Şiddet

Bir kıyamet arifesi yaşıyoruz sanki. Elbette ki Yüce Allah’ın hikmetinden sual olunmaz, yine de anlaşılan o ki hikmetine binaen kıyamete kadar şiddet hiç eksik olmayacak.  Düşünsenize Adem (a.s)  ve Havva anamız cennet yurdundan dünyaya ilk adım attı atmasına ama zürriyetinin çoğalmasıyla birlikte insanlık şiddetin tam ortasında buldu kendini. Nasıl mı? İşte Hz. Âdem (a.s)’ın Habil ve Kabil oğlu arasında yaşanan hadise bunun bariz göstergesi zaten.  Nitekim Habil merhamet ikliminin kutbu olurken,  Kabil’de şiddet ikliminin kutbu olur. Öyle ya, madem  ‘Her şey zıddı ile bilinir’, o halde hak ve batıl arasında kıyamete kadar yaşanacak tüm hadiselerin gidişatı bu iki kutuptan dal budak salacak demektir.

Besbelli ki her şey bu iki kutup üzere seyretmektedir. Kutbun bir ucunda Kabil’in ektiği şiddet tohumu var, diğerinde ise Habil’in ektiği merhamet ve sevgi tohumu vardır. İşte bu iki kanaldan gelen şiddet ve merhamet tohumları neşvünema bulduğunda her devirde her iki tohumda değişik biçimlerde boy verip karşımıza çıkabiliyor. Derken Şairin haykırarak dile getirdiği “Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir/oluklar çift; birinden nur akar, birinden kir...” gerçeğiyle yüzleşmiş oluruz.

Evet, Kabil’in Habil’i katletmesiyle başlayan ilk kardeş cinayeti aslında insanlık tarihinin ilk şiddet eylemidir. Ve bu kirli eylem gelecek kuşaklara örnek teşkil eder de. Nasıl mı? Mesela gün olmuyor ki,  Türkiye’de şiddet hareketleri eksik olmasın, yine gün olmuyor ki dünyanın gözü kulağı bizim üzerimizde olmasın, her anımız mercek altında habire.  Ancak bu demek değildir ki mercek altındayız diye elimizi kolumuzu bağlı tutalım, zaten böyle bir lüksümüzde yoktur, bir şekilde etrafımızda cereyan eden şiddet sarmalından çıkmamız gerekir. Yinede kanaatimiz o dur ki tarihten bugüne nice ateş çemberlerini aşmış necip milletimizin yeri geldiğinde o engin sinesiyle ülkemizin üzerine adeta kara bulut gibi çöken terör belasının dün olduğu gibi bugünde üstesinden geleceğine inancımız tamdır. Bakmayın siz öyle milletimizin ara sıra o suskun duruşuna, hele bir sabrı taşmaya görsün, gerektiğinde ‘Kükremiş sel gibiyim bendimi çiğner aşarım, Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım’ duygu seliyle her türden şer odaklarına gereken dersi verecek gücü gösterir de.

Bilindiği üzere Asya ve Avrupa arasında köprü konumunda bir ülkeyiz,  dolayısıyla stratejik öneme haiz bir ülkede yaşıyor olmamız bize tarihi sorumluluk yüklemekte.  Madem sorumluluğumuz çok büyük, Balkanlar, Ortadoğu, Asya ve Kafkasya dörtgeninde yaşayan devletlerle aynı kültür dairesi içerisinde bulunmanın avantajlarını çok iyi kullanmamızı gerektirmekte. Ne var ki bu avantajımızı şimdiye kadar tam anlamıyla değerlendirdiğimiz söylenemez. Düşünsenize Sovyet Rusya’nın dağılma süreci içerisinde Türk Cumhuriyetleri bir bir bağımsızlıklarına kavuşurken biz tüm bu gelişmeleri balkondan seyrederek geçirmişiz. Maalesef bu süreçte bizim lehimize bir sürü avantajlar sözkonusuyken ayağımıza kadar gelen tüm avantajları elimizin tersiyle itmişiz. Hatta bu bağlamda bir zamanlar Türk Cumhuriyetlerle kültürel ekonomik ve sosyal tüm ilişkilerimiz bize tam bir hayal kırıklığı yaşattı diyebiliriz.  Bilhassa o dönemin iş bilmez yöneticileri karşılarına çıkan bu yeni durum karşısında bakar kör olmalarının doğurduğu sonuçlar incitici olmuş da. Nasıl incitici olmasın ki, bir kere o yıllarda kardeş toplulukların derdiyle dertlenip hemhal olmamışız ki. Sadece ‘Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Büyük Türk Dünyası’  hayali ve gurur okşayıcılığıyla yetinmişiz. Batı yinede tüm bu bakar körlüğümüze rağmen tedbiri elden bırakmayıp bizi sürekli gözetlemekte. Olur ya bir gün gelir Balkanlar, Ortadoğu, Orta Asya ve Kafkasya ekseninde lider ülke oluruz endişesini taşımakta.  İşte içten içe duyulan bu endişedir ki dönem dönem ülkemiz topraklarında şiddete hareketlerine kol kanat germekteler. Böylece bu metotla bizi dize getireceklerinin hesabı içerisindeler. Öyle ki kendi iç karanlık dehliz odalarında ülkemizi enine boyuna tüm yönleriyle masaya yatırıp analizini yaptıktan sonra içimize yerleştirdikleri muhbir ajanlar vasıtasıyla bu topraklarda provokatif eylemler gerçekleştirmeyi de ihmal etmezler. Nasıl olsa geçiş sancısı süreci yaşayan bir ülkeyiz, nasıl olsa tez canlı bir milletiz, bu durumda içimize en ufak atacakları bir kıvılcımla çok çabuk tahriklere kapılıp barut fıçısı olmamıza yetecektir. Besbelli ki zayıf yönlerimizin etüdünü iyi yapmışlar, bize düşen zafiyetlerimizden yararlanmalarına fırsat vermemektir. Hatta tüm oyunlarını bozmak için sanayileşmiş bilgi toplumu evresine geçiş yapmamız gerekir. Geçelim ki tüm kirli aktörlerin oyunlarını bozabilelim. Bakın, sanayileşmesini tamamlayıp bilgi toplumu olmayı başaran devletler, polisiye tedbirlere pek gerek duymaksızın ürettikleri sosyal projeler, sivil katılımcı ve uzlaşma yollarıyla terör hadiselerin üstesinden gelebiliyorlar.

Aslında 2023 Yeni Türkiye hedef edinmiş bir ülke olarak bizim sanayileşmiş bilgi toplumuna geçiş evresinde birtakım sıkıntılar yaşar olmamıza şaşmamak gerekir, zaten geçiş evrelerinin doğasında sancılar hep var olmuştur.  Önemli olan geçiş süreci sancılarını sosyal tabanlı militanlaşma eğilimlerin yeşermesine fırsat vermeden kazasız belasız atlatabilmektir. Bakın pek çok kalkınmış ülkeler geçiş sancılarını kan gövdeyi götürürcesine çok ağır bedeller ödeyerek geçirmişler. Allah’a şükürler olsun bizim kültür kodlarımız geçiş sürecini batıda olduğu gibi kanla gerçekleşmesine izin verecek türden kodlar söz konusu değildir,  dolayısıyla bizim neydik edip mutlaka sosyal, kültürel ve ekonomik alanlarda bir dizi reformlar ortaya koymamız icap eder, buna mecburuz da. Dedik ya tüm dünyanın gözü kulağı bizim üzerimizde.  Bu gözü kulaklık kimi zinde güçler için  'bir korku, bir kâbus'  durum olurken kimi mazlum ülke haklar içinse   'Türkiye ayağa kalkarsa zalime korku, mazluma umut ışığı' olacak bir muştudur.  Gönül ister ki mazlumların düşlediği umut ışığı olalım. Ne var ki; bir takım karanlık güçler mazlum milletlerin umut ışığı olarak görülen böylesi cennet vatan ülkenin kendi öz kodlarına dönüp dirilişe geçeceği zamanlarda rejim meselesini gündeme taşıyaraktan hemen hedef şaşırtıp  27 Mayıs, 12 Eylül, 28 Şubat, 17-25 Aralık ve 15 Temmuz darbe türü girişimlerle yolumuza taş koyabiliyorlar. Alışkanlık bu ya,  her on yılda bir her türden darbe girişimlerle topyekûn kalkınmamızın önünde tıkaç oluyorlar. Madem öyle bize düşen kerameti kendinden menkul tıkaç görevi ifa eden alışkanlık ve rutin hale gelen arazları rafa kaldırıp yerine  “milli, sivil katılımcı ve sosyal iktidar” üç tarz model ortaya koymak düşer. Şayet işi akışına bırakıp alışkanlıklarına son vermezsek biliniz ki 'Yeni Dünya Düzeni' aldatmacasının ortaya koyduğu içi boş model balonlarla çok daha oyalanıp duracağız demektir.

Unutmayalım ki,  Yeni Dünya Düzeni dedikleri düzen iki ucu sivri bir değnek düzendir. Baksanıza değneğin neresine dokunulsa kanayan yara daha da derinleşip kangrenleşmekte. İşte bu iki ucu sivri değnekle habire bize ayar çekme peşindeler. Onlar çeke dursunlar, bize düşen bu ayar çekmeler karşısında eli kolu bağlı sessiz kalmamaktır. Dedik ya bir şekilde kirli oyunlarını boşa çıkartacak projeler ve çözüm yolları ortaya koymalıdır. Yok, eğer  'Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın' deniliyorsa,  şu iyi bilinsin ki bir gün gelir değneğin her iki ucu suya sabuna dokunmayanlarında can evinden vuracaktır,

İşte tam bu noktada çözüm yolu nedir sorusu çok önemlidir. Hiç kuşkusuz çözüm yolu derken;  ipin bir ucu derin güçlerin elinde,  diğer ucu bizim elimizde olan bir çözüm modeli kastetmiyoruz, bilakis her iki ucu da bizim elimizde olacak çözüm modelini kastediyoruz.  Malum, derin güçler iğneden ipliğe her şeyi kendilerinin kontrolleri altında tutmak isterler,  zaten tarihte hep böyle olmuştur. Hadi kontrolü ellerinde tutma heveslilikleri neysede birde şu şiddet hareketlerine karşıymış gibi duruş sergiler görünüpte alttan alta destek vermelerine ne demeli. Bakın tüm emperyal güçler,  kendilerine hayran işbirlikçi aydınlar üzerinden ülke halklarına bir takım terapi yöntemler uygulayaraktan çok rahatlıkla ayar çekebiliyorlar. Düşünsenize bir zaman bize çözüm diye sundukları reçeteler meğer emperyal güçlerin  'al bunla oyalan' cinsinden reçetelermiş. Ağa babaları ellerine reçete tutuştururda şu bizim yerli işbirlikçi mankurt aydınlar gereğini yapmaz mı,  hem de alasını yaparlar. Zira Güneydoğuda PKK terörüne çanak tutup devlet aleyhine hazırlanmış bildiriye imza atacak kadar ihanet şebekeleğine soyunurlar da.  Her neyse onlar bildiriye imza ata dursunlar ilham aldıkları batının ikide bir insan haklarından dem vurup habire özgürlük havarisi dolduruşuyla arka planda unutturmaya çalıştıkları cinayetleri örtbas edemezler ya. Batının bu konuda sicili bir hayli kabarık, nasıl örtbas edilip unutulabilir ki.

Evet,  İnsan hakları, hümanizm, özgürlük gibi değerler, değer olmaktan daha çok ülke haklarını kontrol etmeye yönelik rol üstlenmiş kavramlardır.  İşte içi boş dışı cilalı bu kavramlarla bizim Yunus'un “Malda yalan mülkte yalan, hani bunun ilk sahibi, var birazda sen oyalan” deyişinin ters yüz ediliş hali diyebileceğimiz  “Özgürlükte yalan, insan hakları da yalan, çağdaşlıkta yalan, var birazda sen oyalan” oyuncağıyla bizi can evimizden vurmaya çalışıyorlar. Anlaşılan aydın olmanın birinci kriteri çözüm adresi için ikide bir batının kapısını çalmakmış,  meğer ne kadarda meraklıymışlar batının cicili bicili cilalı oyuncaklarıyla oyalanıp ahkâm kesmeye. Eeeh ne yapsınlar, köklerinden bihaber müsvedde aydınların ellerinden başka bir şey gelmez ki. Bir kere ferasetten yoksunluk bu müsvedde aydınların gözünde tek tavaf edilecek mabed batı olmaya yetiyor. Tabii tek mabet batı olunca ister istemez kimileri “Kâbe Arab’ın olsun Çankaya bize yeter” aşkıyla tutuşurken kimileride  “Taksim yeter” zavallılığına düşebiliyor. Ah keşke Çankayacılar ve Taksimciler aklını başlarına toplayıp yönünü doğuya çevirseler de batının şu dışı cilalı, içi zehir kusan reçetelerine aldanmasalar,  bak o zaman ülkemiz üzerinde oynanan sinsi oyunları bozmak an meselesi diyebiliriz. Bakalım batıyı körü körüne taklit edip göbekten bağlanmak nereye kadar devam edecek. Ama öyle görünüyor ki bu aklı evveller içi boş reçete ve toplum mühendisliği projelerini iyi hıfz etmiş gözüküyorlar, dolayısıyla bu tip aydınlardan analitik yaklaşım beklemek hayal olur. Onların tek bildikleri eline tutuşturdukları reçeteleri ekranlarda nakarat nakarat rap rap tekrarlamaktır,  bunun dışında kafaları bir şeylere pek basmaz zaten.

Umudumuz o dur ki  'Ey Türk titre ve kendine dön' titreyişiyle dirilişe geçtiğimizde o gün en başta ülkemiz olmak üzere tüm Ortadoğu, tüm Orta Asya, tüm Kafkasya halkları huzura kavuşur. Hele bir Türkiye yeniden dirilişe tam manasıyla geçtiğinde bak o zaman dünyanın muhtaç olduğu Osmanlı adaleti bir hayal olmayıp hakikat olacağı muhakkak. Aslında diyeceğimiz şu ki;  inşallah pembe şafaklar sökün eder de mazlumların ahı yerde kalmaz. Yine diyeceğimiz şu ki, inşallah kendi öz köklerimize yönelir, bu yolda adımlar atarız da o özlenen pembe şafaklar belki yarın, belki yarından da çok yakın olur. Yeter ki ümitlerimizi ve denge ayarlarımızı yitirmeyelim,  bak o zaman diriliş muştumuz gerçeğin tâ kendisi olurda. Bu arada denge demişken, sakın ola ki dengede neymiş deyip es geçmeyelim. Bakın bu konuda Ahmet Cevdet Paşa ne diyor: ‘Toplumlar için büyük tehlike, geçiş dönemlerinde dengeyi kaybetmektir.. Değişmemekte ve statik kalmakta direnen memleketler kadar dengeyi kaybedenlerde tarihin harabelerine gömülmüşlerdir.’   Evet, bu müthiş sözleri kulağa küpe edip denge ayarımızı yitirmemek ise bize düşer.

Bir baba düşünün ki, cahiliye döneminde kızını diri diri toprağa gömecek kadar gözü kara, üstelik o baba bunu yaparken de kendini bedevi hayat tarzının gereklerini tam, eksiksiz yerine getirmiş saymakta. Bir bakmışsın yine o aynı baba bir zaman sonra devlet başkanı olmuş sırtında un çuvalıyla sorumluluğun gereği Medine sokaklarında fakirlerin ihtiyacı için canhıraş koşturup merhamet abidesi olabiliyor. Tahmin etmişsinizdir o  babayı, hiç kuşkusuz o baba Halife Hz. Ömer (r.a)’dan başkası değil elbet.  İşte bu örnekten hareketle diyebiliriz ki;  Hattab’ın oğlu Ömer nasıl değişmişse, toplumlarda pekâlâ değişebiliyor. Tabii sadece değişen Hz. Ömer (r.a) değildi bedevi toplumda değişmişti.  Ama gel gör ki aynı toplum bir zaman sonra mezhep ve siyasi kavgaların eşiğine geldiğinde ortalık kan gölüne çevrilecektir.

Evet,  İslam bir güneş gibi Mekke semaları üzerinde doğduğunda ilk tepki ve ilk şiddet hareketi müşriklerden geldi. Keza her tür kavga, her tür fitne ve her tür zulme start verende onlardı. Zira müşrikler statükocu bir topluluktu, yani alışıla gelen mevcut düzene göbekten bağlı topluluklardı. Amma velâkin statükoculukta bir yere kadardı, İslam güneşinin doğmasıyla birlikte mevcut otoriteleri içten içe sarsılması kaçınılmaz hal alır.  Birkere İslam çağlar üstü evrensel mesajlar sunan bir din, sarsması gayet tabiidir. Dahası Müberra Dinimiz insanlığı aydınlatmak ve irşad etmek için vardır.  Aynı zamanda bu irşat alışılagelen kurulu düzeni sarsan bir faaliyettir. İşte bu faaliyetin neticesinde İslam Dini tüm sahte putları devrilmekle kalmamış bunlara ilaveten sosyal yapıları da değiştiriverdi. Üstelik bu değişim şiddetle değil, gönülleri fethederek gerçekleşir. Nitekim bu süreç iyi analiz edildiğinde saldıran tarafın müşrikler olduğu, saldırılara karşı direnen tarafında Müslümanlar olduğu görülecektir. Hakeza Haçlı seferleri de öyledir. Haçlı seferlerini başlatan biz değil, batı âlemiydi.

Şu bir gerçek; şiddete başvurmaksızın gerek sosyal, gerek siyasi, gerekse ekonomik alanlarda değişim ve dönüşümler gerçekleştirmek pekâlâ mümkün. Bakın, İbn-i Haldun Mukaddimesinde; “Zamanın akışıyla bütün tarihi şartların değişmekte olduğunu unutmak, araştırmacıları yanılmaya sürükler. Bu değişiklikler şahıslarda, vakitlerde, şehirlerde meydana geldiği gibi çevre, bölge ve devrelerde de vuku bulmaktadır…” der.  Gerçekten de bu müthiş tespitten hareketle şiddetin temelinde değişime direnme çabası vardır diyebiliriz.  Ve bu temel çaba üzerine inşa edilen şiddetin bir ayağında kültürel değerlere yabancı kalmak varken,  diğer ayağında sosyal ve ekonomik yapıdaki tüm değişmelere kapalı kalmak vardır. Oysa ne kadar değişime direnip kapalı kalınırsa kalınsın güneş balçıkla sıvanamaz.  Umulur ki onlarda bir sabah uyandıklarında İslam güneşinin ziyasından istifade ederler de her şeye olumsuz bakan ön yargılı yaklaşım illetinden kurtulmuş olurlar.

Değişime direnip kapalılıktan kim ne bulmuş ki onlarda bulsun. Madem öyle bir an evvel ekonomik denge ve sosyal adaleti sağlayacak reformlarla kapalı belleklere ışık sızdırmalı ki ön yargılı yaklaşımlar yıkılmış olsun.  Aksi halde ön yargılı yaklaşımlarla etnik ve mezhep farklılıklarına benzer daha birçok farklılıklarımız bölünme olarak algılamaya devam edip birbirimizin kuyusunu kazmakla meşgul oluruz.  Zaten ne zaman ki farklılıkları ayrılık değil,  zenginlik olarak görür, işte o zaman pek çok meselelerin üstesinden gelineceği görülecektir. Hatta şiddete karşı sırf şiddetle değil,  zıtlıkları ahenkleştirmekle de üstesinden gelinebilir. Türkiye daha henüz bu noktada ne geleneksel değerlerini yeterince koruyabilmiş, ne de yeterince sanayileşmiş bilgi toplumun zihni disiplin seviyesine erişmiş durumda. Daha çok Araf'ta bir yerdeyiz. Arafta olunca da maalesef birçok meselelerin üstesinden gelemeyebiliyoruz.  Anlaşılan iki arada bir derede kalmamak için Araf’tan çıkmak şart.  Evet, hem de ne şart, neredeyse tüm problemlerin kaynağında bu tür gel-git kaymalar yani med-cezirlerimiz söz konusudur.

Malum, geçiş süreci yaşayan toplumlar yarınından hep endişelidirler. Bu yüzden karşı karşıya kaldıkları bir takım hadiseler karşısında şaşar kördürler. Karşılaştıkları olaylar karşısında aklını değil, hissiyatını kullanıp analitik düşünceden uzak bir mantık faaliyeti yürütürler. Böyle oluncada hayalinde düşledikleri dünya tek tiptir.   Hele bir insan efsunlanıp etrafını iki renkli görmeye dursun, artık istese de etrafa gri bakamaz, onun için etraf ya siyah, ya da beyazdır. İşte etrafa gri tonda bakamama bu tip insanları olaylara objektif bakmaktan alıkoyup statükocu olmalarına yetebiliyor. Bir adam düşünün ki, her şeye  ‘bizimki’ ve  ‘sizinki’ ya da ‘sen’ ve ‘ben’ ikilem ekseninde bakmakta.  Elbette ki böyle bir insanın kendisi dışındakileri ‘öteki’  görmesi gayet tabiidir.  Besbelli ki bu efsunlanmış tipler kafasındaki bu tür ikilemlere son vermedikçe güzeli güzel,  iyiliği iyilik, hayrı hayır olarak göremeyecektir.  Mutlaka olup bitenlere at gözlüğü ile değil çok renkli görmeye bakıyor olmaları gerekir ki;   'Yaradılanı sev Yaradandan ötürü'  çizgisine gelinmiş olsun.

Şu fani dünya da sevgi ve muhabbet iklimi oluştuğunda biliniz ki,  farklı düşünceye sahip, farklı kültür ve farklı dillerde ki insanlarla bir arada yaşamak kolay olacaktır. İnsanları kucaklayabilmek ancak böyle bir muhabbet ikliminin varlığıyla mümkün,  aksi halde kucaklayamazsın. Nitekim böyle bir iklim vuku bulduğunda Hz. İbrahim’e serin olan ateş bize de serin olacaktır.  O ateş İbrahim’i yakmayıp nasıl gül bahçesi olduysa bizede bir başka cihetle gül bahçesi olur. Kim şeytani ateşten ne buldu ki biz de bulalım, bu yüzden İbrahim-i ateşi gönlümüzde yakıp etrafımızı gül bahçesine çevirmek gerektir. Sakın ola ki nasıl olurda ateş İbrahim'i yakmaz demeyin, yakıcı olan sadece şeytani ateştir,  İbrahim-i ateşte nur olduğundan yakmaz. Sanki Albert Camus bizim ateşe iki farklı pencereden bakışımızdan bir şeyler sezmiş olsa gerek ki şu tespitte bulunmuştur; ‘Hiçbir şeye inanılmıyorsa, hiçbir şeyin manası yoksa hiçbir değere evet diyemiyorsak her şey mümkündür, her şey önemsizdir. Ne evet kalır, ne de hayır, katil ne haklıdır, ne de haksızdır. Kendini cüzamlıların bakımına adayabileceği gibi, içinde insanlar yakılacak ateşleri de tutuşturabilir insan.’

Evet,  şiddet bir ferdi hareket değildir,  toplumun linç edilmesine yönelik ya da içi boş kavramlara kurban edilmek istendiği bir ideolojik saplantı harekettir.  Değim yerindeyse şiddette çarmıha gerilen fert değil toplumdur. Düşünsenize boş bir alana bir iki el silah sıkmak bile toplumu bir anda germeye yetiyor.  Bu noktada silah fiile sebebiyet veren bir araç olurken fiilin faili de terörist olarak karşılık bulur. Adı üzerinde anarşist,  bu yüzden anarşist tipler toplum huzuru, asayiş nedir bilmezler, bu tipler yapacağı eylemi bilir. Kelimenin tam anlamıyla nizam tanımaz, kural bilmezin adıdır anarşist. İşte adına uygun davrandıklarından başıboşluk, yakıp yıkmak hayatlarının parçası olur da. Bir başka açıdan baktığımızda ise anarşist tiplerde bizim gibi ete kemiğe bürünmüş varlıklar, hatta bizim gibi onlarında kendince haklı talepleri olabiliyor. İcabında başkaldırdığı sisteme karşı şikâyetlerinde haklılık payı yanlarda var olabiliyor, ama şikâyetlerini eyleme ve cinnete dönüştürdüklerinde artık bizim gibi insani olmazlar,  bu noktadan sonra vahşet canavarı katil ve canidirler. Vahşilik insani değerle taban tabana zıt bir karakterdir zaten.  Yok, efendim ben bunu hak ve adalet yerini bulsun diye yapıyoruz deniliyorsa unutmayalım ki her bir talep cinayet işlemeye asla gerekçe teşkil etmez. Bir kere ortada fiili bir durum var, şiddet nasıl hak hukuk ortaya koyabilsin ki. Hani öfke ile oturan şaşı kalkar derler ya aynen onun gibi şiddetin hiç bir tutar tarafı yoktur. Başta dedik ya,  şiddet hiç bir zaman nizam bilmez, kural bilmez, hukuk bilmez ve tanımaz da. Tanımadıkları o kadar net açık ki,  kendi içlerinde en ufak görüş ayrılığa bile tahammülleri yok,  hatta davaya ihanet addedilip infaz edilmesine gerekçe teşkil edebiliyor.

Şu bir gerçek sözde değil özde hak hukuk ve demokrasiyi ilke edinmiş toplumlarda şiddete prim verilmez. Nasıl şiddete çanak tutulsun ki,  totaliter ve oligarşik sistemlerin hali ortada,  bir avuç azınlığın hükümranlığı söz konusudur. Yani monarşik düzenlerde tepeden inmecilik esastır.  Böyle olunca da bu tür yapılarda hak arayacak mercide bulamazsın,  ne oy hakkınız ne de seçilme hakkınız olur. Sıkıysa bir hak talep edilsin, hemen başınızda militan ruhlu şeflerin ültimatomları ve dipçiği tepenize iner de. Kaldı ki ortada totaliter sisteme başkaldıracak düşman kalmasa bile kana doymamak bu ya, bu kez evlatlarını kurban ederek tatmin olurlar. Her şeyden önce terörün doğasında kesintisiz kan akıtmak vardır, alışmışlar bir kere silahların gölgesinde at koşturmaya,  isteseler de kan akıtmaktan geri duramazlar, devlet olsalar bile tıpkı İsrail gibi terör devleti olurlar.  Değim yerindeyse onların ab-ı hayat kaynağı su değil kandır, bu yüzden eli kanlı olmalarına şaşmamak gerektir. Danton’un kulakları çınlasın, “İhtilal evlatlarını yiyor” sözünü belli ki boşa söylememiş. Gerçekten de Robespierre’in Danton’u, SS Hitler’in SA şefi Roehm’i, Stalin’in kızıl ordu şefi Troçki’yi bir kalemde silmişte. Peki, ihtilal evlatlarını yedide ne oldu, sonuçta bu kan içici diktatörler tarihin karanlık sayfalarına gömülüp kayboldular ya, bu yetmez mi?  Nihayetinde kazanan yine değişim oldu. Dedik ya şiddet asla nizam getiremez, getireceği tek şey kan gölüdür! Oysa adaletin kitlelere intikali kanla, öfkeyle, kinle sağlanamadığına tarihin bizatihi kendisi şahittir. Gerçek adalet aşkla sevgiyle tesis edilebiliyor çünkü.

Hele o engin kültür hazinelerimize bir insan dalmaya dursun, o daldığı deryada şiddete ve nefrete onay verilmediğini yakinen görür de.  Dahası o engin kültür kodlarımızda birlik ve dirlik esastır. Sınıfçı anlayış, ruhbanlık, feodalite gibi oluşumlar batı’ya has yapılanmalardır.  Osmanlı öyle değil elbet,  adeta milliyetler kilimi görünümde bir yapıdır.  Dahası bu kilimde yediden yetmişe herkese kucak açmak vardır, asla farklı etnik kimlikler ayrılık gayrilik görülmez. İşte bu engin hoşgörülüktür ki; geniş bir coğrafya üzerinde tüm bu topluluklarla altı asır bir arada yaşayabilmişiz. Besbelli ki Hanedan-ı Al-i Osmanlı Peygamberimizin uygulamalarını kendine rehber almış. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v) Medine sözleşmesiyle farklı inanç ve kültüre sahip topluluklarla bir arada nasıl yaşanabileceğinin ahitleşmesini gerçekleştirmiştir. Bu nedenle Medine vesikasından tüm insanlığın alması gereken birçok dersler vardır.  Ama gel gör ki ders alacak yerde habire farklılıkları yok sayıp tahrik etmekle meşgulüz. Tabii bunun sonucunda kimlik krizinin yol açtığı şiddet hareketleri ve provokatif eylemlerle yüz göz oluyoruz.  Her ne kadar canımız yandığında ara sıra artık yetti gayri desek de sonuçta tezgâha düşen yine biz olabiliyoruz. Bir kere hamurumuz saf ve temiz maya ile yoğrulmuş, Anadoluluk yanımız ağır basmakta, istesek de sinsilik,  kurnazlık bilmeyiz,  herkesi kendimiz gibi biliriz.  İşte bu özellikte geleneksel yapıları ile birlikte büyük şehirlere göç eden Anadolu insanı kentin kenar mahalleleri denilen varoşlarda yerleştiklerinde şehrin o acımasız kurnaz tilkilerince provoke edilmeleri çok kolay olabiliyor. Derken bu insanlar daha şehrin nimetlerinden faydalanmadan kendilerini bir anda şiddet hareketlerinin içinde bulabiliyor.

Evet, bir kez daha hatırlatmakta fayda var; tüm dünyanın gözü kulağı bizim üzerimizde, bakalım gelecekte Türkiye’yi daha neler bekliyor. Tarihten bu güne kadar neler yaşamadık ki, şimdide yaşamayalım. Adeta bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete, hangi limanda demirleyeceğimizi şuan kestirmek zor gibi. Yine de karamsarlığa kapılmamak lazım gelir,  gelecekten ümit var olmak lazım gelir, baksanıza toplum artık eski toplum değil, üstelik kendilerini elit sanan bir takım çevrelerin ilerisinde ufka sahip bir toplumuz da. Tabii ki toplum olarak bu derin ufku kazanmak pek kolay olmadı,  nice çamlar devrilip, nice badirelerden atlattıktan sonra ancak bu bilince erişir olduk. Düşünsenize dünden bugüne aynı senaryo filmleri izleye izleye eskisi kadar pek tezgâha gelmiyoruz, her patlak veren olaya balıklama dalmıyoruz artık.  Öyle ki her işlenen cinayetin arkasında acaba bu işte bir bit yeniği mi var refleksiyle sis perdesini aralamaya çalışıp sorguluyoruz da.  Hiç kuşkusuz gelinen aşama umut verici aşama, başkaları açısından ise can sıkıcı aşama.  Nasıl can sıkıcı olmasın ki, karşılarında olayları enine boyuna analiz eden şiddet hareketlerin arkasında ne var ne yok her türlü planı sezecek ferasete sahip,   her denilene kanmayan bir toplum var artık. Keşke 12 Eylül öncesi yaşanan olaylarda da aynı bilince ve ferasete sahip olsaydıkta Malatya’daki Hamit Fendoğlu cinayeti, Kahramanmaraş olayları ve Sivas Madımak gibi bir dizi provokatif olayların arka planında yatan zihniyeti deşifre edebilseydik.    Dileğimiz o dur ki gelecekte aynı ferasetsizliğe bir daha düşmeyiz.

Velhasıl;  Hünkâr Hacı Bektaşi Velice; “Gelin canlar bir olalım, iri olalım, diri olalım, işi kolay kılalım” dizeleri bundan böyle bizim sezgimiz olsun.

Vesselam.

http://enpolitik.com/kose-yazisi/2068/siddet.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar