NİZAM-I ÂLEM’İN FİKRİ TEMELLERİ

Nizam-ı âlem fikri iki temel değer üzere boy verir. İşte bu iki temel değerden alp’lik dış dünyamızın cilası olurken, erenlikte iç dünyamızın cilası olur. Hele bu iki değer bir araya geldiğinde değme keyfine, işte o zaman Nizam-ı âlem ülküsü aksiyona dönüşüp tüm cihana nizam götüreceğimiz muhakkak. Zaten bizim yenidünya düzeninden muradımızda alp’lik ve erenlik tacıyla taçlanmış Nizam-ı âlem aksiyonunun tüm cihana mührünü vurmasıdır. Şayet yedi iklimde huzur ve adaleti tesis etmek istiyorsak, buna mecburuz da. Zira bu ikili unsurun bir arada olacağı hayat tarzıyla ancak yeryüzünde Nizam-ı âlem fikriyatı tesis edilebilir, bu fikriyatın dışında yok efendim hümanizmmiş, yok efendim yenidünya düzeniymiş, yok efendim şuymuş buymuş tüm bunlar ucuz laf ebeliğinden başka bir şey değildir elbet. Neyse ki boş laflara karnımız tok artık,  dedik ya bizi ancak alp’lik ve erenliğin bileşkesi Nizam-ı âlem fikriyatı heyecanlandırır. Hele bir iç ve dış dünyamıza hep birlikte çekidüzen verip nizama kavuşturalım bak o zaman yeryüzünde Nizam-ı âlem fikriyatının egemen olması bir hayal değil hakikatin ta kendisi olacaktır. Zira Nizam-ı âlem ülküsü kıyamete kadar hiç sönmeyecek tek meşalemizdir. İşte bu yüzden Nizam-ı âlem fikriyatın fıtri değerimiz olarak biliriz. Madem fıtri değerimiz, o halde üzerinde bir değil bin düşünmemiz gerekir. Malum fikri gülümüz üzerinde titremezsek fıtri değerlerimizle oynanmaya kalkışıldığında anarşizmin kol gezeceği muhakkak, böylece meydan onlara kalıp bizi can evimizden vurup yaralar da. Asla tabiat boşluğu sevmez, boş bırakırsak alp ve erenlikle insan olmanın erdemliliğini yitiririz.  Unutmayalım ki Nizam-ı âlem ülküsü ise atalarımızdan bize devr olunan âlemşümul değerdir. Nitekim bu değerin bayraktarlığını altı yüzsene dalgalandırmış olan Osmanlı bağrında taşıdığı yediden yetmişe her milletten insanı bir arada nizami hayat yaşatmasıyla bunu ispatlamış da. Nizamla oynanmaya kalkışıldığında farklılıklarımız zenginlik olmaktan çıkıp yerini kısır çekişmelere ve ayrılığa terk edecektir. Dahası bizim ayakta kalabilmemizin tek yegâne can kuvvetimiz haktan yana Nizam-ı âlemce hareket etmektir,  batının can kuvveti ise toplumların kanını emmeye ve sömürmeye yönelik gayri nizami vahşiyattan yana tavırdır. İşte bizi batıdan farklı kılan bu noktada düğümlü, yani farkımızı fark ettiren yönümüz Nizam-ı âlem fikriyatında gizlidir.  Zira biri nizam diğeri vahşettir, dolayısıyla nizam ve vahşet birbirinin zıttı kavramlardır.

Hiç kuşkusuz Nizam-ı âlem fikriyatı doğrultusunda hareket etmemizde en büyük tetikleyici değer gazi dervişlik ruhudur. Yani alperenlik ruhudur.  İşte böylesi haleti ruhiye içerisine girip Yüce Allah’ın bütün tecellilerini sevmek ve O'nun cilve-i rabbaniyesi hükmünce hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya yarın ölecekmiş gibi ahrete çalışmak hem dünyamızı hem de ahretimizi nizama kavuşturacak iksir olur.

Şu bir gerçek, Nizam-ı âlem fikriyatının oluşumunda Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi’nin Türk’ün alp’ine üflediği nefesin rolü çok büyüktür. Öyle ki Türklerin İslam öncesi Cihan hâkimiyet ülküsünü Nizam-ı âlem ülküsüne geçişinde en büyük pay sahibidir.  Dahası ilk köprü bağı o’nun saçtığı solukla başlar.  İşte bu sayede Osmanlının kuruluşuna geldiğimizde Şeyh Edebali’ye devr olunan nefes Hacı Bayram-ı Veli ve Akşemseddin’in elinde Nizam-ı âleme uzanmamıza vesile kaynak olur. Nasıl kaynak olmasın ki, bikere Piri Türkistan’ın dergâhına gelen Türk’ün alp’i erenlik vasfı kazanınca ilerisinde Nizam-ı âlem için nefer olabiliyor. Derken Türk’ün alp’i Yesi pınarından kana kana feyizlenmesiyle birlikte bir bakmışsın Selçuklu kiliminde nakış nakış işlenip Osmanlı tuğuyla ötelere kanatlanır da.

Malumunuz İslam öncesi Türklüğün mizacında daha çok hamleci ruh söz konusu olup bu mizaç alp’lik olarak karşılık bulmuştur. Ne zaman ki Türk’ün alp’i tasavvufla buluştu, işte o zaman aksiyon yönümüz cihad ruhuna dönüşür bile. Her ne kadar Moğol kasırgası bu ruhumuzu bir ara sekteye uğratmış olsa da Anadolu uçlarına hicret eden Horasan erenleri, eli kabza tutan derviş gaziler vs. bütün bu elim vaziyette Söğüt otağında yeniden ümit kalelerimiz olmuşlardır.  İşte bu ümit kaleleri Ertuğrul Gazinin açtığı sancak etrafında Horasandan İzmit’e kadar her yerde Türk’ü harekete geçmeye yetmiştir. Artık bundan böyle Türk’ün nabzı Osmanlı beyliği otağında atacaktır.  Böylece her dem canlar yeniden doğar misali alperenler, müderrisler ve eli kabza tutmuş tüm civanlar Osmanlının kuruluş mayasında Nizam-ı âlem neferi olmuşlardır. Hakeza Nizam-ı âlem hamurunu yoğuran bu kervan adeta yekvücut olup, ileride Osmanlıyı üç kıtada hükümran kılacak Nizamı âlem davasının fikri temellerini atmışlardır

Kelimenin tam anlamıyla bu ilk tohum Orta Asya'da Ahmet Yeseviyle start almış, Selçuklu kilimiyle işlenmiş ve Söğütte Şeyh Edebali ve Osman Gazinin elinde yoğrulup Fatihle doruğa ulaşmıştır. Böylece Kanuni dönemiyle birlikte Nizam-ı âlem fikriyatı kanunlaşmıştır. Anlaşılan Nizam-ı âlem öncüleri hem alp idiler hem de erendiler. Başka bir ifadeyle eli kılıç tutan her bir alperen;  adalet, merhamet, şefkat ve tefekkür abidesi olarak adını tarihin altın sayfalarına yazmıştır.  Tabii niyetleri halis olunca ister istemez akıbetleri de hayra tebdil oldu.

Peki,  ya batı?  Batı öteden beri zekâsını sinsi planlar üzerine kurguladığından dolayı tarihi sürecin hem öncesinde hem sonrasında insanlık adına hayra vesile olamamışlardır. Gittikleri topraklara önce ellerinde İncil sonra tüfeklerle girmişlerdir, sonrasında ise ellerindeki İncil'i bırakıp ele geçirdikleri madenlerin keyfini çıkarmışlardır.  Buralardan çekip gittiklerinde ise arkalarından sadece boş bir kule ve boş bir çan kalmıştır. Kaldı ki girdikleri şehirlerdeki kurdukları düzen kaba saba ve yapmacıktı. Üstelik ülkelerin dörtte üçünü kirlettiği, köleleştirdiği, kana buladığı, yakıp yıktığı şu fani dünyada ellerinde avuçlarında insanlığa verecekleri mesajları kalmaz da. İşte bu nedenle insanlık bizim vereceğimiz mesajımıza her daim muhtaç durumda. Çünkü tarih boyunca Doğunun bütün nizamı âlem öncüleri hep insaniyetçi olmuşlardır. Osmanlı vahdet şuuru ile hiçbir ırk arasında ayırım gözetmeksizin inançlar arasında kardeşlik tesis edip ülkeleri adaletle idare etmesini bilmiştir.  Öyle ki onlar fethettikleri ülkeleri adaletle yönetmekle kalmamışlar farklı kültüre sahip topluluklarla beraberce nasıl bir nizam anlayış içerisinde yaşanılacağını da ispatlamışlardır.  Hatta İlahi muştumuz olan Îlây-ı Kelîmetullah için Nizam-ı âlem ülküsünü dağların denizlerin ötesine taşıyıp yedi iklime kök salarak and içtiler de.

Düşünsenize batı,  bizim Nizamı âlem hareketi ve sarsılmaz kuvvetimiz sayesinde insanlık nedir öğrenmiş oldu. Ama ne var ki batı, üç yüzyıldan beri mekanik araçların gelişmesiyle alakadar olduğundan hala insana ait vücut sarayını keşfedememiştir. Nasıl keşfedebilsin ki, insanın iç dünyasının büyük bir âlem var. Doğunun bu konuda en büyük avantajı Mevlana ve Yunus gibi gönül mimarlarına sahip olmasıdır. İşte batı böyle bir avantajdan yoksun olduğu içindir insanlığın gönül dünyasına en küçük bir katkı sunamamakta. Bu konuda hak getire,  dünyanın dört bir tarafını kana buladıkları da işin cabası. Tek bildikleri şey sürekli madde tüketimi ile meşguliyetlerini artırmaktır. Meşguliyetlerini maddeye taparak artırdılar da ne oldu, Avrupa bugün yorgun ve bitap düşmüş bir görünüm vermekte,  hatta bizim sevgi iklimimize muhtaç durumda. Artık batı gençliğini klasikleşmiş Virjil, Homer, Dante, Shakspeare gibi dehalar doyuramıyor.  Öyle anlaşılıyor ki batının muhtaç olduğu sevgi seli Ahmet Yesevi, Mevlana ve Yunus gibi gönül sultanlarının ferasetinde gizli.

Şimdilerde manevi bunalım içerisine düşmüşlük ve bunun derin sancıya yol açması batıyı fena halde kara kara düşündürmeye yetmiştir.  Sanki ruh dünyalarının içini dolduracak bir nefes arar gibiler, ama aradıkları ruh doğudadır. O halde medeniyetler çatışması ya da medeniyetler buluşması gibi tartışmalar bir kenarda duruversin, asıl yapılması gereken hamle Nizam-ı âlem iksirimizi canlandırıp batı ve doğu insanını ortak paydada buluşturacak kültür hazinelerimizi insanlığa sunmak esas olmalıdır. Zira engin kültür kaynağına ancak doğu revakından girilebiliyor.   Zaten bizde gelene gelme, gidene git demeyiz, yeter ki pazarlıksız kapımızdan girsinler onlara mehlem oluruz da. Yediden yetmişe herkes bilir ki; bu kapı dost kapısıdır. Bu kapıdan içeri giren asla zeval bulmaz, bilakis felah bulur.  Kelimenin tam anlamıyla kesretten vahdete ermenin adıdır bu kapı. Dün nasıl ki Türkün Alp'i Ahmet Yesevi dergâhının kapısından girip erenlikle buluşmasıyla birlikte büyük bir medeniyet doğmuşsa,  bu günde aynı heyecanı kaynaştıracak yeni bir diriliş hamlesi olmamız pekâlâ mümkün.  Artık günümüz de alp’in kılıcı bilgi gücü olarak algılanıyor, erenlik ise her devirde değişmeyen tek hakikattir zaten.

İyi ki de günümüzde alperenliğe sahip çıkan gençlerimiz var.  İşte bu sahiplik duygusu sayesinde Nizam-ı âlem fikriyatı kök salabiliyor.  Şayet bu ruh diri tutulabilirse yeniden Nizam-ı âlem olarak doğabiliriz.  Yeter ki ülkümüzü yitirmeyelim, su yatağından ötelere akacaktır elbet.

Hiç kuşkusuz kurtuluş kesretten vahdet deryasına dalmaktadır.  İnsanlık dış kalıbından sıyrılıp Allah'a yürümeli ki necat bulabilsin Îlây-ı Kelîmetullah davasını önce kalpte yüceltmeli, sonra letaiflerde ışıldatmalı, en nihayet tüm vücuda yaymalı ki iç nizam-ı âlem tesis edilebilsin. Şu dünyada fethedilmeyen tek ülke kaldı, o da kendimiz. Bakışlarımızı iç dünyamıza çevirip bütün kuşkulardan sıyrılmalı ki insanlığın susadığı o Nizam-ı âlem ülküsü doğa gelsin.  Zaten “Önce kendimize nizam, sonra âleme nizam” sözünden maksatta budur.

İşte görüyorsunuz, Nizamı âlem fikriyatının ismi bile ruhumuz aydınlatmaya yetiyor. İsmi böyle ise kim bilir kendisi nasıldır.

Nizam-ı âlem fikri bugünde insanlığın susuzluğunu giderecek tek iksirdir.  Dün nasıl ki Yesevi pınarından beslenen alperenler tarihte adalet timsali ve nizam öncüleri olduysalar, bugünde bu milletin bağrından çıkacak yeni alperenlerin bunalım içerisinde kıvranan insanlığın yeniden ümit kalesi olacaklarına inancımız tamdır.  Nitekim bir elde Kuran, bir elde bilgisayar diyen bir gençliğin doğması bu muştuyu veriyor da.  Ümit varız, inancımız tam da. Bakın insanlar soluk soluğa stres bir hayat yaşıyor,  hiçbirinin yaşadığı anla ilgisi yok gibi. Kitleler ister istemez bu durumda ruhunun susuzluğunu giderecek pınar arıyor.  İşte insanların aradığı o pınar tâ yıllar öncesinde bitip tükenmek bilmeyen Yesevi pınarından kıvrım kıvrım akan   “Îlây-ı Kelîmetullah için Nizam-ı âlem” ruhundan başkası değildir elbet.  Zira ilim, fikir, hikmet adalet, kılı kırktan ayırma, barış, terbiye ve samimiyet gibi değerler sadece Nizamı âlem fikriyatında mevcut. O halde, gelin yeniden elimizdeki nübüvvet gülü ile yeniden yollara düşelim, düşelim ki Nizam-ı âlem kandili ruhumuzu aydınlatsın.

Velhasıl; fazla söze ne hacet,  şimdiden yolunuz aydınlık olsun.

Vesselam.

http://enpolitik.com/kose-yazisi/1865/nizam-i-lemin-fikri-temelleri.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar