FARZ-I KİFAYE YA DA TOPLUMSAL FARZLAR

Bilindiği gibi farzlar yani İslâm’ın müminlere yüklediği temel sorumluklar ikiye ayrılır:

Farz-ı ayn yükümlülükler, farz-ı kifaye yükümlülükler…

Farz-ı ayn yükümlülükler bireysel olup, aklı başında olan müminler bu yükümlülükleri olabildiğince yerince ve yeterince yapmaya çalışırlar ve öylesine yapmaya çalışırlar ki bu farzları, nafile olarak ifade edilen ibadetlerle takviye ederler, sağlamlaştırırlar.

Mesela gün içinde beş kez farz olan namazları, nafile namazlarla; farz olan Ramazan orucunu, yıl içinde tuttukları nafile oruçlarla; farz olan haccı, nafile haclarla ve yılın farklı zamanlarında yaptıkları umrelerle takviye ederler…

Hatta kimileri, Allah Resulünün hiç tutmadığı üç ay orucunu tutarak, sadece Ramazan orucunu tutanlara fark atmanın zevkini yaşar…

Kimilerinin sıkça yaptıkları nafile hac ve umre ziyaretleri ise, toplum içinde kendilerine bir ayrıcalık sağlar ve bu ibadetler sayesinde ayrı bir statü kazanır ve parmakla gösterilir hâle gelir…

Fakat kimi istisnaları olsa da Kur’an’da defalarca namazla birlikte zikredilen zekâtın nafilesi olan sadaka verme konusunda gücü yeten müminlerin elleri pek de ceplerine gitmez…

Elbet bu konuda kimseyi kınamıyoruz. Sadece durum tesbiti yapıyoruz.

Evet, müminler, amiyane tabirle dini bütün Müslümanlar, farz-ı ayn olarak bilinen kişisel farzları, nafilelerle iyice tahkim etmelerine, bu konuda oldukça titiz davranmalarına rağmen farz-ı kifaye olarak bilinen yükümlülükleri yerine getirmede o kadar istekli, dikkatli, hassas değillerdir.

Çünkü farzı kifaye olan yükümlülüğü nasıl olsa birisi yapacak ve müminlerin kalanı bu yükümlülükten kurtulacaklardır. Müminlerin esas olarak farz-ı kifayeye bakışları, farz-ı kifayeden anladıkları, farz-ı kifayeye yaklaşımları budur.

Müslümanlar farzı kifayeye böyle bakınca, Müslümanların âlimleri İlmihal kitaplarımızda farz-ı kifayeyi “cenaze namazı kılmak” olarak örneklendireceklerdir.

Ya da şöyle diyebiliriz:

Müslüman âlimler farz-ı kifayeye örnek olarak cenaze namazı kılmayı verince Müslümanlar da farz-ı kifayeye çok yakın durmamışlardır.

Hal böyle olunca çok da yadırganmaz farz-ı kifayenin bu şekilde tarifi. Fakat farz-ı kifayeye cenaze namazının çerçevesinden baktığımızda, Müslümanlar olarak hayattan ne kadar koptuğumuz ortaya çıkar ve meseleye biraz yakından baktığımızda, asırlardır başımıza gelen bütün belaların farz-ı kifayeye bu şekilde yaklaşmamızdan kaynaklandığını anlarız.

Gerçekten de farz-ı kifaye çerçevesinde tarif etmemiz ve saymamız gereken yükümlülüklere baktığımızda görürüz ki farz-ı kifaye hayatın kendisidir; hayatın tamamıdır.

Bir başka yaklaşımla, eğer farz-ı kifayenin gerekliliklerini tam olarak yerine getirecek olsaydık, gün içinde farz-ı kifayeye ayırmamız gereken zamanın, farz-ı ayn’a ayırmamız gereken zamandan çok daha fazla olduğu anlardık.

Evet… Farz-ı kifayeye hayatın içinden baktığımızda, bu farzın yükümlülüklerini getirmede, amiyane tabirle ne kadar yaya kaldığımız anlaşılır…

Öyle ya gün içinde hayatımızı kolaylaştıran hiçbir aletin altında gerek bu milletin gerekse koskoca İslam ümmetinin imzasının olmadığını görürüz. Dünya çapında hiçbir markamız, dünya çapında bizi güçlü kılacak hiçbir silahımız, kendimize ait değildir.

Elbet bunun diğer bazı sebepleri olsa da asıl sebebi, farz-ı kifaye olan yükümlülükleri gereğince anlayamamış ve elbet değerlendirememiş olmamızdır.

Oysa âlimlerimiz ve onların izlerine basan insanlarımız farz-ı kifayeye hayatın içinden baksalar ve farz-ı kifayenin tanımı çerçevesinde farz-ı kifayeye yaklaşmış olsalardı farz-ı kifayenin yükümlülükleri olarak karşımıza bizi güçlü kılacak ve düşmanın tasallutundan kurtaracak olan ilim dalları çıkardı ve âlimlerimiz İlmihal kitaplarında farzı kifayeyi tarif ederken şöyle yazarlardı:

Fizik, kimya, matematik, biyoloji bilmek gibi…

Bu temel bilimlere dayanarak hayatımızı kolaylaştıran her türlü aletlerin altında milletimizin imzası olmak gibi…

Nükleer başlıklı füzelere sahip olmak gibi…

Nükleer enerji santrallerimizi milletimizin kurması gibi…

Uzay yarışında olmak gibi…

Savunma sanayimizde küffarın vereceği savunma silahlarına muhtaç olmamak gibi…

Yazılımda dünyaya muhtaç olmamak gibi…

Say sayabildiğin kadar…

Ve bugün bu milletin her bir bireyi farz-ı kifayenin yükümlülüklerini yerine getirmediği için sorumludur.

Bu sorumlulukları yerine getirecek bir eğitim sisteminden mahrum olduğumuz için sorumludur.

Bu sorumlulukları yerine getirme imkânını bize vermeyen araştırma kuruluşlarına sahip olmadığımız için sorumludur.

Bunun içindir ki başımız sürekli sıkıntıdadır…

Bunun içindir ki düşmanların iştahını kabartıyoruz...

Bu da bizim sorumluluğumuz giderek artırıyor ve karşımıza şöyle bir ayet çıkıyor:

“Biz onlara zulmetmedik.

Fakat onlar kendileri zalimdiler.” (Zuhruf/76)

Evet, farzı yerine getirmeyen her birey, Allah’a cc karşı gelmektedir…

Allah’a cc karşı gelen her birey ise zalimdir.

http://enpolitik.com/kose-yazisi/1762/farz-i-kifaye-ya-da-toplumsal-farzlar.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Yorumlar

Mehmet Sezai Aydıngöz
24.12.2017 16:42
Evet 4x4 lük bir yazı.Ancak daha önemli olanından bahsetmemiştir kardeşimiz.”Günümüz Müslümanlarının,tek hedef “HAKKI HAKİM KILMA” Tek lider in liderliğinde,siyasi parti kurmak.Daha doğrusu bu minval üzere kurulmuş olan,”SAADET PARTİSİNE” destek olmak gibi. “Efendim Türkî yedeki tüm siyasi partileri kuranlar Müslümanlar değil mi”? Gibi bir soru sorulabilir. Evet ama “ÜMMET” ola bilmek için ikinci şart:Hakkın hakimiyeti misyonunun üstlenmektir.Ya ni tek lider tek hedef olması elzemdir.

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar