Dünden bugüne balans ayarı

 

2002 öncesi dış politika anlayışımız tıpkı Osmanlı’nın son dönemlerinde izlenilen dış politikanın devamı bir anlayıştır. Bilhassa Osmanlı hasta yatağına düştüğünde güç dengeleri arasında nasıl ayakta kalırım ya da kaygan zeminde nasıl düze çıkarım hesabıyla durum vaziyete göre konum alma bir siyaset izliyordu.  Keza Türkiye Cumhuriyetinin kurucuları da İstiklal ve kurtuluş savaşının ortaya koyduğu o ağır ekonomik darboğaz cenderede nasıl yaralar sarılır,  nasıl toparlanılır, nasıl ayağa kalkılır mücadelesi içerisinde Rusya’ya yakın bir duruş bir dış politika sergilerken kurtuluş savaşı sonrasında ise yönünü tamamen batıya çevirecek politikalar devreye girecektir. İşte Osmanlının çöküş ve milli mücadele süreci içerisinde durum vaziyete göre konum alma siyasetinin günümüz içinde tercih edilen politikalar olduğu bir vaka. Öyle ki bunu dış güçlerin Türkiye’ye karşı izlediği politik yaklaşımlarında anlamak mümkün. Öyle ya bir bakıyorsun kimi zaman onların gözünde jeopolitik konum gereği imrenilip paylaşılamayan bir ülke, bir bakıyorsun stratejik konumu gereği kıskanılan ülkeyiz,  kimi zaman da dış politikada inisiyatif rol aldığımızda mercek altına alınması gereken bir ülke konumdayız. Tabii hal vaziyet böyle olunca bize karşı sıkça yürüttükleri değişken politikalar karşısında politik manevralar yapmamız kaçınılmaz hal almıştır. Sonuçta kim bize hangi gözle bakarsa baksın ve hangi yaklaşım tarzı yürütürse yürütsün şu bir gerçek ülkemiz üzerinde sürekli balans ayarı yapmaktan geri durmadıkları gerçeğini değiştiremeyecektir.

Bilindiği üzere   'balans ayarı' lafı ilk kez 28 Şubatın simge isimlerinden Çevik Bir’in ‘28 Şubatta balans ayarı yaptık’ ifadesiyle Türkiye gündemine damgasını vurmuştur.  Peki, gündemimize iç balans ayarı damga vurur da dış balans ayarı damga vurmaz mı?  Hem de alasını vurur, öyle ki iç balans ayar mekanizmaları bile dış balans ayar merkezlerinin kontrolünde gerçekleşmekte. Sürüsüne bereket içimizde ki maşalar oldukça dış balans ayarlara maruz kalacağımız muhakkak.  Düşünebiliyor musunuz gelinen noktada hala süper güçler Haçlı ordularını aratmayacak derecede içerde kullandıkları maşalar vasıtasıyla balans ayarı çekmeye devam etmekteler. Her ne kadar genel itibariyle cephede göğüs göğse çarpışmak tedavülden kalkmış gözükse de bunun yerine ülkeleri terörle hizaya sokup balans ayarı yapmak pekâlâ mümkün.  Ne de olsa soğuk savaş dönemi sonlanmış durumda, adamlar tabiî ki boş durmayacaklar ve terör balansıyla hizaya getirme peşinde koşacaklardır. Dolayısıyla tüm olup bitenlere şaşmamak gerekir. İşte Türkiye bu gerçekler ışığında bilhassa soğuksavaşı sonrası dönemi uluslararası arenada Sovyet yayılmacılığına karşı güven içerisinde tutunabilmek için hem Balkan ve Bağdat ittifaklarının işbirliğinde aktif görev almış, hem de NATO’ya dâhil olmuştur. Tabi bu durumda Türkiye’nin batı hattına dâhil oluş politikalarından içten içe rahatsızlık duyan Rusya kendince bir balans yöntemi uygulayıp Ermeni örgütü Hınçaklar’a destek çıkmaktan geri durmayacaktır. Bu demektir ki ileri ki yıllarda ASALA başımıza musallat edilecek. Gerçekten de bir baktık ki önce Kıbrıs Barış Harekâtı,  sonrasında Türkiye’ye yönelik uygulanan Amerikan ambargosu ve en nihayetinde ASALA’nın konsoloslarımıza yönelik tertiplediği bir dizi suikast ve cinayetler vuku bulur.  Ne ilginçtir ki ASALA dünya çapında kanlı eylem yapmadığı konsolos bırakmazken Rusyayı bundan istisna tutmuştur. Çünkü Rusya tâ baştan Ermeni örgütü üzerinde kışkırtıcılığa soyunmuş bir ülkeydi,  tabii ki istisna tutulur.

Peki, Rus cenahında hal vaziyet böyleyken ABD cenahında durum vaziyet nasıldı? Malum, 1979 İran devrimi ve Sovyetlerin Afganistan’ı işgali gibi hadiseler ABD’yi yeşil kuşak projesi kapsamında Ortadoğu’ya yönelik balans ayarı yapmaya sevketmiştir.  Hatta sözkonusu balans ayarlarından ülkemiz de kendi payına düşeni alır. Nasıl mı? İşte 12 Eylül 1980 darbesi bunun tipik örneğini teşkil eder. Bakınız,  12 Eylül 80 darbesiyle bir yandan Sovyetlerin beşinci kol görevi üstlenen sol örgütler ağır yara alırken diğer yandan ASALA önemli ölçüde işlevini yitirir hale gelir. Tabi görünürde Sovyet yayılmacılığı tehdidi ve ASALA’nın kanlı eylemlerinden kurtulduk bir durum ortaya çıksa da, kazın ayağı hiçte öyle olmayacaktır. Bikere herşeyden önce 12 Eylül sürecinde Ermeni terör örgütü bir 10 yıl daha varlığını devam ettirecektir,  sonrasında ise malum misyonunu Marksist-Leninist Kürtçü karakterde PKK örgütü devr alacaktır. Hiç kuşkusuz bu kez balans ayarı maşası olacak yeni binek taşı PKK (Kürdistan İşçi Partisi) olacaktır. Kaldı ki,  PKK’nın kuruluş temelleri 1973 yılına kadar dayanmakta.  Sonuçta adı ister ASALA, ister PKK olsun fark etmez,   her iki örgütte ruh ikizi rot balans maşalardır. Hatta PKK’yı eğiten de ASALA'dır.  Zaten yeterli eğitimi tamam denecek noktaya geldiğinde bir baktık uluslararası karanlık güçlerin koordinatörlüğünde PKK,  12 Eylülle su yüzüne çıkıp Türkiye’nin başına bela olacak yeni balans ayarı maşa işlevi rol üstlenecek bir örgüt olarak karşımıza çıkar.  Tabii karşımıza çıkan bu şer örgüt sadece Türkiye ile sınırlı kalmaz, PYD, YPG, YPJ, PJAK gibi diğer silahlı Kürt unsurlarla birlikte etrafımızda konuşlandırıacak alanla geniş tutulur. Etrafımızda ateş çemberi oluşturmaları da gerekir. Çünkü pek çok ülkeyi ancak 'böl parçala yönet ' taktiği ile birbirine düşürülüp balans ayarı çekebiliyorlar. Nitekim 1980-1988 İran-Irak arasında tarafların birbirini alt edemediği sekiz yıllık uzun süren savaş bunun bariz göstergesi. Malumunuz,  ABD o yıllarda İran’a karşı Saddam’a destek çıkmıştı. Destek çıktı da ne oldu? Savaşın sekizinci yılında Irak ordusu ile Kürt silahlı gruplar silahlı çatışmaya girip büyük çoğunluğu Kürtlerin katledildiği Halepçe katliamı vuku bulmuştur. Hadi bu elim katliamı görmezden gelip yuttuk diyelim, peki sekiz yıllık uzun süren İran-Irak savaşının ardından dünyada savaşlar bitti diyecek noktada iken bu kez Irak’ın Kuveyt’i işgaliyle başlayan süreçte Körfez savaşının patlak vermesine ne demeli. Önce Saddam'a destek çık, sonrada düşman ilan et.  ABD için birzamanlar besleyip büyüttüğü Saddam bu noktadan sonra artık dost değil düşmandır. Belli ki bu yeni rol değişikliğinde ABD bir şeylerin peşinde, dünyada tek süper güç benim demeye getirmekte. Nitekim Körfez savaşı sonrası gelişmelerde Sovyetler darmadağın olup bağrında taşıdığı tüm cumhuriyetler bağımsızlıklarını ilan edecektir. Böylece ABD ‘Dünyanın tek jandarması benim' konuma oturmuş olur. Ve Baba Bush kariyerine kariyer katar da.  Ama Oğul Bush babası kadar pek şanslı olmayacaktır. Zira babasının elde ettiği kazanımları Irak’ın hem kuzey hem de güneyinde ayaklanmalar nüksettiğinde tıpkı Vietnam’da olduğu gibi Irak bataklığına saplanacaktır.  Böylece bu saplanmayla birlikte ABD’nin dünya genelinde itibar kaybına uğrayıp anti-Amerikan oluşumların yayılması baş gösterecektir.

Peki ya Türkiye o dönemde Körfez savaşı sırasında nasıl pozisyon almıştı? Mesele gayet açık, bir kere Cumhurbaşkanı Özal’ın alışık olduğumuz o bildik klasik politikalar yerine  'Bir koyup üç alacağız”  ifadesinde yerini bulan ezber bozan politikalarla tanışıverdik. İşte bu ve buna benzer ezber bozan çıkışların doğal mecrasında Peşmergeler Saddam’ın hışmından kaçıp Türkiye’ye sığınmışlardı. Tabii bu durumda beş yüz bini aşkın mültecinin sınırlarımıza dayanmasıyla birlikte İncirlik ve Pirinçlikte 1862 kişilik Amerikan-İngiliz-Fransız-Türk personelinden oluşan Çekiç Gücün topraklarımızda konuşlandırılmasını beraberinde getirir.   Böylece TBMM’nin verdiği kararlar doğrultusunda 1991'den 1996’ya kadar her defasında altı aylık uzatmalarla Çekiç Güç'ün varlığı devam ettirilir. İlginçtir bu süreçte Çekiç Gücün varlığı Saddam karşıtı Kuzey Irak’ta Kürtlere özerklik sağlamanın yolunu açar. Tabii onlara yol açılırda PKK boş durur mu, fırsattan istifade 1991 sonrası Saddam’ın Kuzey Irak üzerinde denetiminin kalkmasından doğan boşluktan yararlanmanın peşine düşüp kendince Güneydoğuda gayri nizami gerilla türü asimetrik bir savaşa hız verecektir. Bilhassa o dönemde PKK’nın birbiri ardınca gerçekleştirdiği gerilla tipi tedhiş hareketlerinin Amerikan’ın Saddam’ı devirdiği döneme denk düşmesi bunu teyit eden durumdur. Öyle ki bu durum Eşref Bitlis Paşa'nın dikkatinden kaçmaz, hatta Çekiç Gücün PKK’ya lojistik destek sağladığı hususunu üst düzeyde ilgili makamların dikkatine sunar da.  Ancak Bitlis Paşanın bu hassasiyeti bedeli ağır olan helikopter düşüşüyle karşılık bulacaktır. İlginçtir bugün olmuş hala bu olayın arkasında ki o ince esrar perdesini koruyor,  maalesef bu elim olay tüm çıplaklığıyla aydınlatılmış değil.

Bilindiği üzere PKK daha öncesinden başlattığı gayri nizami gerilla türü asimetrik eylemler için Suriye’nin Beka vadisini üs olarak kullanırken daha sonrasında tarihler 20 Ekim 1998 tarihi gösterdiğinde Suriyenin PKK’ya desteğini kestiğini bildiren Adana mutabakatıyla birlikte bu üssü Kandil’e kaydıracaktır. Tabi bu noktadan sonra Şam’da büsbütün Amerika’nın kontrolüne girer. ABD’nin canına minnet,  nasıl olsa Suriye yelkenleri indirmiş durumda,  artık çok rahatlıkla Ortadoğu’ya yönelik tüm kontrol mekanizmalarını bu noktadan devreye sokabilirdi. Zira bunun ilk ayak seslerini 1 Mart tezkeresinde ilk işaretini verdiğinde tezkere TBMM’den geçmez de.  İşte TBMM’nin Kuzey Irak’a asker gönderme ve topraklarımızda yabancı asker bulundurmayı reddeden tarihi kararı ABD’yi fena halde incitmiş olsa gerek ki PKK’nın Kandil üzerinden gerçekleştirdiği eylemlere karşı hep sessiz kalıp el altından destekleyecek pozisyon alır. Yetmedi tezkere kararının akabinde misilleme olarak tıpkı Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası bize karşı yürütülen ekonomik ambargonun bir değişik yaptırımını hatırlatan askerimize çuval geçirme hadisesini yaşatır, böylece bir başka balans ayarı uygulamayı akla düşürür.  Neyse ki ABD Türkiye’nin artık terör belasına olan tahammül sınırının taşma noktasına geldiğini ve Kandil’e gözdağı ve haddini bildirme ihtimalini düşünerekten nihayet sırra kadem basan sessizliğine son verip PKK’ya karşı mücadele koordinatörü atamak zorunda kalır. İcabında gönül alma babında Türkiye-ABD ilişkilerinin sarsılmaması adına birtakım vaatlerde bulunurlar da. Ne ilginçtir ki, bu taahhütlerden sonra PKK bir süre tek taraflı ateşkes ilan edecektir.

Evet, tüm yaşananlardan anlaşılan o ki, balans çekme politikalar dünden bugüne hız kesmeyen baş ağrımızdır. Öyle ki tarihten bugüne güç dengeleri arasında kıyasıya rekabet arasında gelgitlere oynayan ülkemiz sürekli terör tehdidi yoluyla hizaya sokulmak istenmiştir. Nitekim yukarıda da belirttiğimiz üzere balans ayarlarının ilkinde ABD ve Rusya arasında ki göreceli rekabet ortamında 70’li yıllarda Ermeni terör örgütünün sergilediği eylemlerle 30'u aşkın diplomatımız öldürülmek suretiyle ayağınızı denk alın mesajı verilmiştir. Sonrasında ise malum; Kıbrıs Barış Harekâtında Türkiye’nin zaferle çıkmasından rahatsızlık duyan ABD;  dışarıda ASALA içte ise sağ sol çatışmalara seyirci kalıp 12 Eylül darbesini başımıza musallat edecek yeni bir çıkmaz yolla buluşturdu bizi. Öyle ya 11 Eylül günü devam eden sağ sol çatışmaları 12 Eylül sabahı bir çırpıda bitirilebiliyormuş. Sanki 12 Eylül kamplaşmalara son veren sihirli değnekmişçesine takdim edilmiştir, ama aynı sihirli değnek ASALA söz konusu olduğunda bu tehdit için bir 10 yıl daha beklenilecektir. Bekledikte ne oldu,  bir baktık ASALA’nın boşalttığı boşluğu PKK doldurmuş. Al birini vur ötekini diyebileceğimiz adeta devir teslim işlemiyle PKK denen cinayet şebekesi ASALA’dan daha da tehlikeli boyutlarda, canlı bomba eylemleriyle ve hendek kazmalarla nice canlar yakarak adından söz ettirecek bir süreç yaşatırlar bize. Ancak bu süreç sadece PKK ile sınırlı kalmaz irtica paranoyası cadı avı bir süreçte yaşatılır. Bilindiği üzere 1990 yıllarda Özal’la birlikte ülkemiz içe kapanık Türkiye’den daha şeffaf dışa açık yeni bir Türkiye döneme adım atılır, fakat bu ilk adım laik-anti-laik, ilerici-irtica eksenli tartışmalarla engellenip bu süreç durdurulmaya çalışılmıştır.  Özal sonrası cadı avı irtica kovuşturmaları daha da hız kazanıp Türkiye 28 Şubat Postmodern darbenin eşiğine getirilir. Hiç kuşkusuz bu sözkonusu darbenin diğerlerinden farkı sivil mandalar üzerinden gerçekleştirilip Postmodern darbe nitelikte olmasıydı.  Hatta bu süreçte FETÖ elebaşçısı sinsi bir şekilde 28 Şubata destek vermişte. Şimdi daha iyi anlıyoruz ki, hükümeti devirmek için tıpkı 15 Temmuzda olduğu gibi el altından basbayağı manevra yapmış.

Her neyse, tarihler 1997'i gösterdiğinde Postmodern darbe yapılır, yaptılar da ne oldu,   sanırsın ki ikide bir dillerine doladıkları rejim kazançlı çıktı, tam aksine bu süreçte küresel sermaye kazançlı çıktı. Belli ki 28 Şubatçılar fena halde tongaya düşüp mağlup olmuşlardır. Her şeyden önce Türkiye sathı yeniden “Onların bir hesabı varsa Allah'ın da hesapların üzerinde bir hesabı var” diyebileceğimiz Özal’la yakaladığı aydınlık günlerin yeniden tezahürüne şahit olduk. Öyle ki; 2008 yılında Anayasa Mahkemesinin açtığı kapatma davasında kıl payı kurtulan Ak Partinin her girdiği seçimle toplum nezdinde güç tazelemenin akabinde başlayan süreçte Ergenekon davalarının görülmesiyle birlikte hükümet karşıtı ulusal sol cephenin beli kırılmıştır. Dahası bu ulusal sol cephenin belinin kırılmasıyla birlikte 28 Şubat zihniyetinin devamı bir cephe olduğu anlaşılmıştır. Hiç kuşkusuz bu görülen davalarda kurunun yanında yaşta yanmıştır.  Malum o şartlarda şu meşhur paralel ihanet çetesinin büyük profesyonelce ürettikleri sahte delil ve algı operasyonlarıyla bir sürü insanında mağdur edilip davanın sulandırıldığı muhakkak. Öyle ya adamlar ürettikleri sahte delillerle 28 Şubat kalıntısı cepheyi Emniyetten, Yargıdan, Türk Silahlı Kuvvetlerinden ve devletin pek çok kurumundan el çektirip 'işte biz bin yıl devam edecek olan 28 Şubatı böyle sildik' algısıyla kendi paralel devlet oluşumunun temellerini atmışlardır.  Hele 17-25 Aralık ve 15 Temmuz Darbe girişimini gördükten sonra şimdi daha ayan beyan bir şekilde anladık ki meğer yağmurdan kurtulalım derken doluya tutulmuşuz. Yani 28 Şubat zihniyeti belasından kurtulalım derken eli kalem tutan, mülayim, abdestli niyazlı insanlardan zarar gelmez saikıyla Fetullahçı Terör Örgütü belasına yakalanmışız.  Sonuçta geldiğimz noktada ne 28 Şubat artığı Ergenekon, ne de FETÖ çetesi amaçlarına ulaşabilmiştir.  Her iki zihniyette Aziz Milletimizin her seçimde tek başına seçtiği Ak Parti ve Milletin adamı Tayyip Erdoğan'ı alaşağı etmek yönünde açık ya da sinsi oynadıkları oyunlarla değişik kılıklarla karşımıza çıkmışlardır. Değişik kılıklarla rol aldılar ne oldu,  “Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste” sözü can evlerinden vurdu ya, bu yetmez mi?

İşte Türkiye'de üç aşağı beş yukarı olaylar bu mecrada seyrederken batı cenahında ise kapalı kapılar ardından alınan kararların kaçta kaçı gerçekleşti hesap denklemleri eşliğinde bir türlü sonlandırılmayan başka hesap denklem projelerin devreye girme yönünde çalışmalar yürütüldü. Yeri geldiğinde uçan kuştan bile haberdar olduklarını övünerek söyleyen bu büyük güçler,   terörist başı ilan ettikleri adamların inine girme söz konusu olduğunda hemen çark edip bu kez kontrol dışı denilen noktalar deyip işi yokuşa sürmekte maharetlerini sergilediler.  Öyle ya bir zamanlar Usame bin Ladin gibi günkü terörist başı liderlerden hep şikâyet eder pozisyonda görünerekten onları avlayım derken belirledikleri hedef noktalara sivil terörist ayırımı gözetmeksizin bomba yağdırmaya devam etmekten yüksünmemişlerdir. Dedik ya ne hikmetse kontrol dışı alan mazeretine sığındığı noktalar bir türlü ele geçirilip iş nihayetlendirilmez, böylece bir yığın meseleler ört bas edilip geçiştirilmiş olur.  Malum her seferinde o noktalar hedef gösterilip kendi iç kamuoyunun gazı alınır, derken hep bu süreç oyalamacı taktiklerle hal yoluna koyulduğu görüntüsü verilir, fakat ne hikmetse terörist ele başlar bir türlü ininden çıkarılmaz. Üstelik Usame bin Ladin ve adamlarının, ya da El Kaide’nin Veziristan bölgesinde yuvalandığından söz etmelerine rağmen bir bakıyorsun ancak köprünün altından çok sular aktıktan sonra terörist başı ilan ettikleri Usame Bin Ladin halledilecektir. Bu gecikme nedendir acaba diye sual edildiğinde bu bölgenin kontrolünün zor bir alan olduğu mazeretine sığınırlar. İyi hoşta adama demezler mi bu kontrol dışı noktalar nice çamlar devrildikten sonra mı kontrol altına alınacak? Keza onlara sorsak Türkiye’nin güneyinde ki Kandil dağları da kontrol altına alınamaz bir alan diyeceklerdir. Oysa yediden yetmişe herkes çok iyi bilir ki içimizdeki hainleri besleyerek aleyhimize olacak şekilde bal gibi kontrol altında tutmaktalar. İşte kendi çıkarlarına hizmet edecek şekilde tuttukları kontrol üsleri derin bir planın kılıfı olarak kullanırlar. Her ne kadar stratejik uzmanlar; asimetrik savaşların aktörleri gerilla, milis veya paramiliter güçler olduğunu ilan etseler de asıl bizim için asimetrik savaş tetikçilerin konuşulmasından ziyade Suriye, Irak ve Güneydoğu halkın bunca yıldır döktüğü gözyaşı,  çektiği sıkıntılar daha çok önem arz etmektedir. Tüm derdimiz davamız anaların gözyaşlarına son verilmesidir.

Anlaşılan o ki terör hareketleri arka planda sürekli zinde güçler tarafından beslenmekte, beslenecekte.  Şüphesiz arka planda büyük bir rant kavgası var, niye beslenmesin ki. PKK çıkar ilişkilerine dayalı hesap denklemi içerisinde maşa olarak kullanıldığının farkında ya da değildir, çokta önemi yok, onlar bir kere ideolojisini Kürt ırkçılığı üzerine kurup dönüşü olmayan bir yola koyulmuşlardır. Dolayısıyla PKK’nın gayesi önce terör üzerinden adını duyurmak,  sonrasında siyasallaşıp meşruiyet edinmektir. Bakmayın siz öyle onların kültürel hak taleplerinden dem vurmalarına, siyasallaştıklarında varıp dayanacağı nokta bölünelim demek olacaktır.  Hatta işi daha da farklı boyuta taşıyıp gelecekleri nokta yeni bir devlet kurmak olacaktır. Hafızamızı şöyle bir yokladığımızda Iraklı Kürtler ilk önceleri bağımsızlıktan dem vurmuyorlardı,  ama Saddam sonrası bir baktık sınır komşumuz olmuş. Şimdi aynı şeyin PKK içinde geçerli olmayacağı ne malum, doğrusu kuşku duymamak elde değil.  Çünkü PKK kimlik taleplerden kültürel kimliğe, kültürel kimlikten siyasi kimliğe bir dizi propagandalarla halkı etkilemeye çalışıyım derken nihai hedef olarak gelinen noktada devlet olmak hesabıyla daha henüz silah bırakmış değillerdir. İşte ABD’nin sinsi hesap kitap peşinden koşan böylesi bir örgüt üzerinden bölgeyi zapturapt altına alma faaliyetlerine girmesi bir yana böyle yapmakla diğer ülkelere kötü örnek olmakta da. Nitekim böyle bir örnekten hareketle Rusya Çeçenler için, Çin de Doğu Türkistan için uygulamakta. Öyle de sinsi bir uygulama yöntemidir ki, ABD bir yandan terör karşıtı bir duruş sergiler gözükürken diğer yandan da el altından PKK’nın arkasını sıvazladığı gözlerden kaçmaz. Belli ki onların asıl dert davaları bağcıyı dövmek değil asıl dert davaları çıkarları doğrultusunda üzüm yemektir. Ne diyelim amaçlar vasıta,  vasıtalar amaç olunca teröre karşıtmış gibi görünmeleri gayet tabiidir. Madem ortada takiyeci kaçamak bir güreş var, bizim yapmamız gereken husus öncelikle PKK teröristlerini siyasi suçlar kapsamında değil adi suçlar kapsamında yargılamak olmalıdır. Çünkü teröristleri siyasi suçlar kapsamında yargıladığımızda onları cezalandırmış olmuyoruz, bilakis onur kazandırmış oluyoruz. Zaten adice davrananlara adi suçlardan mahkûm etmek yakışır bize. Aksi halde terörün maşası durumda olan bu teröristleri adam yerine koyup muhatap almış oluruz.

Hiç kuşkusuz PKK meselesinin bu noktalara gelmeden önce bu örgütün devletimizin aleyhine koz olarak kullandığı propaganda malzemeleri zamanında tek tek ellerinden alabilseydik bu denli başımıza bela olamazlardı. Ama ne yazık ki bu yapılamadı, ya da yaptırılmadı. Belki de bilinçli olarak devletle millet arasında uçurumu açmak adına yasakcı bir metot tercih edildi. Bakın Almanya da Türkler dernek kuruyor; cami yapıyor, okullar açıyor, Türkçe yayın yapıyor, hemen Alman vatandaşının yararlandığı haklardan yararlanıyorlar. Ve hiç bir Alman vatandaşı çıkıp da ne oluyor demiyor. Bilakis yabancılara tanının haklar sayesinde hiç bir Alman bölünme korkusu yaşamamanın keyfini çıkarıyor.

Peki, biz ne yapıyoruz? Yıllardır bir arada yaşadığımız farklı etnik kökene sahip insanların bir takım hak taleplerine duyarsız kalmakla ülke güvenliğini koruma altına alacağımızı sanmışız. Sanki böyle yapmakla huzurumuz sağlanmış mı oldu, tam aksine bilerek ya da bilmeyerek PKK’nın ekmeğine yağ sürüp taraftar kazanmasına yaradı. Bikere şu iyi bilinmelidir ki PKK’nın talepleriyle bölge halkının talepler aynı şeyler değildir.  Birinde tıpkı FETÖ terör örgütünde olduğu gibi Paralel Devlet olma ve yapılanma talebi vardır, diğerinde ise insanca bir arada yaşamak için demokratik hak talebi söz konusudur.  Öyle anlaşılıyor ki bu güne dek sapla samanı birbirine karıştırmış gözüküyoruz. O halde ne duruyoruz bir an evvel aklımızı başımıza toplayıp, bölge halkı ile PKK arasındaki ayırımı iyi analiz etmek lazım,  aksi halde her gördüğümüz Kürdü PKK sanma handikabından çıkamayız.  Kaldı ki PKK’nın Marksist ayağı çökmüş durumda, yerine bölücü etnik ayrımcı bir ayak oluşturulmuştur, dolayısıyla bu yeni bölücü etnik ayrımcı yapıyla mücadele ederken İslam’ın kardeşlik panzehirini devreye sokmakla bu örgüte indirilecek en büyük darbe olacaktır.  Bizi güçlü kılacak olan ayrılık, gayrilik, tefrika değil, bilakis İslam’ın ‘Müminler Kardeştir’ ölçüsüdür. Dolayısıyla hiç durduk yere dünden bugüne kardeşçe bir arada yaşadığımız Güneydoğu halkını potansiyel tehdit kapsamında görüp endişelenmeye gerek yoktur. Dedik ya aksi durumda içimizde ayrılık, gayrilik tohumları ekmeye çalışan PKK’nın kucağına itmiş oluruz. İlla da endişelenmemiz gerekir deniliyorsa, asıl endişe edilmesi gereken husus bilhassa Malazgirt’ten bugüne birlikte bir arada yaşadığımız farklı kimlikteki toplulukları öteki görüp ayırıma tabi tutan ırkçı anlayışa sahip olan zihniyet olmalıdır.

Türkiye’de bir de gözlerden uzak tutulmaya çalışılan gerçek şu ki; küresel sermayenin yerli sermayeler üzerinden ülkeleri esir alma hamlelerinin su yüzüne çıkarılma endişesidir. Endişe etmeleri de gayet tabiidir,  sis perdeleri aralandıkça ucu kendilerine de dokunacak elbet.   Belli ki;  ne yaptığını çok iyi bilen ve elindeki kozları çok iyi kullanan küresel ölçekte baronlar ordusu var karşımızda. Soros bunların akıl hocasıdır zaten.  Olsun yinede her şeye rağmen bu derin küresel baronların oynadıkları oyununu işbirlikçi yerel baronlar üzerinden, yetmedi radikal gruplar ya da marjinal gruplar üzerinden oynadığının bilinmesi çok mühim hadisedir. Hele şükür eskisi kadar oynanan oyunlara kanmıyoruz, herhangi bir yerde bir olay patlak verse, hemen bunda bir bit kemiği var deyip küresel ölçekte derin güçlerin bir oyunu olduğunu fark edebiliyoruz. Hele şu 15 Temmuz Paralel İhanet Çetesi darbe girişiminden sonra bilincimiz daha da bir tavan yaptı diyebiliriz. Belli ki derin küresel güçler ellerinde tuttukları kırmızı, yeşil, turuncu farketmez her tür renkten kartı Türkiye aleyhine kullanmakta pekte mahirler. Baksana adamlar şimdilerde Türkiye’nin elini kolunu FETÖ kartıyla köşeye sıkıştırma çabası içerisindeler, kim bilir bizi yarın hangi balans kartla vurmayı deneyecekler. Onlar deneye dursun onların bir hesabı varsa Allah’ında beşeri hesapların üzerinde bir hesabı var gerçeğinden hareketle bilhassa son yarım yüzyılı aşkındır terörle yatıp terörle uyanmamız bizi daha da bir etten duvar olmamıza vesile oldu. Yeter ki rehavete kapılmasın, bak o zaman bu aziz milletin o çelik zırhlı iman göğsü her an her şartta onların tanklarına, tüfeklerine siper olmaya hazır olacaktır.  Öyle ya madem 15 Temmuz gecesinden bu eli ayağı öpülür milletin o müthiş direnişi ve şahadetiyle zinde güçlerin balans ayarlarını bozdu, o halde asıl tez elden âleme nizam verecek ayarı şimdi bizim yapmamız gerekir. Zaten asıl ayarı biz yapmaya kalkıştığımızda biliniz ki gelecekte Türkiye'ye yönelik tüm oyunları bozacağımız gibi,  insanlık huzura erişecekte, buna inancımız tamda.

Velhasıl;  15 Temmuz gecenin karanlığında şahadet şerbeti içen şehitlerin yüzü suyu hürmetine şimdi İlay-ı kelimetullah için Nizam-ı âlem ayarı yapma zamanıdır.

http://enpolitik.com/kose-yazisi/2186/dunden-bugune-balans-ayari.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar