AYASOFYA

Kızılelma, fethedilecek toprakların menzilini belirleyen tek pusulamızdır. Zira Osmanlı Kızılelma pusulası sayesinde Doğu Roma’nın tek varisi olmaya hak kazandı. Tabii İstanbul fethedilince, bu kez Kızılelma meşalemiz ordunun gideceği yeri belirlemek üzere Saint Pierre Kilisesinin kubbesine oturur. Bu öyle hiç sönmeyen bir meşaledir ki;  yaklaştıkça uzaklaşan, uzaklaştıkça da kendine yaklaştıran ülkümüz olur da.  İyi ki de böyle bir ülkü edindik,  böylece sadece Doğu Romanın varisi olmakla yetinmedik Batı Romanın coğrafi ve siyasi yapısına da talip olduk. Hele atalarımız bir şeyi ülkü edinmeye dursun, hemen Topkapı sarayında Bab-üs-saade önünde Sure-i Feth kıraat eyleyip usul usul Fatihalar eşliğinde besmeleyle ötelere kanat çırparda.

İşte sevenlerin tutku gözlerinde ışıl ışıl parıldayan Kızılelma aşkımız budur. Hiç kuşkusuz bu aşkın mayasında Horasan Erenlerin nefesi vardır. Derken aşkın nefesiyle önce Anadolu’yu vatan ediniriz, sonrasında Evladı Fatihan yurdu Tuna boylarına kadar uzanıp Nizam-ı âlem için şaha kalkarız.

Evet, Ayasofya İstanbul’un fethi öncesinde Kızılelma sembolümüzdü. Tâ ki, Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u fetheder,  işte o zaman Ayasofya bir rüya değil hakikatin tâ kendisi mabedimiz olur.  Hiç kuşkusuz Kızılelma Ayasofya kubbesinde çakılı kalmayacaktır. Dedik ya dur durak bilmeyen atalarımız bu kez Kızılelma’yı Edirne’den Filibe, Sofya, Niş üzerinden Belgrat’a, oradan Nazlı Budin’e ve en nihayet Roma'ya (Saint Pierre)  sıçratacaklardır.  Ancak bu sıçrama da bir yere kadardır,  yani Roma’ya kadardır.  Olsun Roma feth olunmasa da yinede Roma yerinde durdukça Kızılelma bu kez bizi Nizam-ı âlem için çağıracaktır. İşte o gün bugündür Kızılelma’mız Saint Pierre Kilisesinin kubbesi üstünden çağırdıkça âleme nizam vermek ülküsü biricik davamız olur da.

Malumunuz ilk Kızılelma meşalemiz Fatih’in Akşemseddin’le Ayasofya’ya birlikte girdiğinde Bizans’ın saf altından yapılmış kızıl topu, yani kızıl küresini Kızılelma’ya çevirmekle alev alır.  İyi ki de alev almış Kanuni devrinde Şarlken olayı vuku bulunca birbirini takip eden Beç (Viyana) ve Almanya Kızılelmaları teşekkül eder.  Şayet Viyana’da Beç Kalesi feth edilseydi kızılelma’nın varacağı menzil hiç kuşkusuz Batı Roma toprakları olacaktı. Yinede her şeye rağmen o gün, bugündür ‘Kızılelma’  bizim ölesiye sevdamızdır. Nasıl sevdamız olmasın ki,   bikere o sevda içerisinde Resûlullah’ın (s.a.v)’in  “Ümmetimden Kayser’in (İstanbul) şehrine gaza edenler af olacaktır” hadis-i şerifiyle işaret ettiği müjde vardır. Derken Peygamberimiz (s.a.v)’in o kutlu müjdesinde “Kayser’in şehri fethedildi. Orada ezan okunmadıkça kıyamet kopmayacaktır” diye belirttiği beyanıyla da bu sevdamız aşkın gözyaşına dönüşür de. Bu öyle aşkın gözyaşı sevdasıdır ki; Hz. Muaviye’nin sevk ettiği ordu içerisinde Hz. Ebû Eyyüb Ensarî’nin (Halid bin Zeyd) muhasara esnasında İstanbul surlarına yakın bir yerde şahadet şerbeti içmesine de vesile olur.  Ve o aşkın gözyaşı sevdası etkisini gösterirde. Nasıl mı? İşte İstanbul’un fethi müteakip Fatih Sultan Mehmed’in ricası üzere şehit düştüğü yerin Akşemseddin Hazretleri’nin işaret edip merkadının ortaya çıkmasıyla elbet. İlginçtir o yüce Sahabe’nin merkadının bulunmasıyla birlikte Osmanlı Nizam-ı âlem için sefer eyleyecektir.

Evet, Resûlullah (s.a.v)  İstanbul'un fethini  “İstanbul muhakkak feth olunacaktır.  O’nu fetheden kumandan ne güzel kumandan ve o’nun askeri ne güzel askerdir” hadis-i şerifiyle müjdelerde İstanbul feth olunmaz mı?   Düşünsenize bu müjdeye nail olabilmek nice hükümdarlarımız can atmışsa da en nihayetinde bu şeref fetih Fatih Sultan Mehmet ve Akşemseddin ikilisine nasip olur.  Hiç kuşkusuz bu nasipten eli kabza tutmuş gazi alperenler, müderrisler, mollalar ve pir-i fani şeyhlerde kendi hissesine düşen payını alır.

Anlaşılan o dur ki, Fatih ve Akşemseddin, kazanılan fethin zahiri ve manevi önderidirler.  Fatih Sultan Mehmed’in hakkı da.  Bu müjdeye erişmek için günlerce fethe yönelik fizibilite çalışmalarının yanı sıra Akşemseddin’in eşiğini günlerce aşındırmayı ihmal etmeyip işaret bekleyecektir. Nihayet beklenen müjde gelir de.  Ve Akşemseddin fethi şöyle müjdeler:

-“Yarın sabah şu kapıdan (Topkapı) hisara yürüyüş ola. İzni Huda ile Babı Zafer feth olup, ezan sedası ile sûrun içi dola. Gün doğmadan Gaziler sabah namazını hisar içinde kılalar.”

Ve akabinde Akşemseddin son sözlerini şöyle bağlar:

-“Begüm bu kalanın fetihi sen olasın, deyü âlem-i Şehzadelikte sana tebşir ettük.

Tabii Fatih derhal bu müjde sözler üzerine gereğini yapıp Feth-i Mübin bir hayal değil hakikat olur.  Hele Fatih bu sevinçle ayağının tozuyla beyaz at üzerinde Topkapı’dan Kayser’e doğru Ayasofya’ya girdiğinde atından inip şükür secdesine varır. Akşemseddin ise ilk cuma namazını eda etmek üzere fethin manevi başbuğu Fatih adına hutbe irad edecektir.            Dile kolay, bu arada İstanbul fethedildiği gün pür dikkat tüm gözler Fatih’in üzerinde olup bilhassa Bizans halkı ne yapacak endişesine kapılacaktır. Oysa boşa endişeye kapılmışlar, Fatih bu ya, Ayasofya’ya girdiğinde Patriğe şöyle çağrıda bulunur:

-“Ayağa kalk! Ben Sultan Mehmet! Sana ve arkadaşlarına ve bütün halka söylüyorum ki, bugünden itibaren artık ne hayatınız, ne de hürriyetiniz hususunda benim gazabımdan korkmayınız.”

Böylece fethin ruhu hürriyet fermanıyla çerçevesi çizilmiş olur.  Aynı zamanda bu çerçeve Bizans halkının gönlünü fetheden,   Patriği tayin himaye eden çerçevedir.  Öyle ki Lukas Notaras’un aklını başından alıp “Latin serpuşu görmektense Türk sarığı görmek yeğdir” demekten kendini alamayacak çerçevedir bu.  Gerçekten de ecdadımız sadece inbanları bir arada tutmamış Sakarya’yı Tuna’dan, Dicle’yi de Nil’den ayrı tutmayarak nehirleri bile birbirine dost kılmıştır. Yetmedi Anadolu ve Rumeli yakaları, Osmanlı’nın karşılıklı iki güzide Beylerbeyi yakası olur da.  Derken bu anlayış çerçevesinde Bab-ı Âli yediden yetmişe herkesin baş tacıdır artık. Bu demektir ki bunda böyle Bab-ı Hümayundan Bab-üs-Selam’a kadar her ne devlet kapısı varsa hemen hepsi İstanbul’un Rumeli yakasında yer alıp insanlığa adaletiyle hizmet etmek için var olacaktır.  Keza Anadolu yakası Devlet-i Aliyye misyonunu sırtında taşıyacak göz bebek olur.  Tüm bunların ötesinde Fatih Sultan Mehmed’in dilinden dökülen çerçevesi bu geniş hürriyet fermanı, Yavuz Sultan Selim gibi gözü kara bir padişahı bile uymaya mecbur kalacağı ferman olur da.

Malum,  Yavuz Sultan Selim tahta oturduğunda yönünü hep doğuya doğru çevirmiş padişahımızdır. İyi ki öyle yapmış,  cephe gerisini sağlama almadan batıya ilerlemek ne işe yarardı ki. Böylece Osmanlı Yavuz’un bu arkayı sağlama alma sayesinde Nizam-ı âlem ülkümüz daha da bir anlam kazanacaktır.   Her neyse şimdi fermana gelelim. Yavuz’un haddine mi fermana uymamak,  bikere âlimlerin sözü o’nun içinde bağlayıcı hükümdür.  . Neymiş efendim Hıristiyanların bir takım densizliklerine binaen işledikleri kusurlarından dolayı hepsinin topyekûn başlarının kesilmesi gerekmiş. . Oysa Osmanlı devlet geleneğinde her gerektiren husus karşılık bulmaz önce hukukî yönüne bakılıp, sonra hüküm verilirdi.  Nitekim böyle bir mesele Şeyhül İslâm Zenbilli Ali Efendi'ye intikal ettiğinde Yavuz’a geçit vermeyecektir.   Ve Padişah’ı şöyle sorgular:

-“Efendim bikere deden Fatih bu hususta Hıristiyanların mal ve canlarına dokunulmayacağına dair yazılı fermanı vardır. ”

Yavuz:

“-Madem öyle,   hele fermanı getirsinler de bir göreyim” der.

Ancak Zenbilli Ali Efendi fermanı getirtmek yerine cevaben:

“-Bu ferman bir yangında yanmıştır” der.

İnat bu ya,  Yavuz bu kez:

“-Bu fermanı görmedikçe Hıristiyanların başını kesmekten vazgeçmem” der.

Tabii Zenbilli Ali Efendi metanetini hiç bozmaz,  gayet soğukkanlı bir tarzda:

“-Acele buyurmayınız. Sonuçta ferman yandıysa da, fermanı hatırlayan iki Müslüman vardır elbet, onların şahitliği kâfidir ” der.

Yavuz bu sözlerden de tam ikna olmaz şöyle karşılık verir:

“-Dedem Fatih, İstanbul’u feth edeli 70 yıl oldu. Bikere o yılları hatırlayacak adamın 90 yaşında olması gerekmez mi?”

Zenbilli Ali Efendi baktı olmayacak bu durumda:

“ -Peki” der, bunun üzerine 90 yaşında iki ihtiyarı huzuruna çıkarıverir. Derken yaşlı adamların Şahadetleriyle (şahitlikleri ile) Yavuz Sultan Selim kararından vazgeçer. O’na da o yakışırdı zaten. Osmanlı bir hukuk devletiydi çünkü. Asla hukukun üstüne Padişahta olsa çıkamaz.  Kaldı ki nizamnameler, fermanlar örften sayılan umdelerdir.  Tabii bu arada bu gerçeklerden hareketle şimdi tarihimize “astığı astık, kestiği kestik’’ gözüyle bakanlara acaba ne demeli diye düşünmekte gerekir.

.          Her neyse yeniden Fatihin gerçekleştirdiği Feth-i Mübin'e döndüğümüzde Kızılelma şehri İstanbul Osmanlı payitahtın yeni başkenti olur da.  Ve bu güzel başkent Doğu Roma'dan sonra Roma-Bizans-İslam üçgeninde yer alan medeniyetlere beşiklik eden üçüncü Roma hale gelir bile. Derken Roma ve Bizans medeniyetlerinden sonra tek kalıcı mühür bizim olur.  Mührümüz himayemizde yaşayan her kim olursa olsun gerçek hürriyeti bizim iklimimizde tadacaktır. İspat mı? İşte F. Grenard’in  “Osmanlı’lar hiçbir zaman milliyetler tezadı oluşturmadı” sözleri bunun bariz delilidir.

Yavuz ve Zenbilli Ali Efendi arasında geçen karşılıklı münazarayı anladıkta peki ya Kanuni?  Hiç kuşkusuz Kanuni’de, Ebussuud Efendi’nin engeline takılacaktır. Takılması da gayet tabii durumdur. Çünkü Osmanlı’da ulema ve ümera kanun ve nizamnamelerin hazırlanmasında tek başvurulacak merciidir. Yani, bugünkü anlamda Avrupa’nın meclisten beklediği yasama faaliyetini,  Osmanlı o gün ulema ve ümeradan bekliyordu.  Bu demektir ki o günün dünyasında bizim ulema ve ümeramız aslında ehli hal akd çatısı altında yer almış istişare heyeti bir  meclisti.. Şimdi gel de böylesi etkin konumda ehli hal akd meclisinin verdiği kararlara harfiyen uyulmasın, ne mümkün.  Nitekim Kanunî,  kiliseleri camiye tahvil etme niyetini açığa vurduğunda Yavuz’da olduğu gibi o da Ebussuud Efendi’nin engeline takılıp Fatih’in Patrikhane’ye verdiği ahitnameye dayanarak bu arzusu boşa çıkartılır.

Evet,  Kızılelma önce Ayasofya kubbesinde parlayan bir hilalimizdi,  sonrasında ise Saint Pierre’nin kubbesine konmuş bir nizam-ı âlem meşalesidir.  Öyle anlaşılıyor ki Kızılelma,  tıpkı gökteki yıldızlar gibi gecenin karanlığında yücelerden kaydıkça bu gün Ayasaofya kubbesinde, yarın Saint Pierre kilisesi kubbesinde,  icabında bir başka zamanda farklı kubbeye konmuş aşk ateşi meşalemiz olabiliyor. Ancak geldiğimiz aşamada sanki yaşadığımız aşk ateşi heyecanımıza bihaller olmuş olsa gerek ki Kızılelma bu kez yanı başımıza konmuş gözüküyor. Yani Kızılelma’yı artık uzaklarda aramaya gerek kalmadı gibi,  ilk kez tarihi seyri şaşırtırcasına yanı başımızdadır. Acı ama gerçek bu. Her ne kadar her yıl İstanbul’un fethi kutlamalarıyla coşar kendimizden geçsek de halen  “Ayasofya”  yanı başımızda müzedir.  Dolayısıyla Kızılelma tekrar doğduğu yer Ayasofya’nın kubbesine oturmuş durumda. Sevinsek mi üzülsek mi bilinmez ama şu bir gerçek Ayasofya'yı kendi kendimize mahkûm etmişiz durumdayız. Artık Kızılelma ne Viyana, ne İtalya, ne şu ne de bu,   kelimenin tam anlamıyla doğduğu yer Ayasofya’dır.

Meğer çarmıha gerilen sadece Hz. İsa (a.s) değilmiş, gerilen tarihmiş. Besbelli ki tarihten geriye sadece kala kala içi boş camiler, ezansız minareler ve ruhu alınmış taş yığınları kalmıştır. Hadi bunlar neyse de Ayasofya’mıza müze demelerine ne demeli. Nasıl müzeyse dört başı mamur minareleriyle karşımızda bizi selamlıyor adeta. Yok eğer, siz bakmayın öyle minareli görünümüne,  o yinede müzedir diyorsanız, biliniz ki buna kargalar bile güler.  Hadi yuttuk diyelim,  içine girdiğimizde ne doğru dürüst müzelik eşya ne de müze havası verecek en ufak işaret taşı var.  Belli ki dert dava başka, güya akıllarınca fethin sembolü Ayasofya’yı gönüllerden sileceklerini sanıyorlar.

Onlar içi boş Ayasofya’mızı bu haliyle müze diyerekten gönüllerde sile durmaya çalışsınlar,  hiç boşa heveslenmesinler da içimizde var olan Peygamber sevgisi tükenmediği müddetçe Ayasofya her halükarda tarihi hafızamız olacaktır.  Her ne kadar eşey zamandır ruhumuzdan çok şeyler kaybetmiş olsak bile sonuçta Peygamber müjdesine mazhar olmuş Fatihin evlatlarıyız ya, bu yetmez mi? Elbet gün ola harman ola,  bir gün gelir aklımızı başımıza toplayıp aslımıza döndüğümüzde yeniden dünyanın Nizam-ı âlem Kızılelma’sı olacağımız muhakkak.  Buna inancımız tam da.

Peki, Kızılelma heyecanımızı bu denli zaafa uğratıp törpüleyen olaylar neydi?  Malum,  bu iş için zinde güçler önce 1927 yılında 1057 sayılı kanunu çıkartmakla işe koyuldular, sonra Tuğra kanunu maddelerinden hareketle Osman Oğulları’na ait her ne varsa pek çok sanat eseri ve kitabeleri yok edilmeye çalışılmıştır. Yetmedi tarihler 1934 yılını gösterdiğinde Ayasofya devrin Maarif Vekili Abidin Özmen’in teklifiyle İsmet İnönü hükümeti tarafından müze haline getirilmiştir. Daha da yetmedi Ayasofya’nın etrafında ki dört başı mamur minarelerini yıkmayı düşünmüşlerdir. Neyse ki İbrahim Hakkı Konyalı’nın raporu yıkımdan vazgeçilmesine yetecektir. Bakın o rapor ne diyor:   “Ayasofya’yı büyük mimarımız Sinan payandalarla takviye etti. Sultan II. Selim, hantal görünüşlü Ayasofya’nın kubbesinin kaymaması için poyraz tarafına iki kalın minare daha yaptırdı.  Kıble tarafındaki minarelerde, destek vazifesi görürler. Eğer bu minareler yıkılırsa ana kubbe hemen çöker...”

Evet, bu rapor yıkımı durdurmaya yetmiştir. Fakat ne var ki, bazı vakıf binaları ve vaktiyle Fatih’in yaptırıp da oğlu II. Beyazıt’ın genişlettiği medresenin yıktırılması önlenememiştir.

İşte Resûlullah (s.a.v)’in Kayser dediği İstanbul,  tarihten bugüne iç ve dış mihrakların merceği altındadır. Nitekim Fatih Sultan Mehmed’den son Halife Abdülmecit dönemi ve Cumhuriyet’in ilk on yılına kadar cami ödevi yapmış olmasına rağmen bir bakıyorsun 1934’de müze haline getirilebiliyor. Belli ki uzun soluklu bir koşuşturmanın sonucunda bu tarihe denk getirilerek müzeleştirme kararı alınmış. Müzeleştirdiler de ne oldu,   yine rahat değiller.  Olur ya,  tekrar cami olur endişesiyle gözleri uyku tutmaz haldeler.  Hatta Kızılelma tekrar ötelere sıçrar mı endişesi tüm benliklerini sarmış durumda da.

Bizim açımızdan da hadiseye baktığımızda ise Ayasofya suskun ve gönüllerde mahzun haldedir. Nasıl mahzun kalmasın ki, kendi kendine müzelik misyonu verilmiş olması yetmemiş gibi birde buna ilaveten dans gösterilerine sahnelik, mekânlık ve konukluk etme misyonu da eklenmiştir. Maalesef 1995 yılında işbaşına gelen hükümet, bu cürümü işlemişte.  Fakat bunu yaparken halkın bu denli tepkisiyle karşı karşıya kalacaklarını hiç hesap edememişlerdir.  Bu yüzden yaptıklarıyla kala kalmışlardır.. Hani evdeki hesap çarşıya uymaz derler ya aynen öylede sonunda kamuoyunun sağduyusu galip geldiğinde hevesleri kursaklarında kalır.  Dedik ya her ne kadar şimdiye kadar milli heyecanımızla oynansa da işte görüyorsunuz bu gibi durumlarda özümüze dönüp tepki gösterebiliyoruz. Hiç boşa yırtınmasınlar onlar müze, müze dedikçe Ayasofya’da hal lisanîyle bizi cami cami diye çağıracaktır. Bu çağrıya icabet etmeye mecburuz da. Çünkü zinde güçler habire arka planda Kudüs’,  Şam’ı, Bağdat’, Mekke’yi gözüne kestirip en nihayetinde İstanbul’u da esir alma hesabı içerisine girmiş durumdalar. Allah korusun bu kutsal mekânlarımız bir bir elimizden uçuverse halimiz nice olur. Madem öyle bu kirli hesapları boşa çıkartmak düşer bize. Bunun içinde ayağı yere basan hamlelerde bulunmak gerekir.  Allah korusun, aksi takdirde Kızılelma’larımızı kendi ellerimizle tarihin harabelerine mahkûm etmiş oluruz.  .

Bakın Papa VI. Paul ve etrafındaki zevatla birlikte İstanbul’a geldiğinde Ayasofya’da diz çöküp dua ederken, şayet söz konusu kendi insanımızsa kendi öz yurdunda parya muamelesi görüp namaz kılması engellenebiliyor. Şimdi buna hangi yürek dayanır ki.  İşte sırf bu yönüyle bakıldığında bile Ayasofya bizim gözümüzde halen mahzun ve öksüzdür. Öyle ki,  Fatih’in Akşemseddin'in birlikte eda ettiği ilk cuma namazı “Kızılelma” dönüşmüş sevdadır. Bütün müminler bu Kızılelma’yı yüreklerinde hissedip Ayasofya’nın bir gün aslına döneceği günleri bekliyor. Öyle ya,   Papa VI. Paul’a tanınan hak, insanımızdan esirgenmemeli. Bu heyecanı görmezden gelenler, şunu iyi bilsinler ki; Ayasofya tarihi kimliğine kavuşacağı günleri iple çekiyor.

Velhasıl;  Ayasofya aslına rücu edip ayağa kalktığında hiç kuşkusuz Kızılelma bir rüya değil, hakikat olacaktır.  Dedik ya,  gül ola harman ola,  kim bilir aydınlık şafaklar belki yarın, belki yarından da çok yakın.

Vesselam.

http://enpolitik.com/kose-yazisi/1587/ayasofya.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar