ve ilahi bir sorumluluktur.
Bugün bazı insanlar sırf kişisel çıkarlarını korumak için, sırf küçük hesaplarını kaybetmemek için gerçekleri çarpıtabiliyor.
İnsan düşünmeden edemiyor: Koca koca adamlar üç beş kuruşluk menfaat için gerçeği satıyorsa, yazık onlara. Yazık adamlıklarına.
Yazık karakterlerine.
Halk arasında çok anlamlı bir söz vardır:
“Kısa çöpün uzun çöpten hakkını aldığı gün gelir.”
Bir başka söz de şöyle der:
“Boynuzsuz koyun, boynuzlu koyundan hakkını alır.”
İşte gerçek adalet budur.
Bu dünyada bazen güç konuşur, bazen makam konuşur, bazen para konuşur. Ama ahirette sadece hak konuşacaktır.
İnsan bazen bu dünyada güçlü olduğunu zanneder.
Makamı vardır, çevresi vardır, kendisini koruyacağını düşündüğü ilişkileri vardır. Ama unuttuğu bir şey vardır:
İlahi adaletin terazisi şaşmaz.
Bir insan, sırf bir makam sahibini memnun etmek için gerçeği değiştiriyorsa; sırf bir kurumun menfaati için hakkı gizliyorsa; sırf cebindeki parayı korumak için yalancı şahitlik yapıyorsa… aslında kendi aleyhine şahitlik yapmaktadır.
Çünkü adalet er ya da geç tecelli eder.
Belki mahkemede bugün değil.
Belki yarın da değil. Ama mutlaka bir gün.
Kur’ân bize şunu hatırlatır:
“Allah, insanların yaptıklarından asla habersiz değildir.”
İşte bu yüzden insanın kendisine sorması gereken basit ama ağır bir soru vardır:
Üç beş kuruşluk menfaat için doğruluğu satmaya değer mi?
İnsanın kaybettiği bazen para değildir.
İnsan bazen kazandığını zannederken en büyük kaybı yaşar: itibarını, vicdanını ve ahiretini.
Gerçek adalet sadece mahkeme salonlarında değil, insanın kalbinde başlar.
Vicdan sustuğu zaman yalan konuşur; vicdan konuştuğu zaman hak ortaya çıkar.
Ve unutulmamalıdır:
Hiçbir mahkeme sonsuz değildir. Ama ilahi adaletin mahkemesi sonsuzdur.
Orada ne makam vardır, ne güç vardır, ne de yalancı şahitlerin arkasına saklanacak bir perde.
Orada sadece hak vardır.
