MİLLİ TAKIM: EL ELDE BAŞ BAŞTA

Film bitti!

Milli Takımımız havlu attı.

O hep önüne gidip gidip boyun büküp tapınılan “mucize tanrısı”, yüz vermedi bu kez. Aksine, bir güzel fırçaladı.

“Yeter ulan, işim gücüm yok da sürekli sizinle mi uğraşacağım. Ne zaman bir dünya kupası, bir Avrupa kupası olsa futbol oyununun gereklerini yerine getirip rahatça finallere gidemiyorsunuz; sonra da yumurta şeyinizin ağzına gelince kapıma gelip, bir şeyler yap da şu bir iki maçı alıp finallere kalalım diye yalvarıyorsunuz” sözleri eşliğinde.

…..

Çok özlediğimiz ligimize geri döndük. Artık dünya kupasını ekranlardan izleriz hep birlikte. Futbolcu, hoca, yönetici, taraftar el ele, diz dize... Biz bize

“Sen küçük takımsın, ben büyük takımsın” efelenmeleriyle birbirimizi yediğimiz; sayısız hakem hataları arasında galibiyet piyangolarının her hafta başka takımlara vurduğu; vasat üstü futbolcular için milyon dolarların (hatta avroların) havalarda uçuştuğu; futbol kalitesinin Avrupa ve dünya ortalamasının çok çok altında kaldığı “süper” ligimize…

Güzel Anadolumuzun en az onun kadar güzel insanının, bir işle uğraşıp da elinde bir kazanç kalmadığını görünce söylediği söz ile özetleyecek olursak dün akşam biten serüveni; el elde, baş başta”. Yani elde var sıfır!

Şahsen fakir için hiç mi hiç sürpriz değildi. Ne dün akşamki sonuç, ne de turnuvada elimizde kalan “hiç”, yani kırıklarla dolu karne. Sanırım futbol oyunundan az çok anlayan ve fanatik (yani yobaz) olmayan her futbolsever için de böyleydi.

Zira çarşambanın gelişi perşembeden belliydi.

Zira futbol adlı oyun bağlamında söylenecek olursa, milli takım düzeyinde olması gerekenler yıllardır yapılmıyor ya da -sebebi başkalarınca malûm olmak üzere- yapılamıyor. Tıpkı kulüp takımları düzeyinde de yapılamadığı, hatta başka başka sektörlerde ve alanlarda da yapılamadığı gibi…

Oyuncu seçiminden teknik direktör seçimine, alt yapıdan eğitime, kamplara ve saire…

Maçın teknik değerlendirmesi, hatta genel değerlendirmesine bile gerek yok. Zira bizim açımızdan ortada maç yok.

Biz değil miydik yıllar önce, dünya veya Avrupa kupası elemelerinde çok defa aynı gruba düştüğümüzde, “bunların doğru dürüst ligleri bile yok; futbolcuları kasap, manav, bakkal vs. diye alay eden; türlü hafifseme ifadeleriyle küçük gören İzlanda’yı.

Bu İzlanda geçen yıl İngiltere’yi döve döve 2-1 yendiğinde biz neredeydik? Ekranlarımızın karşısında! İzlanda’dan futbol dersi alıyorduk adeta…

Bir Avrupa, bir dünya üçüncüsü olunca işi doğru yaptığımızı sandık. Sandık ve yıllardır şekil A’da görüldüğü üzere, pek fena yanıldık.

İzlanda ve benzeri futbolca gerideki ülkeler (Belçika vs.) futbollarını geliştirirken, biz, teknik direktörlerin giydiği kıyafetlere takıldık; medyatik olup da malzeme vermediği için kızdık; futbolcuların inançlarıyla uğraştık, özel hayatlarına karıştık; yabancı hocalara gösterdiğimiz sabrın onda birini bizden olan, içimizden yetişen hocalara göstermedik.

Bu liste uzar gider. Özeti; futbolla ilgisi olmayan konuları (inanç, giysi, yaşam biçimi vs.), sanki oyunun kuralları içinde varmış gibi getirip dâhil etmekten utanmadık, hayâ etmedik.

Gazetelerin ilgili dönemde yazdıklarına bakılırsa (örn. Sabah, 13.11.2011), Milli Takımı çalıştırdığı zaman Guus Hiddink’in aylık geliri “375 bin Euro” gibi astronomik bir maaş idi. Ben de 750 bin lira diye hatırlıyorum. Sabah’ın haberine göre, yıllık harcaması 60 milyon lira olan Türkiye Futbol Federasyonu (TFF), bu paranın üçte birini Hiddink’in cebine yollamış. Yetkililerce yapılan açıklamalara göre, bu gelir yılda “8 milyon Euro” gibi dudak uçuklatan bir rakama ulaşıyormuş.

Sonrasında göreve getirilen Abdullah Avcı ise, o dönemdeki bir röportajında, aldığı aylığın 150 bin lira olduğunu söylemişti. Aradaki farka dikkat lütfen… TFF tarafından ne kadar ücret istediği sorulduğunda, oraya para konuşmaya gelmediğini, aksine Türk futboluna hizmet etmek için orada bulunduğunu söylemiş başarılı hoca.

Bu bilgiyi, basit bir kıyas yapılabilsin diye buraya bırakıyorum…

Futbolda başarının, yeteneğin ötesinde bir durum olduğu ve başka şartları da gerektirdiğine de işaret etmek isterim. Hatta her alanda böyledir. Yani zekâ, teknik bilgi vs. zorunlulukların yanı sıra başka parametreler de fazlasıyla önem taşır başarı yolunda.

Ne mi demek istiyorum? Hemen söyleyeyim…

Çok kısa süre önce, takımın başında Fatih Terim varken, takımın en öndeki isimlerinden biri olan Arda Turan çok açık, net ve tartışma götürmez bir terbiyesizliğin altına imza atmış ve -çok doğal olarak- yaptığı basın toplantısıyla milli takımı bıraktığını açıklamıştı.

Sonra? Terim de yumruklaşmaya varan bir kavgaya karışınca görevden el çektirildi ve Lucescu göreve davet edildi.

İşte bu aşamada asla olmaması gereken bir şey oldu ve “kurt hoca” diye başarısını alkışladığımız Lucescu, kendisinden beklenmeyecek bir yanlış davranış sergileyerek, kalkıp Barcelona’ya Arda’nın ayağına giderek, milli takıma dönmesini rica etti. Hadi o olayı bilmiyor ve Arda’yı getirmek istiyor diyelim, bizimkiler uyamıyor mu “Hocam, aman ha, daha dün şunlar oldu” diye. Nerede kaldı, “sporcunun zekî, çevik ve ahlâklısı” ilkemiz?

Arda’nın futbol yeteneği tartışma götürmez. En bilindik kanıtı, Barcelona gibi bir dünya markası tarafından tercih edilmiş olması. Ama, fakat, ancak…

Aynı Lucescu, ilk kez milli takım kadrosunu açıkladığı zaman da dev gibi bir yanlışa imza atarak, kadroda yer vermediği Oğuzhan Özyakup’u iki gün sonra kadroya çağırdı. Türkiye’nin en özel oyuncularından biri olduğuna her zaman inandığım ve ilan ettiğim bir oyuncu da olsa, Oğuzhan’ın bu şekilde daveti hiç de şık değildi. Her şeyden önce Oğuzhan’a haksızlıktı. Bu oyuncunun son maçlarını izlediğini, beğenmediğini ve bu nedenle de davet etmediğini söyleyen hoca, yeni bir maçını izlemeden davet edince, çok haklı olarak pek çok şey söylendi. En ağırı da, artık milli takım kadrosunu menejerlerin yaptığıydı ki, üzülerek, buna bile inanabilirim. Zira bu ülkede futbol, futboldan başka her şeye dönüşmeye başlamış durumda.

Daha bu bağlamda yazacak çok şey var, fakat yazmayalım. Belki daha sonra…

Bir futbol yazısının içine futbola dair, oynanan oyuna ilişkin üç cümle yazamıyorsak, şapkayı önümüze alıp enikonu düşünmemiz lâzım demektir.

Gecikmiş bir düşünme...

Sağlam bir düşünme…

Çok yönlü düşünme…

Objektif düşünme…

http://enpolitik.com/kose-yazisi/1585/milli-takim-el-elde-bas-basta.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar