ANTAKYA'DA AHLÂK ŞÛRÂSI, TARSUS'DA EDEBİYAT MEKTEBİ

Bir hafta ara ile, bin yıllar boyunca tarihin fâsıla vermeden aktığı iki şehrimizde olduk: Antakya ve Tarsus. Birincisinde vesilemiz, Türkiye Yazarlar Birliği’nin 2000’den beri gelenekleştirdiği Ahlâk Şûrâsı’ydı.

4. Ahlâk Şûrâsı’nın konusu, Ahlâk ve İktisat idi. Konunun ehemmiyeti, başlığından çıkarılabilir. Bu önemin derecesini yükselten unsurlar da var: Türkiye’de konu ile ilgili konuşabilecek neredeyse bütün isimlerin bir araya getirilmesi ve programın bir katılım kurumunun, Ziraat Katılım’ın desteği ile gerçekleştirilmesi.

Uzun zamandır göremediğimiz, bizim nesilden veya bize yakın kuşaktan Ahmet Tabakoğlu, Mustafa Özel, Arif Ersoy, Sabri Orman, Korkut Tuna gibi eserleriyle temayüz etmiş isimlerle bu vesile ile beraber olma fırsatı bulduk. Tabii bu zincirin sonraki halkalarında yer alan Ömer Demir, Cengiz Kallek, Temel Hazıroğlu, Mehmet Bulut, Mustafa Acar, Celâl Türer gibi hocalar da orada idi. Tabiî genç akademisyenler de ümit verici bir grup teşkil ediyordu.

Toplantı, büyük bir olgunluk içinde gerçekleşti. Sadece akademisyenler değil, saha ile ilgili düşünenler, sahanın uygulayıcıları konuşucu-müzakereci olarak orada idiler. Zaman zaman salonda bulunanlar da tartışmalara katıldılar.

Konular, enine boyuna tartışıldı; yine neredeyse bütün katılımcıların fikirleri alınarak bir sonuç bildirisi hazırlandı. Tabiî bu yoğunlukta Antakya’yı görmeye fazla vakit ayrılamadı. Yine de meşhur müzesini ve Habib Neccar Camii’ni gördük. Bir akşam da Medeniyetler Topluluğu’nun şehirdeki mekânında küçük bir konserini dinledik. Velhasıl Antakya havası, bizi sarıp sarmaladı.

Bir hafta sonra Tarsus’a yine güzel bir vesile ile misafir olduk. Burada Ahmet İşler hoca, Kültür Bakanlığı’nın desteği ile bir “Edebiyat Mektebi” açıyordu. Gençlerin edebiyata (ve edebe) daveti, yazmaya teşviki günümüzde büyük önem taşıyor. Türkçenin edebî zenginliğinin sürdürülmesi, kalıcı edebiyat verimlerimizin arkasının kesilmemesine bağlı. Zamanımızda gençler, birçok lüzumlu-lüzumsuz şeyle meşgûl ediliyorlar. Onları bir pencere açarak, kapı aralayarak edebiyat dünyasına çekmemiz gerekiyor.

Tarsus’da bunun yapılacağını sanıyorum. Aynı günün sabahı İstanbul’dan gelen Nurullah Genç ve Fahri Tuna ile beraber olduk. Adana’dan gelen genç hikâyecimiz Mazlum Dirican’la tanıştık. Nurullah ve Fahri’nin bulunduğu yerde sohbetin nasıl ortaya düşeceğini, sözün nasıl şiirleşip nükteye tahvil olunacağını bilen bilir. Fahri Tuna, projenin danışmanlığını da yapıyor. Tabiî benim için asıl sürpriz, Fahri Tuna’nın şahsî gayretinin, emeğinin, enerjisinin (ve elbette vefasının) mahsulü kitap oldu. Şahsımla ilgili 28 kalemden çıkmış bir kitap. “28 D. Mehmet Doğan” kitabını ilk orada gördük. 28 kişinin katılımı ile hazırlanmış sıcak, samimi ve dost bir kitap.

Tarsus’dan gelip geçmişliğimiz var elbette. Fakat içine girmişliğimiz, gezip görmüşlüğümüz yok. Böylece birçok vilayet merkezinden daha zengin tarihî esere sahip Tarsus’da bir gün geçirdik. Edebiyatla, şiirle dolu bir gün.

Tarsus, tarihten kaçılamayacak şehirlerden. Çok fazla gezmeye fırsatımız olmadı fakat Ulu Camii’de namaz kıldık; Danyal Peygamber’in kabrinin olduğu söylenen Makam Camii’nin yanında Kubat Paşa Medresesi’ndeki açılış programına katıldık. Kırk Kaşık Bedesteni’nin önünden geçtik, Şelâle’de yemek yedik ve eski bir Tarsus evinde konakladık...

Tarsus’a gelenlere, mutlaka Kleopatra Kapısı’nı gösteriyorlar. Kapının o döneme ait olduğuna bin şahit yetmez. Bizansın son devrinde veya Abbasiler zamanında yeniden yapıldığı sanılıyor. Aslında bu bir sur kapısı. Tarsus, surlarından arta kalan tek kapı imiş. 19. yüzyıla kadar burada yaşamış olan havari Aziz Pavlus’a isnad edilirmiş. Halk da “Kancık Kapı” dermiş. 20. yüzyılda Holivut filmlerinin oluşturduğu hava ile “Kleopatra Kapısı”nda karar kılındığı tahmin edilebilir.

http://enpolitik.com/kose-yazisi/1552/antakyada-ahlk-srsi-tarsusda-edebiyat-mektebi.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar