NİZAM-I ÂLEM ÜLKÜSÜ

Nizam deyip teğet geçmemek gerekir. Her şeyden önce Allah’ın ‘El adl’ ismi şerifi kavramdır nizam. Öyle ya,  madem Allah (c.c)  adildir, o halde Nizam-ı âlem nedir denildiğinde ilahi adaletin cümle âlemde yüceltmenin adıdır dersek yeridir.  Malum şeytan hiçbir zaman bu ‘Îlây-ı Kelîmetullah için Nizam-ı âlem’ adaletinden istifade edemeyecektir. Nitekim Nizam-ı âleme ilk başkaldırış şeytanın “Ben ateşten, Âdemse topraktan yaratılmıştır. Bu yüzden secde etmem” itirazıyla vuku bulmuştur. İtiraz etti de ne oldu, sonuçta itirazın karşılığını dergâh-ı ilahiden ebedül ebed boynuna lanet halkası geçirilip kovulmakta buldu. Tabii şeytan bu ya,  ilahi adalet karşısında boş durmayacaktır, bin bir türlü hile ve desiseyle Âdem (a.s.) ve Havva anamıza yasaklanmış ağacın yemişinden yedirip cennet yurdundan kovulmalarını sağlayacaktır.

Hiç kuşkusuz şeytan cennette kınında durmadığı gibi yeryüzünde de boş durmaz. Nasıl mı? İşte Adem ve Havva anamızın izdivacından dünyaya gelen Kabil’in, kardeşi Habil’i katletmesinde bunu anlamak pekala mümkün. Böylece yeryüzünde ilk kardeş katli cinayetinin fitilini ateşlemesiyle iki kutuplu dünyanın temelleri atılır. Ve bu iki kutuplu dünyanın oluklarının birinden nur diğerinden kir akacaktır. İşte bu noktada Habil nizamın kutbu olurken, Kabil’de bozgunculuğun kutbu olur. Dahası beşer tarihi nizam ve nizamsızlık kavgası üzerine şekillenecektir. Nitekim Peygamberler Allah’ın ahkâmını ve nizamını yaymanın kavgasını verirken, nizam karşıtı her türden şer önderleri de şeytanın değirmenine su taşımanın kavgasını vereceklerdir.

Peygamberlik beşeriyetin üstünde makam olmasına makam ama dünyada en çok çileyi çekende yine peygamberler olmakta. Bu demektir ki büyük davalar çile gerektiriyor. Çile olmayınca da zafer gerçekleşmiyor. Buna tarihin yaprakları şahit bile. Nasıl mı? İşte Hz. Nuh'un (a.s.) kavmiyle olan nizam mücadelesinde kopan tufan bunun en çarpıcı misali zaten.  Malum, bu çileli mücadelede tufan inananlara kurtuluş gemisi olurken, inanmayanlara tsunami felaket olur. Hatta bu felaketten Hz. Nuh’un oğlu Kenan’da payını alır, ne diyelim inanmadıktan sonra peygamber oğlu da olsa ne işe yarar ki. İşte ilahi nizama itaat etmediği içindir kurtuluş gemisine binme şerefine nail olamayacaktır. Anlaşılan bir insan peygamber oğlu da olsa Allah’a iman etmedikçe asla fayda vermez.  Bu durumda bize ancak  “Ne mutlu kurtuluşu imanda görüp Nuh’un gemisine binenlere”  demek düşer.

Unutmayalım ki peygamberler sadece vahiyle vazifeli elçiler değillerdir, aynı zamanda tebliğ etmekle yükümlü oldukları kavimlerinde Nizam-ı âlem öncüsüdürler. Zaten varoluş gayeleri bunun gerektirir. Yüklendikleri Emr-i ilahi için karşılarına Fravun,  Nemrut,  Ebu Cehil kim çıkarsa çıksın hiç fark etmez her halükarda ilahi nizamın gereği yerine getirilir de. Bakın Nemrut saltanatının ilk yıllarında adaletiyle adından söz ettirmiş bir hükümdardı.  Ama gel gör ki sonrasında şeytanın vesvesesine kapılıp ilahlık taslayınca nizam karşıtı bir rol üstlenecektir. Tabii hal vaziyet böyle olunca ister istemez maiyetindeki insanlar Nemrud’a tapar olacaklardır. Onlar tapa dursun tiranlık ilelebet devam edemezdi ya. Öyle ki bir gün Müneccimler Nemrud'a:

— Çok yakında bir çocuk dünyaya gelecek putlara ve saltanatına son verecek, dediklerinde bu haber Nemrud’u kara kara düşündürmeye yetecektir. İlahlık taslayan bir kral için iyi haber sayılmazdı elbet,  derhal harekete geçip şu emri verir:

— Bundan sonra şunu herkes iyi bilsin ki hiç kimse eşiyle ilişkiye girmeyecek, bugünden itibaren doğacak tüm çocuklar öldürülecektir.

Ne diyelim,  Nemrud emir verirde yerine getirilmez mi,  hem de yüz bin masum çocuğun canına kıyılarak emir yerine getirilir. Tabi bitmedi dahası var,  Nemrud’u bu kez kâhinlerin daha önce adından söz ettiği o çocuğun ana rahmine filan gece düşeceği haberi sarsacaktır. Bu haber üzerine tüm erkekleri şehrin dışına sürgün edecektir. Güya kendince şehrin sınırlarına nöbetçiler yerleştirerekten erkeklerin şehrin içine girmesine, kadınlarınsa şehir dışarısına çıkmasına mani almış olur. Oysa her türden sıkı önlem bir yere kadardır, hani şair diyor ya “kaderin üstünde kader var” diye, aynen öyle de müneccimlerin geleceğini haber verdiği o çocuk çoktan Târûh’tan anne rahmine düştü bile. Öyle ya, Nemrud’un bir hesabı varsa Allah’ın da mutlak bir hesabı vardır. Gerçekten de müneccimlerin haber verdiği o çocuk doğa gelirde. Ve İbrahim adıyla mağarada ilahi koruma diyebileceğimiz büyük bir gizlilikle büyür. Büyüdükçe de zaten Nemrud’un müesses çarpık düzenini sarsmaya başlayacaktır. Nemrud bu durumda İbrahim (a.s.)’ı ateşe atarak meseleyi kökten halledeceğini sanır. O öyle sanadursun, ateşin içine atıldığında beyninden kurşun yemişçesine şaşa kalacaktır. Çünkü Allah Teâlâ,  Halil’im dediği İbrahim (a.s.)’e ateşi serin kılmıştı. Tabii ateşte “Serin ve selametli ol” (Enbiya 69)  emri karşısında gereğini yapıp gül bahçesi selamet olacaktır. Derken o gün bugündür aydınlık Nizam-ı âlem meşalemiz ‘Nübüvvet Gül’ümüz’ olur da.

Peki ya şu yakıcı ateş neyimiz olur? Malum yakıcı ateş küffar ve her türlü fitne odağı için vazifeli ateştir, dolayısıyla bu ateşle bizim işimiz olamaz. Bizim işimize ancak yanmayan ateş, yani nura talip olmak yaraşır. Zira nur hem yanıcı olmayan ışıktır hem de felah ve serinlik kaynağıdır.

Hiç kuşkusuz yanmayan ateş ile yanıcı ateş arasındaki farkı İbrahim (a.s) ve Nemrut arasında yaşanan mücadeleyle sınırlı kalmaz,  Musa (a.s)  ve Firavun arasında ki mücadelede de bu farkı ziyadesiyle görmek mümkün. Öyle ki, Firavun’un Hz. Musa (a.s.)’a karşı sürdürdüğü nizam karşıtı baskısında kazanan nizam olacaktır.  Baskı üzerine baskı yaptı da ne oldu,  Hz. Musa (a.s)’ın açtığı Nizam-ı âlem meşalesi Mısır’ın o alışılmış düzenini altüst etmeye yetti arttı bile. Düşünsenize Hz. Musa (a.s.) inananlarla birlikte hicret ettiklerinde karşılarına çıkan azgın dalgalar bile Nizam-ı âlem meşalesini selamlayarak yol verecektir. Ama aynı azgın dalgalar söz konusu Firavun ve ordusu olunca geçit vermeyip mezar olacaktır. Kelimenin tam anlamıyla azgın dalgalar inananlara ab-ı hayat olurken, inanmayanlara tsunami felaket dalga olabiliyor.

Peygamberimiz (s.a.v) Hatemü'l Enbiya ama aslında ilk peygamberdir. Yani sonun başlangıcı nebi’dir.  Zira kâinat O’nun yüzü suyu hürmetine yaratılmış ve O’nun nuruyla hayat bulmuştur. Öyle ki tüm cümle âlem  “Ey Habib’im! Sen olmasaydın, sen olmasaydın, sen olmasaydın bunca felekleri yaratmazdım” ilahi fermanı sayesinde istifade bulur.  İşte bu yüzden O’nu hep tüm ümmetlerin kurtuluş nizamını tesis eden en büyük rehber kaynağı olarak biliriz.  Yine O’nu biz hadis-i şerifte beyan edilen “Ben en güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim” buyruğundan hareketle Nizam-ı âlem’in ruhunu ateşleyen temel maya olarak biliriz. Nasıl öyle bilmeyelim ki, bakın Peygamberliğinin ilanının daha ilk gününde ‘oku’ emrini yüklenmesiyle birlikte  “Ey Hatice üzerimi ört” diyecek kadar ahlak-ı hamidiye hayâ örtüsüne bürünecektir. Ne zaman ki Peygamberimiz emri ilahi gereği Allah’ın ahkâmını yeryüzüne yaymak için örtü altından mübarek başını dışarı çıkarır,  işte o an Hatice annemiz ilk Îlây-ı Kelîmetullah çağrısıyla şerefiyle şereflenir. Hiç kuşkusuz bu şerefe Hz. Ebu Bekir, Hz. Osman, Hz. Ali ve Hz. Ömer'de dâhil olacaklardır. Derken sayıları on binleri bulan Nizam-ı âlem kervanı Îlây-ı Kelîmetullah için yola koyulacaklardır. Ancak müşrikler yürüyen kervanın yoluna taş koyup adeta etten duvar öreceklerdir. Belli ki; Îlây-ı Kelîmetullah için göze alınan Nizam-ı âlem davası çile hamuruyla yoğrulmadan yol alamayacaktır.  İşte ilahi aşk çilesi bu ya,  ilerledikleri kutsi yolda hor görülmek pahasına bıkmadan usanmadan bir demet gül misali açılıp seferden sefere koşacaklardır.  Böylece “Hak gelince batıl zayi olur”  ilahi fermanın hakkını verip Bedir,  Uhud,  Hendek derken Mekke’nin Fethi vuku bulur da. Mekke’nin Fethi aynı zamanda Nizam-ı âlem’i muştulayan göz kırpmadır. Zira Mekke’nin fetih sıradan bir fetih değil ki,  Fahri Kâinat Efendimizin (s.a.v.) öncülüğünde “Çöle İnen Nur”  olarak tecelli eden bir fetihtir. Şüphesiz şimdi sırada çölden dünyaya açılmak vardır. Nitekim Veda Hutbesi bunun ilk işaret fişeği olup Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in vuslatıyla birlikte Nizam-ı âlem’i muştulayan meşaleyi Ebu Bekir Sıddık (r.a.) devr alacaktır. Ve Ebu Bekir devr aldığı bu sorumlulukla sıddıkîyet makamının doruğuna ulaşır da. Böylece tıpkı ölü teneşirinde ölü yıkayıcısının elinde teslim olur gibi dost doğru olma dusturu Nizam-ı âlem’in asli değeri olarak boy verecektir.  Elbette ki her türlü yalan, dolan Sıddıkı Ekber liderliğinde sahabenin işi olamaz. Öyle ya madem bir saniyesine hükmedemediğimiz bu dünyada fırıldak olmaya değmez,  o halde Nizam-ı âlem’in mana ve ruhuna sadık kalaraktan bize de  ‘saddak’ bir hayat yaşamak düşer.

Sıddık-ı Ekber sıddıkiyetle ruhunu teslim ettiğinde bu kez Nizam-ı âlem meşalesini Hz. Ömer’ul Faruk (r.a.) devr alacaktır.  Öyle ki Hz. Ömer (r.a)’ın elinde Nizam-ı âlem meşalesi adalet değeriyle abideleşecektir.  Nizam-ı âlem meşalesi Hz. Ömer (r.a)  elinde nasıl abideleşmesin ki, bikere o halifeliğin hadimiyetten geçtiğini sırtında un çuvalı ile kapı kapı yoksulların imdadına koşarak ispatlayacaktır.  İşte bu hadimiyet bilinci İslâm’ın parlayan adalet güneşi olmasına yeter artar da.

Hz. Ömer (r.a.)’dan  sonra meşaleyi Hz. Osman (r.a.) üstlenecektir. O’nun her şeyden önce Peygamber damadı olması bir yana hilm ve yumuşaklıkta karakter abidesi olması Nizam-ı âlem meşalesine bir başka anlam yükleyecektir. Hiç kuşkusuz  ‘Zinnureyn’ nişanı (çifte nur sahibi) bunun teyididir. Ama ne var ki o’nun bu yumuşak ruh seciyesi halifelik döneminde suiistimal edilip Nizam-ı âlem meşalesi büyük bir ışık kaybına uğrayacaktır.  Bilhassa bu dönemde fitne odaklarının halifenin yumuşaklığından istifade gayri nizami harb usulü eylemlere tevessül ettiklerine şahit olunacaktır. Hele İbn-i Sebe denen fitne başı bir Yahudi dönmesi var ki,  sahabe arasına ektiği fitne tohumlarıyla Nizam-ı âlem meşalesinin çifte nuru Hz. Osman (r.a.)’ı Kur’an okurken şehit olur bile. Böylece dağ, taş, nebatat, gök kubbe mateme bürünecektir.

Evet, cümle âlem mateme bürünürken,  Nizam-ı âlem karşıtı şer odakları da sanki bu dâhilleri olmamışçasına fitne eylemlerine kaldığı yerden farklı kılıkta devam ettireceklerdir. Bu kez hedeflerinde ilim hikmet sahibi Hz. Ali vardır. Zaten hedefe almasalar da              Nizam-ı âlem meşalesini devr alan Hz. Ali (k.v.)’in işinin zor olduğu ta baştan belliydi. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.)’in çok öncesinden kendisine beyan buyurduğu “Ben Kuran’ın tenzili üzerine, sen ise tevili üzerine savaşacaksın” mucizevî hadis-i şerifin sırrı tüm hayatı boyunca tecelli eder de.  Bir başka ifadeyle ilim hikmet kapısı Hz. Ali (k.v.)  tüm hayatı boyunca vahyin mana ve ruhunun doğru anlaşılması için mücadele verirken, Hariciler de maalesef Kur’an ayetlerinin mana ve ruhunun tam tersi istikamette kendi vehimlerini vahiy zannederekten tarihte pek çok kanlı eylemlerin gerçekleştirmenin rolünü oynayacaklardır. Böylece tarihe fitne güruhu ve kara leke olarak geçeceklerdir. Hiç kuşkusuz Hariciler ilim hikmet kapısı Hz. Ali (k.v.)’in nizamı uyarılarına kulak kabartıp Kur’an ayetlerini sloganlaştırmasalardı zillete düşmeyeceklerdi. Anlaşılan bu dönemde yaşanan kanlı eylemlerin arka planında Kur’anın mana ve ruhuna vakıf olamayışın gerçeği yatmaktadır. Yukarıda da belirttik ya,  Peygamberimiz (s.a.v.) Kuran’ın tenzili üzerine verdiği mücadeleyi, Hz. Ali (k.v.) Kuran’ın tevili uğruna vermiştir. Sonuçta her iki değerde vahiy kaynaklıdır. Elbette ki, Rabbü’l âleminin hikmetinden sual olunmaz,  madem böyle murad etmiş tenzil ve tevil mücadelesinin bin bir hikmetiyle zuhur etmesi kaçınılmazdır. Burada önemli olan yaratılış gayemizden sapmamak çok mühimdir. Ulvi davalar çile gerektirip çetin geçsede tevhid meşalesi bir şekilde nesilden nesile devr olabiliyor.  İşte bu yüzdendir ki  ‘Allah’ım bunca çile nedendir’ diye şikâyetten sakınırız. Bilakis  ‘Allah nurunu tamamlayacaktır’  hükmünce bu çilenin kıyamete kadar daim olacağına inancımızı koruruz da.

Dört halife dönemi derken tevhid meşalesini sahabeden sonra tabiin devralacaktır.  İşte bu noktada tabiin arasından Hz. Hasan-ı Basri (r.a.)’ı âleme nizam verme davasının mana ve ruhunu yansıtması bakımından o’na apayrı bir önem verip o’nu tabiin ulularından Pirimiz olarak da addederiz.  Nasıl Pir bilmeyelim ki,  bakın Hasan-ı Basri (r.a.)  günlerden bir gün ırmak kenarında bir ananın oğlu ile güle oynaya gördüğünde kendince gayrı-meşru davranışlarda bulunduğunu sanmış. Sanki sen misin böyle sanan,  tam o sırada geçen bir sandalın devrilmesiyle birlikte güle oynamayı bırakan o genç oğul, suya dalıp onları kurtardığında bir an Hasan-ı Basri (r.a) ile göz göze geldiğinde der ki:

''- Ya Hasan-ı Basri! Elini omzuna koyup raks yaptığım sandığın kadın merhametine sığındığım annemdi, şarap içtiğimi sandığın içecekse bade idi...'' Tabii bu sözler tabiin ulularından Hasan-ı Basri (r.a)’ın ciğerini dağlayıp ruh dünyasını dalgalandırmasına yetmişti. Böylece Hasan-ı Basri (r.a) ''Benim zannımı Dicle kenarında bir anayla bir oğul düzeltti'' demekten kendini alamayacaktır. Böylece Nizam-ı âleme giden yolun suizanda bulunmaktan geçmediğini, bilakis hüsnü zandan geçtiğini dile getirmiştir. Gerçekten de hüsnü zan içerisinde bulunmanın beşeri münasebetlerde yumuşamayı beraberinde getireceği muhakkak. İşte Türk Şeyhlerinin “Her gördüğünü Hızır bil, her geceyi Kadir bil” öğütleri topyekûn gönül seferberliğini vurgulamak içindir elbet.  O halde ‘Yaratılanı Sev Yaratandan ötürü’ müminleri Hızır bilsek ne kaybederiz ki,  bilakis Hızır çıktığında himmetinden istifade ederiz de.

Peki, Nizam-ı âlem meşalesi Türk’ün eline geçince nasıl aşama kaydeder? Hiç kuşkusuz bu ulvi dava üç kıtaya uzanan üç tuğlu hilal olarak aşama kaydedecektir. İşte bu noktada Malazgirt zaferi Nizam-ı âlem meşalesinin cihanı saracağının ilk basamak işaret taşıdır. Nasıl ilk basamak işaret taşı olmasın ki, bikere Alparslan “Biz bidat nedir bilmeyen temiz Müslümanlarız” deyip beyaz kefen giymiş bir hakanımızdır. Elbette ki Romen Diyojen’i dize getirip Anadolu kapılarını Türklere açacaktır.  Böylece Anadolu kapısından girdiğinde hanlarımızla, hamamlarımızla, çeşmelerimizle, medreselerimizle, kervansaraylarımızla mührümüzü vurup Nizam-ı âlem’e giden yolda bir üst aşamaya sıçrarız da. Her ne kadar bir ara Moğol kasırgası inşa ettiğimiz Anadolu’muzu kasıp kavursa da Türk’ün sarsılmaz azmi bu yıkım karşısında pes etmeyip Moğol kasırgasının açtığı yaraları sarmak maksadıyla Anadolu’nun sınır uçlarına hicret edecektir.  Hani her hicret hakkında yeni bir medeniyetin doğuşu denir ya, aynen öylede Türkmenler, şeyhler, gazi dervişler Kayı boyunun Uç Beyi Ertuğrul Gazi’nin açtığı gaza bayrağının altında tek yürek olup hicret etmekle yeniden dirilişe geçeceklerdir. Böylece umutsuzluk yerini ümide terk edip Nizam-ı âlem meşalesinin cihanı saracağının günlerin eşiğine gelinecektir. İşte bu uğurda Kayı boyundan Ertuğrul Gazi’nin etrafında tek yürek olan umut kaleleri Osmanlının doğuşuna vesile olacaklardır. Osmanlı Söğüt’te doğa geldiğinde daha henüz iki yüz çadırlık otağdır.  Ve kuruluş mayası Söğüt’te çalınacaktır. Ne diyelim,  Osman Gazi ve Şeyh Edebali kuruluş mayasını çalar da Osmanlı yükselişe geçmez mi? Hem de öyle bir yükselişe geçer ki, Peygamber müjdemiz Fatih’in İstanbul’u fethetmesiyle vuku bulmuş olur. Tabii Osmanlı İstanbul’un fethiyle de kalmaz,  o kutlu ulu çınar dallarını üç kıtayı sarıp sarmalayacak şekilde, yani Nizam-ı âlem için boy verecektir.

İşte ecdadımız bu ya, Nizam-ı âlem ülküsünün mana ve ruhuna sadık kalaraktan fethettiği yerlere adalet ve nizam götürmek için çoktan seferber olur bile. Hiç kuşkusuz ecdadımızın bu denli Nizam-ı âlem için sefer der vatan olmasında Hoca Ahmed Yesevi’nin asırlar öncesinden Türk’ün alp’ine aşıladığı erenlik ruhunun etki payı çok büyüktür. Önce Türk’ün alp’i bu etkilenmeyle alperenlik hüviyetine kavuşup Orta Asya’da yerleşik olmuş, sonrasında bu etki Selçukluyu müesseseleşen devlet yapmış, daha sonrasında bu etkiyle birlikte Osmanlıyı da üç kıtada Nizam-ı âlem devlet kılmıştır. İyi ki Türk’ün alp’i Yesevi pınarından feyizlenmiş, işte bu sayede altı yüz sene cümle âlemin adalet güneşi oluruz da.

Ta ki, Nizam-ı âlem ülkümüze bihaller olur,  işte o zaman düşüşümüz kaçınılmaz hal alır. Dahası yükselişimizdeki “devlet-i ebed müddet”  ufkumuz güme gidip kendi kabımızdan çıkamaz oluruz.  Olsun yine de her şey bitmiş sayılmaz, zira bize ümit var olmak yaraşır.  Kaldı ki Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye birbirinden kopuk ayrı devletler değil,  bilakis birbirinin devamı devletlerdir. Dolayısıyla geldiğimiz noktada zincirin son halkasında yer alan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin de varoluş gerekçesini Nizam-ı âlem ülküsü doğrultusunda kullanıp seferber etmesinde daha doğal ne olabilir ki. Nitekim varoluş gerekçesini  ‘One minute’ çıkışında, Fırat Kalkanı Harekâtında,  Kudüs’ü İsrail’in Başkenti ilan eden Trump Amerikasına karşı İslam dünyasını ve Birleşmiş Milletleri harekete geçirişinden bunu çok rahatlıkla görebiliyoruz. İşte bu noktada inancımız o dur ki; yakın gelecekte kazanan İsrail’in Arz-ı Mevud ülküsü değil, Nizam-ı âlem ülküsü kazanacaktır.  Bikere bu hususta Yüce Allah’ın “Nurumu tamamlayacağım” diye vaadi var. İşte bu yüzden Îlây-ı Kelîmetullah için Nizam-ı âlem ülküsünü kıyamete kadar tek sönmeyen meşale olarak biliriz.

Vesselam.

http://enpolitik.com/kose-yazisi/1832/nizam-i-lem-ulkusu.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar