0SMANLIDA OKUMA-YAZMA ORANI MESELESİ

Ben kendimi bildim bileli, Osmanlı devrini kötülemek için pek çok sözde veri kullanılır. Bunların içinde bana her zaman en saçma gelen sözde veri “okuma-yazma oranının düşüklüğü”dür. Bu oranın %5 olduğu söylenir hep.

Geçenlerde Kemal Kılıçdaroğlu da siyaset kürsüsünden aynı ezberi tekrarladı. Geçen senelerde milliyetçi gelenekten bir profesör (Unutmasam adını verirdim ama vallahi adını unuttum. Sadece Milliyetçi gelenekten olduğunu hatırlıyorum.) de üşenmeden bu konuya uzun uzun temas etmişti. Artık bu hususta bildiklerimizi ve kanaatlerimizi yazmak farz oldu.

MODERNİST SAPLANTI VE DAYATMA

İstatistiksel oran meselesi, modernizmin ve buna bağlı olarak pozitivizmin ürettiği bir yöntemdir.  Bir şeyi ancak sayısal kural ve sınırlamalarla anlayabilen modernizm, kerameti kendinden menkul bu yöntemlerle insanlığı ve tabiati anlamaya çalıştı ve ürettiklerini de “bilimsel bilgi” diyerek dayattı. “Bu bilgilere göre amel ederseniz aydınlanırsınız, etmezseniz karanlıkta kalırsınız” diyerek de insanlığı ve siyasal sistemleri tehdit etti. Dünyada pek çok insan ve siyasal sistem bu rüzgâra kapıldı. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi de bu pozitivist-modernist ideolojiye göre şekillendiğinden (“Hayatta en hakiki mürşit…” aforizmasını hatırlayın lütfen.) erken cumhuriyet ve tek parti dönemlerinde modernizmin kullandığı yöntemler putlaştırılarak Osmanlı kötülenmiştir. Bu yapılırken en çok kullanılan cümlelerden birisi “Osmanlı zamanında herkes cahildi. Çünkü okuma yazma oranı çok düşüktü.” cümlesi oldu.

Bu hüküm ve cümle pek çok açıdan saçma.

19. yüzyılın sonuna kadar bütün dünyada okuma yazma oranı çok düşüktü ve birbirine de yakındı. Yani Osmanlı’da %5 olan oran, Avusturya-Macaristan İmparatorluğunda, İtalya’da, İspanya’da, Fransa’da, Hindistan’da, Çin’de ve Japonya’da çok daha yüksek değildi. Üç aşağı-beş yukarı aynı idi. Çünkü bu devlet ve imparatorluklar zamanında bilginin aktarma ve yayılma kaynağı sadace okuma-yazma değildi. Sözlü gelenek diye bir şey vardır ve insanlık kendini bu sözlü gelenekle inşa etmiştir. Hadi sevdikleri Batı’dan örnek verelim: Heredot, tarihini yazarken mensup olduğu toplumda okuma yazma oranı kaç idi? Homeros’un İlyada ve Odissea’sının yazıldığı dönemde bu orak kaç idi? Sokrat, Platon yüzde kaçlık bir okuma-yazma oranı olan topluluklara hitap ediyordu?

Okuma-yazma oranı üzerinden Osmanlı’ya saldıranlar şunu bilmiyorlar: Bilgi üretimi ve yayılması, tek etkene, yani omuma-yazma oranına indirgenemeyecek kadar geniş bir vakıadır. Modernizm, debebi tekilleştirerek, kontrol edebileceği bir alan oluşturmuş ve bu tekilleşmeye ve tekelleşmeye (epistemik monopol) göre hüküm verme diktatoryası felsefesi taşıdığı için, Osmanlı’da okuma-yazma oranı konusunda da benzer bir tekilleşme ve tekelleşme yöntemi kullanmaktadır. Zaten modernizm, tarihin başlangıcını yazının icadına bağlayarak insanlık dışı bir dayatma yapmıştır. Bu anlayışa göre insanlık dört bin yıldan beri var; öncesi hayvan dönemi!...

MODERNİZMİN TEKİLCİLİĞİ

Klasik dönemlerde bilgi, sadece yazıya değil, sözlü geleneğe dayalıydı. Herkesin yazı bilmesine gerek yoktu; yazı bilenlerin ürettikleri bilgi, toplumun istekli kesimlerine çok rahat bir şekilde ulaşır ve o kesimlere mâl olurdu. Bu mâl oluşun adı da modernizmin hâlâ bir türlü anlayamadığı “irfan”dır. (Modernizmin anlayabilmesi için rakamsal ölçülebirlik şarttır. “İrfan” denen vadi, ölçüşemeyen ve şaşırtıcı pek çok verilerle mücehhezdir.) Modernizm “irfan”ın, hele hele “şark irfanı”nın farkında olmadığı için, sayısal ölçümlere göre hüküm verdirip insanları yanıltıyor. Modernizm, sadece İslam dünyasını değil diğer şark coğrafyasında üretilenleri de anlayamadı henüz. Mesela Hind ve Çin, batı için sadece egzotik bir iklimdir. Postmodernist bir tavır olarak yeni yeni yönelmeler vardır Hind ve Çin’e.

Modernizmin ölçüp biçemediği için bilmediği bir husus daha var: Klasik dönem insanları okuma-yazma bilmiyorlardı ama cahil değildiler. Onlar, toplumun kılcal damarlarına kadar işleyen bir irfan geleneğinin içinde yoğurulduklarından, modernizmin asla anlayamayacağı bir bilgi birikimine sahip idiler ve o koskocaman Roma, Hun-Köktürk, Pers, Hind, Selçuklu ve Osmanlı medeniyetlerini o irfanla kurdular.

OKUMA-YAZMA ORANI VE DÂHİLER

Hem Doğu’da, hem Batı’da insanlığı inşa eden dâhiler, okuma-yazma oranının düşük olduğu çağlarda ortaya çıkmıştır. Yukarıda da dediğim gibi, Homeros, Heredot, Sokrat, Platon devirlerinde okuma-yazma oranı sıfıra yakındır. El-Harezmî, İnb Sina, Farâbî, Ahmed Yesevî, Yunus Emre, Mevlana dönemlerinde okuma-yazma oranının yüzde yüz olduğunu mu zannediyorsunuz?

Ve meselâ Mimar Sinan gibi bir deha, o muhteşem eserleri tasavvur ve inşa ederken, mahallesinde okuma-yazma oranı mı ölçtürmüştü? Kılıçdaroğlu için çoook yabancı isimler olan Safiyüddin Urmevî ve Abdülkadir Meragî, o muhteşem eserleri bestelerken, okuma-yazma oranı derdine mi düşmüşlerdi?

BAŞA KAKILAN İNGİLTERE ÖRNEĞİ

Bu okuma-yazma oranı söz konusu olduğunda hemen İngiltere örneği verilir ve bu oranın 19. Asırda İngiltere’de yüksek olduğu söylenir. Kaynaklara bakıldığında doğru gibi görülen bu bilgi aslında basit bir yanıltmacadır.  Sınırı ve muhatabı, o dönem zihniyetine göre çok mahdut olan bu tür istatistiklerde faktörel zaaflar vardır. Sadece aristokratların insan sayıldığı geri kalanların istatistiklere dahil edilmeye değer görülmediği bir toplumda yapılan bu tür istatistikler inandırıcı ve gerçekçi değildir. Benzeri durum İtalya, Fransa ve İspanya için de geçerlidir.

Uzun lafın kısası, irfan olgusunu bir türlü anlayamayan modernizmin verileri ile hareket etmemenizi tavsiye ederim. Yoksa tarihi ve çağı anlamakta zorluk çekersiniz. Örnek: Kemal bey!...

http://enpolitik.com/kose-yazisi/1514/0smanlida-okuma-yazma-orani-meselesi.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Yorumlar

karaavcı
11.10.2017 00:39
Osmanlının son 3 yy.yılında Avrupa ülkelerinde kaç kitap basılmış Osmanlıda kaç kitap basılmış yazarmısınız

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar