Gelin canlar bir olalım

Canların bir arada hemhal olması ancak kardeşlik şuuruna ermekle mümkündür. Bakın Allah Resulü (s.a.v) “Birlikte rahmet, ayrılıkta azap olacağını” beyan buyurmakla ayrılık ve gayrlığın bir felaket olacağının ilk sinyalini vermiştir. Zaten bu buyruktan hareketle tüm müminler birbirlerine alçak gönüllü, dışa karşı da çetin olmak durumundadır. Aksi halde ne birlikten söz edebiliriz ne de dirlikten.  İşte bu yüzden Hünkâr Hacı Bektaşi Veli şu çağrıyı yapmıştır;

Bir olalım, iri olalım, diri olalım

        Gelin canlar bir olalım” diye.

Madem öyle,  bize de o büyük velinin çağrısına icabet etmek düşer.

İcabet edelim ki üzerimize leş kargaları üşüşüp de kardeşliğimize halel getirmesin.

İcabet edelim ki bu kutlu seferde kınayanın kınamasına ve her türlü zorba güçlerin hışmına aldırış etmeksizin yüzümüz ak, gönlümüz pak, elimiz açık olsun.

İcabet edelim ki bize tepeden bakanlara karşı başımız yere eğilmesin.

İcabet edelim ki bu kutlu yolda sonsuzluk kervanına güç katacak fisebilillah   ‘sefer der vatan’ olabilelim. Zira yeni ufuklara birlik ve dirlik ülküsünü şiar edinenler kanatlanabilir.

Düşünsenize nice zamandır birliğimizi ve dirliğimiz bozmaya yönelik her türden entrikalar bu ülkenin kara bağrına saplanmış bir hançer yarası olarak kaldı hep. Olsun yinede bize düşen yedi düvele karşı her daim ‘Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğnerim aşarım, yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım iman dolu göğsümüzle bir olduğumuzu, iri olduğumuzu, diri olduğumuzu göstermek olmalıdır. Bundan da daha ötesi dirayetimizi ve kararlılığımızı her durakta, her nefeste ‘sefer der vatan’ için zinde tutmak gerekir.  Zinde tutalım ki son nefesimiz hüsn-ü hatime,  beyaz kefenimiz de Şeb-i arus gelinlik olsun. Şayet ömürde bir kez olsun candan ‘’ der ve şayet her nefeste ‘Huş der dem’ üzere,  yani nefesimizi boş yere tüketmemek’ üzere yaşarsak, biliniz ki o candan alınan ‘Hû’ nefesler sayesinde mahşerde de “Bir” olacağız demektir. Nasıl ki 12 Eylül öncesi Yusuf Yüzlüler dur durak bilmeksizin İlay-ı kelimetullah için bu kutlu yola baş koyup Mevla’ya canlarını adamışlarsa, pekâlâ bizlerde her durakta 'Bir olmak’,  ‘Diri olmak’ uğruna kendimizi Hakka adayabiliriz. Hatta birlik tutkusunu en üst doruk noktada tutmalı ki birlik ve dirlik ruhunun remzi Ravza-i Habîbi’inin Gülü ve yaprağı gönül dünyamızda solmasın. O halde daha ne duruyoruz,  tez elden birliğimizi ve dirliğimizi daim kılıp kutlu makamlara ulaştırmak zamanıdır.  Öyle ya madem Yüce Allah zamandan ve mekândan münezzehtir, o halde şimdi gönül seferberliğine koyulmak zamanıdır. Bir an evvel yola koyulalım ki her durakta, her menzilde gönül sultanların yollarıyla yolumuz kesişmiş olsun. Böylece yedi kat göklerde bedenimiz akkor kesilip o kutlu makamlara ne öfke, ne kin, ne de riya yaraşabilsin. Hiç kuşku yoktur ki o kutlu makamlara ancak Sadıklar, Sâbikûnlar, Muhsinler ve alınlarında şehit mührü olan Alperenler ve Gazidervişler ulaşabilir.

Ne mutlu makamı bin şeref olanlara.

Ne mutlu Makam-ı İbrahim’den gelen çağrıya uyupta o yüce makamlardan gelen himmet-i ula ile müşerref olup Arafat’ta  ‘Bir’ olanlara. Tabii sadece Arafat’ta ‘Bir’ olmak yetmez,  bunun yanı sıra Gönül Sultanlarının rehberliğinde Merve ve Safa arasında “Hamdım, yandım, piştim, kül oldum” mertebelerinde say yapmakta gerektir. Say yapmalı ki vuslat hâsıl olsun.

Gelin canlar bu kutlu seferde öyle birlik ve diriliş tutkusuyla say yapalım ki; sevgilinin bir bakışı gönlümüzü mest edip diri tutmaya yetsin. Şayet birlikten ve dirlikten uzak şu fani dünyada başıboş avare avare dolaşır ve boş yere nefes tüketirsek Allah korusun gönül dünyamız ışıksızlıktan virane olacaktır.  İlla ki gönül dünyamızın  ‘Hamdım, yandım, piştim, kül oldum’ mertebelerinden geçmesi gerekir. Bu mertebelerden geçelim ki, aşkın gözyaşı seli galebe çalıp hayırlar feth ola şerler def olsun.  Şerler def olsun ki; birliğimiz ve dirliğimiz kıyamete dek daim olsun.

Evet, aşkın o gözyaşı selinden zerre miskal nasiplenmeyenler maalesef bu topraklarda her on yılda bir darbe yaparaktan birlik ve dirlik tutkumuza gölge düşürmek için pusuya yatıp boş anımızı kollamışlardır. Gerçekten de kendi öz vatanımızda parya durumuna düşürülen kayıp neslin yaşadığı o izdiraplı yıllardan bugünlere gelmek hiçte kolay olmadı. Adını anmak bile istemediğimiz o karabasan yıllar; “artık yetti gayri canımıza tak” dedirttirecek cinsten yıllardı. Malum, o yıllarda önce tarihimize ve mukaddesatımıza dil uzattılar, sonra ellerinde tüfeklerle gelip tarih boyunca kardeşçe bir arada yaşadığımız Türk’ü, Kürdü, Çerkez’i, Laz’ı ayırmaya çalıştılar. Oysa biz ayrılık ve gayrilik nedir bilmezdik, doğrusu kardeşçe birlik ve dirlik içinde yaşadığımız için bilmezdik.  Bir zamanlar nasılda biz ceylan bakışlarla birbirimiz severdik. Üstelik bu sevgi seliyle hep birlikte 'Bu cennet vatana canımız feda olsun' deyip gönül bahçemizi güllerle donatırdık. Hatta bunla da kalmayıp hemen herkesi gönül hoşnutluğuyla bağrımıza basıp otağımızda ağırlardık hep.

Aman Allah’ım neydi o günler, hiç tereddütsüz  'Eski Türkiye' zihniyetinin milletimize kayıp yıllar yaşattığı o kadar net ortada ki,  bugün olmuş halen o kâbus dolu yıllarda yaşanılanları unutmuş değiliz.  Unutmak ne mümkün,  dedik ya maalesef o yıllarda 'Yeni Türkiye hedefine kilitlenmek, dost olmak varken, dirice yaşamak dururken yüreklerimize 27 Mayıs, 12 Eylül, 28 Şubat darbelerle içimize öfke ve ayrılık tohumları ektiler. Ektiler de ne oldu, sonunda kendileri bile jurnallikleriyle kala kaldılar.  Şart mıydı zinde mihraklara maşa olmak ya da işbirlikçi olmak?  Allah bir, Peygamber bir, Vatan bir, Bayrak bir demek varken bizi bölüp parçalamak için fırsat kollayan güçlerin maşası olmak neyin nesiydi doğrusu şaşmamak elde değildi. Her türden darbeye alet oldular da ne oldu,  sonunda 15 Temmuz destanıyla kazanan derin milletin derin sinesi oldu ya.

Şurası muhakkak her yapılan darbe bu ülkeye çok büyük kayıp zamanlar yaşatmıştır. Hele bilhassa 12 Eylül darbesiyle Yusuf Yüzlüleri zindana atıp kıydılar da. O yılları yaşayanlar çok iyi bilir ki; gerek 12 Eylül öncesi gerekse sonrasında Yusuf Yüzlüler her türden dayanılmaz işkencelere tabi tutup mahpusa atılmışlardı, olsun onlar yine de gönül seferberliği tutkusuyla davalarından pes etmeyip 'Hep Birlikte Türkiye’yiz' diye haykırmasını bildiler ya.  Ama gün geldi bu haykırışları da duyamaz olduk.  Çünkü bu ülkenin yiğit evlatlarına annelerinin cennet ayaklarını doya doya öpmelerine fırsat verilmeden kendi öz yurdunda parya edilip sesleri kıstırılmıştır. Derken o elim günlerden geriye leş kargaların üşüştüğü sadece içi boş bir ülke kaldı.  Ta ki tüm umutların tükendiği noktada bu doğurgan topraklarda yeniden bir umut ışığı yeşerdi de 15 Temmuz destanıyla yeniden kendimize gelebildik.  O zinde güçler sanıyorlardı ki bize ait olan değerleri yerle bir etmekle bu ülkenin ebedül ebed kalıcı efendileri olacaklar,  ama kazın ayağı hiçte öyle çıkmadı.  Hani bizim şu meşhur “Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste” bir atasözümüz var ya, gerçektende bu atasözümüz geçte olsa yerini bulup Ergenekoncuların ve İhanet Çetesi Paralel örgütün kalbinden vurdu da. Hatta bir kısmı da kaçacak delik arayıp,  kimi yurtdışında, kimi Silivri’de, kimi Pensilvanya’da, kimi Kandilde soluğu aldı. Sonuçta nereye kaçarsalar kaçsınlar er geç mazlumun ahı kaçanlarında elbet inlerine kadar girip Fırat Kalkanımızla Zeytin dalımızla perişan oldu ya, bu yetmez mi. Hiç endişeniz olmasın defterlerinin dürüleceği günler pek yakın, bunan inancımız tam da.

Evet, mahpushane ihanet çete mensuplarına zindan olurken, hiç kuşkusuz mazlumlar içinse Yusufiye medresesi olmakta.  Tabii Yusufiye aşkını ruhunda hissetmeyenler Yusufiye medresesi nedir bilmez. Kaldı ki bu ruhtan bigâne kalanlar hak hukuk gibi temel kaideleri de idrak edemez. Nasıl idrak etsinler ki ruhsuz adamların rozetleri cüsselerinden büyük, bunlar bir eli yağda bir eli balda kelli felli adamlardır. Dedik ya,  mazlumun hak hukukunu gözetmek ancak hayatını birlik ve dirlik tutkusuyla tanzim edenler idrak eder. İşte bu yüzdendir ki onlar gönüllerde Yusuf Yüzlüler olarak anılır hep.  Ki;  Yusuf Yüzlüler Cemil Meriç’in “Bu Ülke”sine yeni bir soluk aldırmanın muştusuyla hareket edip kendilerinden sonraki kuşaklara birlik ve dirlik tutkusunu tattırmak için mücadele vermişlerdir. Her ne kadar onlar mücadele ettiği dönemlerde pek kıymetleri fark edilmiş olmasa da tarih onları çoktan altın sayfalarına kaydetti bile.  Nasıl kayda geçmesin ki, öz vatanında birlik tutkusuyla soluklamak istediklerinde hep bir yanları aksar halde soluklamışlardır. O günler, zor günlerdi elbet, virane olmuştu her yer. İşte virane olmuş döküntü ve yıkıntılar arasında dedelerinden miras kalan küllenmeye yüz tutmuş bir kaç kitap, bir kaç tarihi eserlerle ülkemizi iri ve diri tutmaya çabalamanın mücadelesini vermişlerdi.

Peki ya sırça köşklerde hayat sürüp kendini efendi gören kesim ne yaptı dersiniz? Malum, bu kesim fildişi kuleden başımızda hep boza pişirdiler. Böylece üzerimize serptikleri ayrılık ve gayrilik tohumlarıyla bu güzelim ülkemizi altını üstüne getirdiler. Ama boza pişirmekte bir yere kadardır, bu devran hep böyle sürüp gitmezdi ya, her inişin bir yokuşu olduğu gibi her düşeninde yerden kalkacağı bir doruk nokta olmalıydı elbet.  Nasıl mı? İşte bu ülke insanı yeniden kendi ruh köklerine döndüğünde gözlerinin ışıldadığını ve kararmış ruhunun parladığını hissetti de.  Hissettikçe de bu ülkenin asıl sahiplerini her seçimde iktidara taşımasını bilmiştir. İyi ki de taşınmışlar, böylece umuda yolculuğumuz kesintisiz daim hale gelir oldu.  Değil midir ki Yusuf’u düştüğü kuyudan çıkaran o umuttur,  keza Üveysü’l Veysel Karani’yi bir kez olsun Habib’i Erkemi görme aşkına Yemen çöllerine salanda o umuttur. Bu yüzdendir ki,  umuda yolculuğumuz ezelle ebed arasında örülmüş bir çizgide daim olacağına inancımız tamdır.  Nasıl tam olmasın ki,  Yusuf Yüzlülerin iki kaşı arasından saçılan o umut ışığı bizim içinde bir tutku ışıktır.

O tutku ışık ahır ömrümüzde bize şunu da gösterdi;

Meğer hiç bitmeyecek denen 28 Şubat Postmodern darbeyle ninelerimizin başörtüsünün üniversitelerde kapı dışarı edilme hadisesi bir yere kadarmış.  Zulüm nerede payidar olmuş ki bu cennet vatan Türkiye'de de olsun. Besbelli ki çaresiz mazlumların ahı gök kubbede yankı buldukça,  ülkemiz üzerinde oynanan bir takım kirli operasyonlar eninde sonunda fiyaskoyla neticelenebiliyor. Ancak şu da var ki fiyaskoyla neticelenen her bir tezgâhlanmış oyun bir başka zamanda bir başka yeni sürümüyle karşımıza çıkabiliyor.   Nitekim kırk yılı aşkındır Doğuda ve Güneydoğuda sürdürülen şer oyun bunun en bariz delilidir. Yani şimdi bizi yeni oyunda PKK terör örgütünün işlediği cinayetlerle can evimizden vurmak istiyorlar. Bakalım bu çirkin tezgâh nereye kadar sürdürülecek.  Onlar kirli tezgâhlarında oyun kura dursunlar, bize de her türlü çirkin oyunları bozmak düşer.  Dün nasıl ki umuda olan yolculuğumuzda önümüze konulan irtica yalanı sürümünde milletimizin derin sinesiyle oyunlarını bozup kurtulduysak, pekâlâ bugünde umuda yolculuğumuzda Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekâtımızla PKK şer örgütünü hezimete uğratmaktan ve 2023 aydınlık Türkiye hedefimizden bizi alıkoyamayacaklardır. İç ve dış karanlık güçler ne oyun kurarsalar kursunlar şunu iyi bilsinler ki bizi birbirimize asla düşüremeyeceklerdir, hiç kuşkunuz olmasın yine milletimizin derin sinesi kazanacaktır. Şunu iyi bilsinler ki; Türkiye Sevdalılarını Yusuf’un düştüğü zindana atsalar da, birlik tutkumuz zalime korku, mazluma umut olmaya devam edecektir. Bu öyle bir umut ışığıdır ki, Yunusçasına sevgiden anlamayanlara karşı Yavuzcasına tavrın tâ kendisi bir ışıktır.

Allah’a çok şükürler olsun ki,  bu ülkeye gönül verenler hiçbir dönemde umutsuzluğa kapılıp inancını yitirmedi, yitirmez de. Bakmayın siz öyle bu ülke sevdalıların ara sıra sessiz durgun göründüğüne,  yeri geldiğinde derin güçlerin planlarını bozup bir kalemde silebiliyoruz. İşte görüyorsunuz yerinden doğrulup kendine geldiğinde neler yaptığını. Gerçekten de biz bunu kendi öz yurdumuzda bizleri parya duruma düşüren kendini seçkinci sanan bir avuç güruhun soluğu Silivri'de alışından,  yine dost görünüp de sinsi sinsi bizi sırtımızdan hançerleyenlerin soluğu Pensilvanya’da alışlarından biliriz.

Şurası muhakkak; acısıyla tatlısıyla geçmişten bugüne çok büyük bir tecrübe birikimi edindik,   yeter ki bu tecrübe birikimimiz unutulmayıp ders alınsın, bak o zaman çağlar üzerinde sıçrayacak konuma gelmemiz an meselesidir diyebiliriz. Yeter ki doğru yol’u Hak’ta görülsün bak o zaman birlik ve dirlik davamız nişanımız olacaktır. Çünkü bu kapı birlik ve dirlik kapısıdır. Bu kapıdan girene zeval olmaz,  zeval da ne söz, bilakis can yürekler sevgi deryasında iri olur diri olur da. Hele bir insan bu kapıdan içeri girmeye dursun, bir bakmışsın iyi günde kötü günde her halükarda kimsesizlere canan-ı canan olup kol kanat gerer de.  Bu yüzden bu kapıya gelene Mevlana kucak açılıp can kurban denilir de.  Niye denilmesin ki, hepimiz iri olmak,  diri olmak ve her şeyden önemlisi kardeş olup bir olmak için varız.

Velhasıl; Birlik ve dirlik tutkusu  “Mevlana’ca; “Ne olursan ol yine gel” diyebilmektir.

Vesselam.

http://enpolitik.com/kose-yazisi/2120/gelin-canlar-bir-olalim.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar