BİLGİYE “EVET”, BİLGİSİZLİĞE “HAYIR”

Okumaya başladığınız yazının başlığı “Bu bir siyasi yazı değildir!” de olabilirdi. Zira bilinen anlamıyla siyasetle uzaktan yakından ilgisi yok işbu yazının. Ne var ki, kalemin hakkı adına, sıcak gündemle doğrudan ilgili olduğu da açıkça ifade edilmeli.

Nasıl yani? Hem ilgili, hem değil…

Derhal açıklayalım…

Hafta sonu, hükümet sisteminde değişikliğe yol açacak bir anayasa paketiyle ilgili referandum yapılacak. Bazı vatandaşlarımız “evet” diyerek, değiştirilmesi yönünde görüş belirtirken; kimileri de, tercihini “hayır” şeklinde belirterek, değiştirilmemesi doğrultusunda oy kullanacak.

Hangisinin daha çok tercih edileceği; “evet” tercihinin mi, yoksa “hayır” görüşünün mü yarışı önde bitireceği, bu yazının temel amacı noktasında zerre kadar ilgi alanımıza girmiyor. Dedik ya, bu bir siyasi yazı değildir.

Elbette, bizim de bir görüşümüz var ve biz dahi her sorumlu vatandaş gibi sandığa giderek, tercihimizi şeffaf kutulara emanet edeceğiz. Doğallıkla, bizim görüşümüzün ne olduğunun da bu yazının amacıyla en küçük bir yakınlığı söz konusu değil.

Peki, ne söylüyor ya da söyleyecek bu yazı?

…..

Referandum tarihinin belli olması ve akabinde tarafların sahaya çıkmasıyla birlikte, kamuoyu araştırma şirketleri de, araştırmacılarını ve anketörlerini sahaya sevk ederek, halkın nabzını ölçmeye başladı. Ve hemen sonrasında dumanı üstünde anketler televizyon ekranlarından boca edilmeye başladı, hanelerin oturma odalarına.

Medya durur mu? Hele de televizyonlar…

Bir kamera ve bir muhabir ile -özellikle- büyük şehirlerin meydanlarına, bulvarlarına akın ettiler, “evet mi, hayır mı; söyle bana nedir senin kararın” şarkısı eşliğinde…

İşte tam da burada, bizi bu yazıyı yazmaya motive eden sahneler oluşmaya başlayıverdi. Onlarca kanalda ve her yeni günde yaşandı bu sahneler. Artan sayıda ve döne döne…

Önceleri “yahu nihayetinde işin ucunda siyaset var, boş ver, kim ne diyorsa desin” diye kalemimi engellemeye ve köşemi siyasetten uzak tutmaya çalıştıysam da, her gün klasik medyada ve sosyal medyada onlarcasını gördüğüm acınası manzaralar üzerine, bugüne kadar değilse de, oylama haftasında şu satırları kaleme almaya karar verdim. Elbette, siyasetten uzak çok uzak bir niyetle…

…..

Efendim, sizler de -eminim- benzer sahnelere çokça şahit oldunuz…

Acar muhabir mikrofonu uzatıyor; kalabalık merkezler başta olmak üzere, şehrin herhangi bir noktasında önünden geçenlere… Ve yapıştırıyor o malûm soruyu, muhatabının kulaklarına; “referandumda oyunuz hangi yönde olacak; “evet” mi yoksa “hayır” mı diyeceksiniz?” Ve tabii, ilk ve tek kelimelik cevabın peşine ikinci tamamlayıcı soru; “Neden?”…  Yani, “neden evet/ neden hayır diyeceksiniz?” Bir de duruma göre, can alıcı son soru; “Değişiklik metnini, yani on sekiz maddeyi okudunuz mu?

Bu sorulara verilen cevaplar bazında “evet”lerden de, “hayır”lardan da burada onlarca örnek verilebilir. Ne var ki, buna gerek yok. Zira bu yazının penceresinden bakıldığında, hepsinin ortak özelliği, 18 maddelik değişiklik metninin tamamını hiçbirisinin okumamış olması. Üzülerek belirtmeliyim ki, ifadelerinden kolayca anlaşılacağı üzere, aslında bir veya birkaç maddeyi de okumamışlar.

Peki, neye göre değerlendirip, nasıl ve hangi ölçüte göre karar verecekler?

Yıllardır Bağdat’ı sora sora nasıl buldular ve bulmaya devam ediyorlarsa öyle… Kulaktan dolma, televizyonlardan boşalma, minibüslerden ve otobüslerden taşma, yani kısacası -en iyimser yaklaşımla- okuma merkezli olmayan kanallardan damlayan “bilgi” kırıntıları çerçevesinde…

Kısacası, bilgi temelinde olmayan, on sekiz maddeyi bir kez bile okumadan, tamamen duygusal sebeplerle oluşturulmuş tercihler deryası (berrak ve yorumsuz bilgiye dayanmadığı için “bataklığımı” demeliydim yoksa).

Bir yanda, sorgusuz-sualsiz-katıksız bir sevgi ve bağlılığa yaslanmış “evet”ler… Diğer yanda ise, iflah olmaz, şifa bulmaz bir öfke ve nefret temelinde şekillenmiş “hayır”lar…  

Açıkça ifade edilmeli ki, her ikisinde de duygu aklın, gönül beynin fersah fersah önüne geçmiş halde.

Diğer bir ifadeyle, her ikisi de bilgi temelinde oluşmamış, gevşek zeminler üzerine inşa edilmiş “kemik” tercihler.

Hiç şüphesiz, bütün seçmenler bu çerçevede kullanmayacak tercihlerini. Ancak ekranlara yansıyanlar, sokaktan süzülenler, eş-dost-arkadaş sohbetleri ve akraba buluşmalarında ortaya çıkan tablolar bu doğrultuda görüntü veriyor, ne yazık ki… Hatta sosyal medyada öyle tartışmalara ve kavgalara rastlıyoruz ki, iki kelimeyle, “canımız yanıyor”, “içimiz eziliyor.” Yılların akrabaları, köylüleri, meslektaşları ve arkadaşları hiçbir madde ve o maddeye ilişkin “bilgi” odağında olmayan, “sevgi-nefret” bazlı tartışmalar neticesinde küsüyor, birbirlerini arkadaşlıktan çıkarıyor. Daha insaflı olanlar ise, tartışmaya zemin olan sosyal medya hesabını kapattığını veya dondurduğunu belirtiyor.

…..

Peki, çok mu zor, bu 18 maddelik metni okumak? Çok mu zaman alır?

Hiç de değil! Mevcut maddeler ile değişiklik öneren yeni metinlerin karşılaştırmalı olarak okunması bile maksimum bir saat alıyor. Hadi biraz ayrıntılı ve yorumlayarak okundu diyelim, o zaman da iki saati geçmiyor.

O halde, neden böylesine doğru ve mantıklı bir davranış sergilemek yerine, Bağdat’ı (pardon tercihi) sora sora veya kulaktan kulağa oyunuyla bulmaya çalışıyoruz?

Çünkü biz, çok uzun zamandır böyle bir alışkanlığa, yani okuma alışkanlığına, sorma ve sorgulama alışkanlığına, bilgi kullanma alışkanlığına sahip değiliz de ondan…

Çünkü biz, böylesi, çağın gereği olan alışkanlıklar yerine, beynimizi başkalarına kiraya verme gibi acınası bir özelliğe sahibiz de o sebeple…

Çünkü Allah’ın biz insanları diğer canlılardan ayırmak için verdiği aklımızı kullanma noktasında, bunun göstergesi olan davranışları sergilemek yerine, -zaman zaman ve kimi durumlarda-  işin kolayına kaçarak, kerametleri kendilerinden menkul “kanaat önderleri”nin yazdıkları ve söyledikleri doğrultusunda kanaat oluşturuyoruz da onun için. Daha doğru bir ifadeyle, başkalarının kanaatlerine alet oluyoruz da o nedenle... 

E, hani biz bilgi toplumu oluyorduk. Artık herkesin evinde internet bağlantılı bilgisayarlar vardı. Yediden yetmişe, ellerimizde bilgisayarla yapılan birçok işin başarılabildiği akıllı telefonlar vardı. Nerde kaldı bizim büyük devlet olma iddiamız? Büyük devletlerin hepsinde, insanlar işlerini onlarca yıldır “bilgi odaklı” olarak hallederken; biz neden, bilgi yerine “sevgi” veya “nefret” odağında görüş oluşturuyoruz?

Uzatabiliriz fakat uzatmayalım… Ve bir zamanlar televizyon kanallarından birinde hava durumunu sunan o meşhur sarışından ilham ile nihayetlendirelim sözü; “Tercihiniz ne olursa olsun, bilgi temelli olsun!

Ülkemiz için…

Milletimiz için…

Aziz vatanımız için…

Her zaman, her yerde ve her konuda…

Bilgiye “EVET”, bilgisizliğe “HAYIR”…

http://enpolitik.com/kose-yazisi/1043/bilgiye-evet-bilgisizlige-hayir.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar