İNTERNET İCAT EDİLDİ, EDEBİYAT "BOZULDU"

Kaçıranlar ekran başına!

İzlemeyenler, duymayanlar için acı olayı hatırlatarak başlayalım… Özetle… Zira söz konusu olay; haber, ayrıntı ve dedikodu boyutuyla güncellik listesinden inmiş durumda.

Bizim muradımız başka bir şey, bu yazı çerçevesinde… Devamında anlayacağınız üzere…

…..

Efendim, ulusal düzeyde yayın yapan günlük gazetelerden biri (hadi adını da verelim; Star), dört yıldır Necip Fazıl Ödülleri düzenliyor. “Saygı ödülü”, “hikâye-roman ödülü”, “ilk eseler ödülü”, “şiir ödülü” vs. Bu sene beşincisi düzenlendi.

Yetkin isimlerden oluşan bir jürisi var. Bence tabii ki… Başından beri seçilenleri de kıymetli bulur, ödülleri hak ettiklerine inanırım. Başkaları inanmayabilir.

Fakat bir şey var ki, buna itiraz etmeden duramadım…

Dev bir şahsiyet adına ödül veriliyor, “üstad” bilinen o kıymet odağında bir faaliyet gerçekleştiriliyorsa özenli olunmalı ve ona gerçekten değer veriliyorsa, dikkatin zirveleri zorlanmalı.

Oysa bakın nasıl bir yanlışa imza atmış organizasyon ekibi…

Gecenin ilanında “Ya İslam’la yükselir, ya inkârla çürürsün, bu yol mezarda bitmiyor, gittiğinde görürsün…” şeklindeki dizeler Necip Fazıl'a aitmiş gibi kullanılmış.

Oysaki bu mısralar, Necip Fazıl Kısakürek’e ait olmadığı gibi, organizasyon duyurusunda kullanıldığı gibi de değil…

Öncelikle söyleyelim ki, bu mısralar bir başka büyük ustaya, Abdurrahim Karakoç’a ait...

Doğrusu ise,  “Ya İslam’da erirsin/ Ya inkârda çürürsün/ Yol mezarda bitmiyor/ Girdiğinde görürsün...” şeklinde… Ve işbu mısralar, Karakoç ustanın tek dörtlükten oluşan “Tebliğ” adlı şiirinin ta kendisi.

Neresini düzeltelim ki…

Bir yanlışla, iki büyük ustaya saygısızlık yapılmış, “saygı gecesi”nde…

Biz nasıl ulaştık doğru bilgiye peki?

Kütüphanecilik alanından uzman arkadaşlarım sağ olsunlar… Türkiye’nin dört bir tarafından,  şiirin yer aldığı “Gökçekimi” adlı kitabın bibliyografik bilgisini ve şiiri büyük bir yardımseverlikle paylaşıverdiler kısa süre içinde. “Kütüphaneci” adlı uzman personelin, profesyonelin kim olduğunu bir kez daha kanıtlarcasına…

İşte o “saygı “ gecesini düzenleyenlerin yapacağı da, uzmanlığa saygı göstermek anlamında, bundan başka bir şey değildi. 

…..

Kitap, kütüphane kullanımı ve bilgi odaklı yaşamak konusunda fukaralığın zirvelerinde olan biz, yani millet olarak hepimiz (istisnalara selam olsun), bilhassa internetin ortaya çıkması ve egemenliğini her gün biraz daha kabul ettirmesiyle, daha da uzaklaşmaya başladık “doğru/ güvenilir bilgi”yi arama, bulma ve kullanma noktasından…

Hemen herkesin elinde bilgisayar özellikli bir telefon var ve oyun, sosyal medya vs. zaman öldürücülerle hemhâlız.  Olur da herhangi bir konuda bilgi aramak gerekirse, kütüphaneleri ve kadîm bilgi taşıyıcılar olan kitap ve dergi gibi bilgi kaynaklarını değil, interneti ve onun ele avuca sığmaz çocuğu “Google efendi”yi tercih ediyoruz.

Oradaki bilgilerin doğruluğu, güvenilirliği, bilgiyi sunanların yetkinliği vs. durumlar ise, hiç mi hiç aklımıza gelmiyor. Gelmeyince de, koskoca gazetenin düştüğü ayıplı duruma düşülüyor ve saygı gecesinde saygısızlık yapılıyor.

…..

Şahit olduğum benzer bir olayı, isimleri anmaksızın aktarayım…

Önemli kurumlarımızdan birinde, ülkece tanınan bir tarihi şahsiyet (edebiyatçı) hakkında etkinlik (anma günü) düzenlenecektir. Mezkûr şahsiyetin edebiyatçılığı dışında önemli bir kimliği daha vardır.

Etkinlik kapsamında kitaplarından ve hakkında yazılan kitaplardan oluşan bir sergi de düzenlenecektir.

Kurumun kütüphanesi bu işi üstlenir. Kitap sergisi hazırlanmışken, kısa da bir biyografisi hazırlanır meşhurumuzun. İşte o biyografide, edebiyatçılığının dışındaki şapkasına dair bilgilere de yer verilir.

Kurumun “1 numaralı” yöneticisi, etkinlik alanına geçmeden önce kitap sergisini gezerken, kütüphane müdürü tarafından kendisine biyografi takdim edilir. Edilirken de, o ikinci kimliği hakkında bir iki cümle söylenir. Söylenir söylenmez de, yönetici, “nasıl olur, danışmanlarım bana bu şekilde değil, şu şekilde bilgi verdi” diye itiraz eder.

Danışmanlar geldiğinde durum anlaşılır… Görev yaptıkları alandan elli adım ötedeki kütüphaneye giderek uzman kütüphanecilerden bilgi hizmeti talebinde bulunmak yerine, “bi tık öte”deki “Google efendi”ye başvurulmuş ve çok zaman yaşanılan “bilgilenme kazası”na mâruz kalınmıştır.

Elbette, kütüphane müdürü, biyografiyi hazırlarken yararlandığı bilgi kaynaklarını bir güzel etraflıca anlattığında, danışmanlar, alı al moru mor vaziyette başlarını öne eğer.

…..

İlk emri “oku” olan; ‘bilgi’nin yüceltildiği, “nerede bulunursa alınsın” diye tembih edildiği; âlimin uykusunun câhilin ibadetinden, mürekkebinin ise şehidin kanından önde tutulduğu bir kültür havzasına üye olanların yaşadığı coğrafyada bunlar olmamalı, yaşanmamalıydı. “Bilgi bir tık ötede” diyenlerin oyunlarına gelinmemeliydi, gelinmemeli.

Kütüphanelere gidilmeli, kütüphanecilik alanının uzmanlarına danışılarak tavsiyelerine kulak verilmeli, kitap vs. bilgi kaynaklarına bakılmalı ve dolayısıyla iyice araştırılmalı…

Hiç değilse şu kadarını bilmek gerekir ki, bugün “internet” ve “bilgi” kavramları bir arada düşünüldüğünde, ilk akla gelen güvenilirlik, yani sunulan bilginin güvenirliğidir.

Peki, ülkemizdeki genel bakış açısı nasıl? “Ne gerek var bunu düşünmeye ve araştırmaya; nasılsa bilgi bi tık ötede; kütüphanelere, kitaplara ne gerek var ki?”

Bakış açısı ve algı böyle olunca, sonuç da, verdiğim örneklerdeki gibi oluyor yazık ki... Ve bu sakat anlayış, bu sözde “modern kafa” rezil edebiliyor ilgilisini.

Böylesi bir yanlış anlamanın, algılamanın ve dolayısıyla kabul düzeyinin olduğu bozuk bir ortamda ise, örneğin, arşiv memuru kadrosu, üniversitelerin bilgi ve belge yönetimi bölümlerinde dört yıllık lisans öğrenimleri süresince kütüphanecilik, arşivcilik, bilgi ve belge yönetimi konusunda sayısız dersler alan kütüphaneciler ve arşivcilere değil, iki yıllık ön lisans öğrenimleri süresince bu konularla ilgili bir (rakamla da 1) ders bile almayan emlak ve emlak yönetimi mezunu kişilere verilmek istenebiliyor.

Tabii, başka milletlerin gözü gibi baktığı arşivlerdeki, kıymetine paha biçilmez belgelerin, onlara hayatiyet kazandıracak teknik işlemlerin ve bu konudaki uzmanlık bilgisinin ne kıymeti var ki? Ve işler yanlış yapıldığında bu konuyla ilgili devlet kurumunun yetkililerine kim hesap soracak ki?

…..

Yazıya, “İnternet icat edildi, edebiyat bozuldu” şeklinde başlık attığıma bakmayın. Pek çok açıdan müthiş kolaylıklar ve faydalar sağlayan bu büyük yenilik, doğru kullanılmazsa daha pek çok olumsuzluğu da beraberinde getirmeye devam edecek gibi görünüyor.

Çok önemli bir notla bitirelim…

Yazımıza konu olan olayla ilgili olarak işin doğrusunu kitaplardan araştırırken, “bir de internete bakayım, doğru adresi gösteren olmuş mu” diye baktığımda, acı bir şekilde gördüm ki, bu dörtlüğü epeyce kullanan olmuş, fakat hiçbiri “Abdurrahim Karakoç” imzasının yanında, şiirin yer aldığı esere atıf yapmamış. Yani herkes bir güzel kopyalayıp yapıştırmış. Hatta şiirin ikinci mısraında bitişik olması gereken “–da” ayrı yazılmış, pek çok web sayfasında da aynı şekilde yer almış bu hata.

Bir hatta daha…

Bu yanlışı haber yapan veya köşe yazısına konu edinen ve bu vesileyle Star gazetesine çakmak isteyenler dahi, bir zahmet şiirin orijinaline gidip, doğru mısraları da vermeyi düşünmemiş.

“Yok aslında birbirimizden farkımız!”

Tam bir fiyasko, eksiksiz ayıp!

http://enpolitik.com/kose-yazisi/1842/internet-icat-edildi-edebiyat-bozuldu.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar