GİRESUN’UN DERİNİNE GİRMEK

Giresun, 1980’lerin başında, şimdi dünyasını değiştiren bir arkadaşımızın hanım köyü idi. Onun dâveti ile bu güzel şehrimizde bir hafta kadar kalmıştık. Nüfus, 30 bin civarında; yürüyerek her yeri gezmek mümkün; şehir, şimdiki gibi sıkıştırılıp dağlara doğru betonlanmamış; denizin her türlü mavisi ile binbir çeşit yeşil kucak kucağa. Yakın yerlere uğrak verdik; Trabzon’a kadar uzandık. Sahil kesimi, hâlâ el değmemiş güzelliklerini koruyordu. Trabzon’un Ayasofyası ile şehir arasında yemyeşil bir saha vardı.

Terazide tartılan döneri ilk oralarda gördük...

Karadeniz’in ağır havasına karşı, mûsıkî ve raksının olağanüstü hareketliliğinin esasını keşfetmekte aciz kalmıştık. Hele bir akşamüstü kaldığımız dairenin üst katında hanımların horon tepmesi kaç şiddetinde olduğunu ölçmekte aciz kaldığımız deprem hâsıl edince bunları düşünmeden edemedim.

Sonra ağırlığın denizden, nemden; kıvraklığın dağdan geldiğini düşündüm. Deniz ayrı fasıl; bu dağlarda var olmak, hayatta kalmak sürekli hareket, devamlı teyakkuz mânasına geliyordu. Sahili elli-yüz metre geride bırakıp dağlara doğru yükselince havanın nasıl hafiflediğini hissetmemek mümkün değildi.

İlk seferimizde ve daha sonra uğrak verişlerimizde dağlara doğru gitmeye, o derinliklere varmaya pek fırsatımız olmadı. TYB’nin 30. kuruluş yılında düzenlediğimiz “Edirne’den Ardahan’a Kültür Kervanı”nın dönüş yolu Giresun’dan geçiyordu. O zamanki belediye Giresunla ilgili bir hayli kitap yayınlamıştı. Sonra da bu güzel şehre zaman zaman yolumuz düştü. Fakat hiçbirinde bu defa olduğu gibi Giresun’un içlerine giremedik!

Hani ne diyor Evliya Çelebi, Seyahatname’nin “Kal’a-i Ünye ve Kasaba-i Faça, ve Kal’a-i Vona ve Kal’a-i Giresin” faslında? (Evet “Giresin” !)

“İstanbul Kostantini binasıdır. Badehu Uzun Hasan Sultan destine girüp badehu Ceneviz Firengi istila etti. Badehu sene... tarihinde Ebulfeth Mehemmed fethidir, be dest-i musahib Mahmud Paşa. Hin-i muhasarada Ebülfeth Mehemmed Han, Mahmud Paşa’ya ‘Bu gice kal’a altına giresin’ diyu ferman edince kal’aya, meterise girüp feth oldukta ismine ‘Giresin’ dediler.”

Sözün özü: Kale Kostantin yapısıdır. Sonra Uzun Hasan’ın eline geçti, sonra Cenevizliler istila etti. Sonra (1461de) Musahib Mahmud Paşa eliyle Fethinbabası Mehemmed Han fethidir. Kuşatma sırasında Fethinbabası Mehemmed Han, Mahmud Paşa’ya ‘Bu gece kale altına giresin’ diye ferman edince kaleye, tahkim edilen kısma girip feth edildiğinden ismine ‘Giresin’ dediler.

Adını Fatih koymuş! Bizim onun kelamının üstüne söyleyecek sözümüz olabilir mi? Kirazına da eyvallah, kiraz turşusu kavurmasına da.. Fakat adının Kerasus’dan, yani “kiraz”dan geldiğine aklımız ermez!

Evliya’nın buradan geçtiği sırada Giresun’un büyük bir şehir olmadığını anlıyoruz: “Lebi deryadadır. Ceneviz Firengi elinde iken şehir muazzam imiş, hâlâ o kadar muazzam şehir değildir.”

Giresun ağzında “ova” kelimesi var mı bilmiyorum? Fakat coğrafyasında yok! Dağlar ve derin vadilerden ibaret bir coğrafya.

Bu defa asıl Giresun’a girme fırsatımız oldu. Yani, derin vadilerden dağlara doğru tırmandık. Eski kervan yolları güzergâhında her biri muhteşem ustalık eseri narin kemer köprüleri gördük. Her menzilde tekkelere rastladık; bu tekkelerde sakin dervişlerin yolu açık tutmak için nelere katlandıklarını düşündük. Suyun taştan kayadan kaynadığını, arklardan geçerek çağlayanlar halinde aktığını seyrettik...

Tabiatın içine gizlenmiş tarihi keşfettik.

Giresun’la ilgili çok sayıda te’lifi olan Mehmet Fatsa’nın kılavuzluğunda gerçek Giresun’a girdik. Yağlıdere’nin Tekke köyüne ulaştık. Ayranın hasını içerken, tarihin özünü hissettik.

Yağlıdere’yi duymuşluğumuz var. Sakinlerinin Amerika’da koloni kurduğu ma’lûmumuz. Acaba “Yağı-lı-dere” midir? Yani içinde düşman bulunan dere?

Yağlıdere’nin Ahiçukuru’nda Yavuz Sultan Selim’in Trabzon valisi olduğu zamanlarda oğlu Süleyman’ın hocası olan Hacı Abdullah Halife’ye vakfedilen külliyenin, cami, tekke, değirmen ve misafirhanesi beş asırı aşarak günümüze ulaşmış.

Hacı Abdullah Halife, 1400'lü yıllarda babasıyla Yağlıdere bölgesine gelmiş ve bölgenin Müslümanlaşması/Türkleşmesinde hizmet görmüş. Mehmed Fatsa, bu bölgede İslâmın yayılmasında ahiliğin rolüne blhassa dikkat çekiyor. Ahilerin Orta Anadolu’daki Moğollarla mücadelesi başarılı olamıyor. Onlar da Karadeniz kıyılarına yöneliyorlar. Yavuz’un döneminde durum farklı. Safevî tehdidi var; sünnî tekkeler bu yüzden destekleniyor.

Tekke köyünde alçak bir kapıdan girilen camide 19. yüzyıla mahsus resimlerle karşılaşınca, bu tarz yapıların en büyük ve güzellerinden Kalkandelen’deki Alaca Camii hatırlıyoruz. Bu resimleri yapan nakkaş, işini tamamlayamamış. Muhtemelen burada ömrü hitama ermiş. Minare, taştan eski tarz inşaa ediliyor.

Köylüler, tarihi yapılara ve vesikalara sahip çıkıyorlar. Muhtar, köyün imamı ve Abdullah halife soyundan gelen bazı kişilerle tanıştık. Köy odasında çay molası verince, kütüphaneye göz ucuyla bakarken, Batılılaşma İhaneti’nin 1975’te yapılan ilk baskısı ile karşılaşmayalım mı?

Velhasıl Giresun’un derinliklerine kitabımız bizden önce girmiş!

http://enpolitik.com/kose-yazisi/1144/giresunun-derinine-girmek.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar