Fanatizm mi, diriliş mi?

Kendilerini mücahit sanan birtakım radikal Müslüman akımlar, aslında giriştikleri eylemlerle, anti medeni tutum sergilemekteler. Şu bir gerçek çağımızın bedevileri olduklarının ya farkında değiller ya da hüsnü kuruntu içerisindeler, her neyse kendilerini ne zannediyorlarsa çokta fark etmez, sonuçta düşman bellediği kesimlere karşı güç gösteriminde bulunmakla İslâm toplumunu töhmet altına aldıkları besbelli. Tabi bu gerçekleri dile getirenlerin çok ağır ithamlara maruz kalacağı da işin bir başka hazin yanı. Bu yüzden radikal gruplarla çok kere fikri tartışma büyük bir risk teşkil edebiliyor. Çünkü hemen her şeyi kimlik kategorisinde sorgulayıp meseleyi iman konusu hale getirmekte pekte mahirler. Hele ehlisünnet yolunu düstur edinmiş bir Müslüman’la karşılaştıklarında hemen sorguya çekip kâfir ilan etmekten de beis görmezler. Hiç kuşkusuz Hariciler tarihte bunun en tipik misalini teşkil eder. Malum, Hariciler çöldeki başıbozuk ve nizamsızlığa duydukları özlemi, Kur'an ayetlerini kendi hüsnü kuruntularıyla yorumlayarak kendilerince bir görev addettiklerini sanmışlardı. Sadece görev üstlenseler gam yemeyiz, başta devlet başkanı olmak üzere kurumsallaşan tüm devlet mekanizmalarına başkaldıraraktan reddiye döşeyip kanda akıtmışlardır. Maalesef günümüzde de kırsal geleneksel kültürden gelen mankurtlaşmaya müsait bir kısım insanlar şehre yerleştiklerinde zinde güçlerin telkinlerine kapılıp Haricilere benzer bir tavır sergiledikleri görülebiliyor. Dahası kentin varoşlarına konuşlanmış bu tip insanlar bir bakmışsın bilgi çağının getirdiği birçok yeniliklere karşı uyum sağlayamamanın neticesi olarak terör odaklarının maşalığı rolünü üslenebiliyorlar.  Oysa sosyal ve ekonomik değişimlere ayak uydurabilselerdi maşa olmak yerine kendilerini Yusuf Yüzlü ocaklarda ya da beyin fırtınasının yapıldığı alanlarda bulacaklardı.  Ne var ki fanatizmin kucağına düşmüş pek çok insan, tarihte yaşananlardan hiç ders almadıkları o kadar kendini belli ediyor ki bu çağda bile kol gücüne özlem duyulabiliyorlar. Zaten tarihte Haricilerin yaptığı eylemlere şöyle bir göz attığımızda şiddet hareketlerinin arka planında göçebeliğin yerleşik düzene karşı başkaldırışını ve fanatik bir bilinçaltı boşalmanın varlığını görürüz. İşte aynı bilinçaltı boşalma refleksi günümüzde de geçerli olup bilgi çağına gulyabani kalmaktalar.

Evet, önümüzde ki bu tabloda şiddeti metot edinenlerin slogan varı eylemlerinde hamaset kokan fanatik duygu selinin dışa karşı deşarj olması hadisesi sözkonusudur.  Ve böyle bir tabloda yer alan radikal gruplar eline tutuşturulmuş reçeteleri okumakla ya da başkalarının bindirilmiş kıtaları olarak kullanılmakla adeta kendinden geçmekteler. Belli ki analitik düşünmek çok daha ciddi emek gerektiriyor, paspas olarak kullanılmak varken niye sağduyularını kullanıp analitik hareket etsinler ki.  Onlar için düşünmemek en büyük eylemdir zaten.

Her şey bir yana, bir kere Resûlullah (s.a.v.)'ın “Kim çölde oturursa katılaşır, kim av peşinde koşarsa yitirir ve kim saltanata geçerse bozulur” sözleri bedevi toplum yapısının ruhunu ortaya koyması açısından kayda değer mucizevî bir hadis-i şeriftir. Gerçekten de sosyologların olmadığı bu dönemde böylesi mucizevî hadis-i şerifin zikredilmesi İslam bilginlerine ışık saçmışta. İşte İbn-i Haldun bu hadis-i şeriften hareketle “İslâm toplumları İslâm’dan önce bedevi idiler, İslâm tarihinin gelişmesi sürecinde hadariyete geçtiler” tarzında görüş serdetmesi manidardır. Hiç kuşkusuz İslâm’ın metafiziği, ahlâkı, hukuku, edebiyatı, musikisi, siyaseti çok geniş bir çerçevesi vardır. Dolayısıyla İslam'ın bu geniş penceresinden hareketle, Resûlüllah (s.a.v.) ashabına yemek yiyişinden giyimine, oturuşundan kalkışana kadar hemen her alanda bir dizi adap ve usulleri öğretmiş, derken bedevi toplum yapısı zaman içerisinde medeni oluşum ve diriliş hüviyetine kavuşmuş oldu.

Neyse ki göçebelik, kabalık, yağmacılık vs. çok gerilerde kaldı, tarımdan ticarete doğru gelişme kaydedildikçe toplum sanayileşmiş bilgi toplumuna doğru evirilmekte. Derken toplum yapısı çok daha teşkilatlı bir yapı hale gelmektedir. Tabii bilinçli toplum örgütlenme yapısı gerçekleştikçe radikal grupların asabı bozulmaktadır. Nasıl asapları bozulmasın ki, öteden beri alışmışlar bölük pörçük dağınık yaşamaya, bu yüzden değişmemekte ki kararlılıklarını eyleme dönüştürmekle diriliş ruhundan yoksun günümüzün yüz karası yeni Hariciliye soyunmaktalar. İşte böylesi gruplarda değişime karşı direnmek kronik bir vaka olarak devam eder durur da. Yani bir şekilde sert ve tepkici haletiruhiyeleri “kurallı yaşamaya” karşı direnişleriyle kendini ele vermekte. Sanki sanayileşmiş bilgi teknolojisine yabancı kalmak marifetmiş gibi bayat ve fosil kalmayı yeğlerler hep. Oysa çağımız, bilgi üretimine yönelik bir yapı arz eder. Öyle ki Harici türü bu tip militan akımlar sosyal değişmenin en hızlı olduğu alanlarda bir bakıyorsun kimi zaman Gezi eylemleriyle, kimi zaman Danıştay saldırısı sonrası gösterilerle, kimi zaman Diyarbakır Sur hadiseleriyle, Ankara Gardaki patlamalarla ve 15 Temmuz Darbe girişimiyle gün yüzüne çıkmaktalar. Hatta bu fosilleşmiş ve bayatlamış artıklar canlı bomba olarak ta sahne almaktalar. Ne diyelim, işte her şey gözümüzün önünde cereyan etmekte, elbette ki İslâm’ın evrensel hakikatlerini anlamak basiretinden yoksun her tür radikal oluşumlardan başka bir şey beklenmezdi. İyi ki Ehli Sünnet yolunu düstur edinmişiz de “tepkiciliği” değil “etkiciliği” esas almışız. Zaten bir Müslüman’a da tepki göstermek değil etkilemek yakışır. İcabında bu da yetmez, bir mümin öyle etken güç olmalı ki onu gören onda dirilmeli. Aksi takdirde hamasi nutuklarla ve sloganlarla bir arpa boyu yol kat edilemeyeceği muhakkak. İşte bu nedenledir ki diriliş ruhumuzun gök kubbede yankı bulması için etkici olmak şart diyoruz.

Bakın, Gavs-ı Hizani (k.s.)’ın oğlu bir gün camii de vaaz verirken ne kadar bildik ayet ve hadis varsa cemaate döktürmüş. O sırada ezan okunduğunda Gavs-ı Hizani (k.s)’de camiye teşrif etmiş. Namaza durulacağı sırada Gavs-ı Hizani (k.s.) müezzine:

“-Haydi, kamet getirin” dediğinde cemaat cezbelenip adeta yerlere yıkılmış. Tabii namaz eda edildikten sonra oğlu:

“-Babacığım, camiye teşrif etmezden önce ne kadar ayet ne kadar hadis varsa hararetle anlattığım halde cemaatin kılı kıpırdamadı, ama sen geldin sadece ‘kamet getirin’ der demez cemaat bir anda yerlere yıkılıverdi, bu ne iştir?”

Gavs-ı Hizani (k.s.) cevaben şöyle der:

“-Oğul iş lafın zahirinde değil manevi tasarrufattadır.

İşte bu müthiş veciz söz, etkili (manevi tasarrufat sahibi) olmanın gerekliliğini gösteren vurgudur.

Belki de slogan atmayı ve şiddeti metot edinenler iyi niyetli, İslâm’a gönül vermişte olabilirler, ama sırf iyi niyetli olmak ve gönül vermişlik tek başına yeterli kriter değildir, Yusuf Yüzlü olmaya ve bilgiye de ihtiyaç vardır. Hele ki toplumsal değişmenin hızla yaşandığı şu çağda meselelere satıh üstü ham kaba softa hükümler vermek yerine akl-ı selim düşünmek mecburiyeti vardır. Asıl bin düşünüp akl-ı selim hareket etmekle İslâm’a hizmet edilmiş olunacaktır. Nitekim nice kelimeler var dua, nice kelimeler var ki etrafımızı kan gölüne dönüştürebiliyor. Şöyle tarihte yaşananları bir düşünün; “Hüküm ancak Allah’ındır” ayetinden hareketle Müslümanların kanını helal sayan Hariciler değil miydi? Harici kavramı her ne kadar 'dışarıdan biri' manasına bir lügat olsa da, aslında gerçek anlamı “huruç eden”, yani “başkaldıran” ve “isyan eden” demektir. Çağımızın Yeni Haricileri başkaldıra dursunlar bize ”müjdeleyen”, “kucaklayan” ilmi ve tefekkürü esas alan bir yol izlemek düşer. Dahası sırat-ı müstakim üzere bir yola izleyelim ki huzura erebilelim. Kaldı ki İslâm uleması da sürekli olarak Ümmet-i Muhammed’e kurallı ve isabetli görüşler sergilemeyi öğütlemekte. Öğütlemeleri de gayet tabidir, çünkü Sünni ulemanın bizatihi kendileri hayat boyunca reaksiyoner veya isyankâr davranmamıştır. Bakın İmam-ı Azam, yaşadığı dönemde yönetimin haksız uygulamaları karşısında asla ayaklanma fetvası vermemiştir. Zira o biliyordu ki Hz. Peygamber (s.a.v.)  Müslümanlara zulüm yapan Kureyş Şeflerinden herhangi birini öldürmediği gibi suikastta tertiplememiştir. Madem öyle militana değil İnsan-ı kâmile ve tefekkür sahibi insana ihtiyaç vardır. Her militarist akım öteden beri ilme, Yusuf Yüzlülük ve hürriyet gibi değerlerle barışık olmadı ki, gelecekte de olsun.

Evet, bir kez daha söylemekte fayda var; radikalizm, fanatizm ve sloganik söylemler gelinen noktada sanayileşmiş bilgi çağıyla taban tabana zıt değerlerdir.  İster adına militarizm, ister fanatizm, ister radikalizm diyelim farketmez insanlıktan nasiplenmemiş gulyabani akımlar anti medeniyet oluşum için varlardır. Bizim farkımız diriliş muştusu medeniyete sahip çıkmamızdır. Bize ne geziciler (Gezi zekâlılar), ne kominist fraksiyonlar, ne el Kaide, ne İran’daki devrim muhafızlığı, ne IŞİD, ne FETÖ ne şu, ne bu asla örnek model olamaz.  Modelimiz gayet net açık orta da, kendi engin kültür kodlarımızda var olan alperen tipiyle özdeşleşmiş kökü mazide ati olmak modelidir. İmam-ı Azam, Yunus ve Mevlâna’nın yürüdüğü yolu yol bildiğimizden anti medeni unsurlarla bir ilişki kurmayız. Çünkü biri korku ve vehim salan, bir diğeri ise “iri, diri ve bir olmayı” müjdeleyen anlayıştır. Şu bir gerçek içi boş sloganlarla kitlelerin gönülleri fethedilemez. Ancak ve ancak Hz. Mevlâna’nın “Ne olursan ol yine gel” anlayışıyla gönüller feth olunur. Zaten gönüller feth olunsun ki hayırlar feth ola şerler def olabilsin.

Anlaşılan o ki; müjdeleyen anlayışın ortaya koyduğu kardeşlik bilinciyle militarizm ortaya koyduğu kin ve nefret tohumları taban tabana birbirine zıt bakış açılarıdır. Zira kültür mayamız diriliş muştusu sevgiyle yoğrulmuş, gaza gelip bir tek karıncayı incitmeyiz de. Düşünsenize Yavuz Sultan Selim gibi gözü kara bir padişahımız bile daha önceden kafasına koyduğu tüm dünyada küffarın kökünü kazıma düşüncesi Şeyhül İslam Zenbilli Ali Efendi engeline takılabiliyor. Bu demektir ki Osmanlıda bir insan padişahta olsa kendi başına buyruk kesilemez. Çünkü Şeyhülislamlık makamı kurallı davranmanın gücünü gösteren baş makamdır. İşte tüm bu gerçekler ortada iken halen birileri tarihimizi kılıç kalkan ve cengâver tarihi olarak nitelemekten dem vurabiliyor. Aklını karaya oturtmuş bu malum çevreler azcık bir arşiv taraması yapmış olsalardı tarihimizin sadece huduttan hududa, sadece seferden sefere, gazadan gazaya koşan tarih olmayıp aynı zamanda hak, hukuk, adalet ve medeniyet tarihi olduğunu görmüş olacaklardı. Hele birde tarihi köklerin biraz daha derinliklerine dalmış olsalardı Selçuklu, Osmanlı medeniyet oluşumunun temellerinde Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi’nin Türk'ün Alp’ini erenlikle buluşturup diriliş muştusu medeniyet hamurunun o gün yoğrulduğuna vakıf olacaklardı.  İyi ki de Türk’ün Alpleri, Pir-i Türkistan Ahmed Yesevi’nin dergâhına gelmişlerde Alperen olmuşlar, bu sayede üç kıtaya hükmedecek bir Osmanlı’nın doğuşuna zemin hazırlamışlardır. İşte bu anlamda Söğüt bir otağ olmanın ötesinde Osman Gazi ve Şeyh Edebali’nin elinde ulu çınara dönüşen bir kutlu diriliş hamlesidir. Ve bu kutlu diriliş ruhu ve kutlu ulu çınar ağacı Fatih ve Akşemseddin elinde Nizam-ı âlem’e dal budak salar da.

Dün nasıl ki Osmanlı; Türk Cihan Hâkimiyeti mefkûresini Îlay-ı kelîmetullah için Nizam-ı âlem ülküsüne dönüştürmüşse, bugün de her türlü radikal akımları İslâm’ın hoşgörü, sevgi, ilim ve tefekkür ikliminde eritip yeniden bir medeniyet hamlesiyle dirilişe geçebiliriz, neden olmasın ki.  Başta da dedik ya, tarihi süreç içerisinde şehirlerden uzak kızgın çöller ve çetin coğrafya şartları göçebe insanını sert ve isyankâr yapmaktaydı.  Ama öyle bir dönem gelmiş ki aynı göçebe insanı yerleşik hayata geçişle birlikte medeni olup müesseseleşmeye, hukuka ve kurallı davranmaya uyum sağlayabilmiştir. Madem sosyolojik değişim gerçeği var, o halde bizde tarım toplumundan sanayileşmiş bilgi çağına hatta bilgi ötesine tarihi kodlarımızda var olan diriliş ruhuyla yeniden çağlara ferman okumak zamanıdır.

Vesselam.

http://enpolitik.com/kose-yazisi/2168/fanatizm-mi-dirilis-mi.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar