VATANINI EN ÇOK SEVEN…

Kısa adı FETÖ olan Fetullahçı Terör Örgütü’nün tetikçiliğinde “küresel sistem” tarafından gerçekleştirilmek istenilen işgal hareketinin aziz Türk milleti tarafından püskürtülmesinin üzerinden bir yıl geçti.

Bir yıldan beri resmi ve sivil makamlar ve kişiler tarafından enikonu inceleniyor, irdeleniyor 15 Temmuz süreci. Öncesi, esnası, sonrası ve gözbebeğimiz Türkiye ve dünyanın geleceği açısından.

Belki çok iddialı bir ifade olacak fakat muradımızı diyebilmek adına varsın olsun. O gece o meş’um olayın gerçekleşmesi, yani darbe ve işgal kalkışmasının vücut bulmasıyla birlikte ülkede cari olan sistem bir kelimeyle dip yapmış oldu.

Sistem açısından, bu dibe vurmanın arkasında, -şüphesiz- yıllara yayılarak gelen pek çok hata, kusur, eksik, ihmal, yanlış ve kasıt söz konusu. Hemen her alt sistemde, her sektörde ve her kategoride.

Öyle sadece siyaset kurumunu suçlamakla da çıkılamaz bu işin içinden. Hele hele seçmeni ve gönüldaşı olduğumuz siyasi partiyi dışarıda tutarak “suçlu” arayışına girmek, hiç ama hiçbir işe yaramaz. Olsa olsa bir kez daha kendimizi kandırmamıza yarar. Eğer bu bir fayda ise… Zira geriye dönük baktığımızda bugüne gelinen süreçte çok farklı ideoloji ve temsilcisi partiler iktidar olmuş ve hükümet ederek büyük sistemi yönetmiş. Dolayısıyla topu taca atmanın anlamı yok. Zaman muhasebe zamanı… Üstelik her zamandakinden daha çok... Tabii ki çözüm noktasında iyi niyetliler isek.

Eğitimden spora, kültürden sanata, bilimden sanayiye, insan ilişkilerinden gruplar arası iletişime, ticaretten ilahiyata, askeriyeden diğer kolluk güçlerine… Kısacası bir devleti ve bir milleti aklımıza getirdiğimizde; 7 gün, 24 saat ve dahi 365 günü düşündüğümüzde aile içinden sokağa, oradan örgütsel/ kurumsal yaşama kadar, insanın olduğu tüm alanlarda hangi sektörler söz konusuysa, oralarda bir çürüme, bozulma, başkalaşma görülüyordu. Öyle örtük de değildi, apaçıktı. Ki halen de varlığını sürdürüyor.

…..

Bu bağlamda, yazının başlığına bir kısmını veren o pek kıymetli sözü anmakla devam edebiliriz artık.

Vatanını en çok seven, görevini en iyi yapandır!

Bu sözü yıllar önce bir kışlanın kapısında görmüş, çok ama çok beğenmiştim. Ve bugün gibi aklımda; “işte, milliyetçiliğin kıyamete kadar sürecek en güzel tanımı” diye de eklemiştim kendi kendime.

Ve vatanseverliğinVe kendini bu ülkeye gönülden bağlı hissetmenin…

Girişte kısaca çerçevesini çizmeye çalıştığım olumsuz tablonun önce rehabilite edilmesi ve hemen ardından da kalıcı olarak yapılandırılması noktasında, kuşkusuz düzenleyici rolüyle “devlet” adlı yönetici aygıt sorumlu. Ve fakat sen, ben, o, biz, siz, onlar şeklinde bizlerin oluşturduğu devletin bu çalışmaları bihakkın yapabilmesi için asıl görev bize düşüyor. Sana, bana, ona, hepimize.

Zira bizler, çok farklı statülerde olmak üzere, bu devleti de, bu aziz milleti de oluşturan temel yapı taşlarıyız.

Anneyiz, babayız, öğrenciyiz, öğretmeniz, milletvekiliyiz, sporcuyuz, müsteşarız, genel müdürüz, şoförüz, gazeteciyiz, hâkimiz, savcıyız, avukatız, kütüphaneciyiz, polisiz, emniyet müdürüyüz, albayız, arşivciyiz, generaliz, işçiyiz, memuruz, temizlik görevlisiyiz, bakkalız, kasabız, manavız, komşuyuz, akrabayız, ağabeyiz, amcayız, ablayız, teyzeyiz…

Kısacası hem millet, hem de devlet bağlamında resmi görevlere, kurumsal görevlere, ailevi pozisyonlara ve sosyal kimliklere sahibiz. İşbu kimliklerimizle koca bir Türk milletini ve Türkiye Cumhuriyeti devletini oluşturuyoruz. Bu noktada, önemle ifade edilmelidir ki, hiçbirimizin kimliği ve resmi/ özel pozisyonu yekdiğerinden kıymetsiz değildir. Resmi kurum ve kuruluşlardaki her makam cumhurbaşkanlığı makamının temsilcisidir. Zira gözümüzün bebeği, anamızdan-babamızdan ve dahi evladımızdan daha kıymetli olan Türkiye Cumhuriyeti devletini temsil etmektedir.

Tam da bu bağlamda hiçbirimizin, dimdik ayağa kalkıp başımız dik vaziyette ilerleyebilme yolunda emeği ve çözümü başkalarında aramak gibi bir lüksümüz ve hakkımız yoktur. Bir düşünce adamının konuşmasında geçen, “kim var denildiğinde, sağına ve soluna bakınmadan; ‘ben varım, benim olmadığım yerde kimse yoktur’ şeklindeki ifadenin ruhunda olduğu gibi, “eğer ben bu işin çözümünde elimi taşın altına koymazsam, yetmiş sekiz milyon hiçbir şey yapmaz ve -Allah korusun- yıkılacak Türkiye dağının altında hep birlikte kalırız” diyebilmeliyiz.

Bunu dedikten sonra, bu ruhun, bu düşüncenin ve bu bilincin tezahürü yani göstergesi olarak, yukarıda kimi örneklerle işaret ettiğim kimliklerimizin gereğini “en iyi şekilde yapmak” aşamasına geçebiliriz.

Anneliğimizi, babalığımızı, öğrenciliğimizi, öğretmenliğimizi, sporculuğumuzu, müsteşarlığımızı, genel müdürlüğümüzü, şoförlüğümüzü, gazeteciliğimizi, hâkimliğimizi, savcılığımızı, kütüphaneciliğimizi, albaylığımızı, işçiliğimizi, memurluğumuzu, kaymakamlığımızı, komşuluğumuzu… Kısacası üzerimizde hangi roller bulunuyorsa, her birinin hakkını verecek şekilde gereğini yapmamız gerekiyor. Eğer daha güçlü, daha güvenli, daha huzurlu, daha müreffeh, özetle “daha yaşanılası Türkiye” gibi bir emelimiz, hedefimiz ve sevdamız varsa.

Ve bunu yaparken de bugüne kadar olduğu gibi, kendi rollerimizi ne kadar iyi/ kötü oynadığımıza asla bakmaksızın, hep başkalarının nasıl oynadığına bakmaktan ve bizim dışımızdakilerin görevlerini iyi yapmadığını söylemekten, bu hastalıklı yaklaşımdan hızla kurtulmak icap ediyor.

Sözün özü…

Bir daha 15 Temmuz işgal girişimi gibi hainliklerle karşı karşıya kalmamak ve tam aksine dünyanın en güçlü, en aktör, en müreffeh ülkelerinden birinde yaşamak istiyorsak; vatanseverliği, hamasi nutukların ötesine taşımalı ve milliyetçiliği, bazı siyasi partilere oy vermekle sınırlı görmemeliyiz. Bunun için de, vatanseverlik ve Türkiye sevgisi uğruna, başta ekmeğimizi kazandığımız görevimiz olmak üzere, tüm işlerimizi en iyi şekilde yapmamız, yani sosyal ve kurumsal bütün rollerimizi en başarılı şekilde oynamamız gerekiyor.

Zira “vatanını en çok seven, görevini en iyi yapandır!

Aşk ile bir daha söyleyelim… “Vatanını en çok seven, görevini en iyi yapandır!

Unutma, bu, herkesten önce seninle başlar.

Çünkü Türkiye, senden başlar!

http://enpolitik.com/kose-yazisi/1345/vatanini-en-cok-seven.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Yorumlar

Selahattin Öztürk
18.07.2017 15:52
Ben vatanımı seviyor ve kol saati kullanmadan, telefonunu ekranında saat bulundurmadan çalışıyorum. İşimin hakkını vererek. O yüzden çalışacak bir vatanımızın olması için iş günlerinde saat kullanmayı bırakmalıyız.
Usame
18.07.2017 20:59
Bir gönül tașmaya dursun hele, ne çağlayanları așar..Söz öz oldu mu kalpten kalbe akar.. Güzide yazınız için Allah razı olsun.

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar