Ramazan: Müslüman için tefekkür zamanı

Ömrü vefa edenler bir Ramazan ayına daha ulaştı.

Gönle huzur üfleyen, vücuda sıhhat veren, ruhu dinginleştiren, nefsi muhasebeye alan… Ezcümle, insan namlı eşref-i mahlûkata, madde ve mâna boyutlarıyla topyekün olarak, “dur hele, sakin ol, bu fânî beldeye bir kereliğine ve misafir olarak geldin; yemek ve içmekten mütevellid değilsin; dur ve düşün” ikazını eden, tarifi kelimelerle mümkün olmayan mübarek iklim.

Ne büyük nimet, nasıl kıymetli bir zenginlik…

Yardımlaşmayı, yarışırcasına yardımlaşmayı salık veren; adeta maddi varlığın düzeyini dikkate almaksızın, kendisinden birazcık alt gelir seviyesinde olanla bile paylaşmayı tavsiye eden huzur limanı.

Türlü çeşit varlığa sahip olunduğunda dahi, “benim” demeyi, mülkiyet vurgulu ifadeleri adeta ayıp sayan, “büyüdükçe, küçül” öğüdünün kabulünü sahneleyen görüntülerin zirvelere yükseldiği gönül köprüsü.

Bu doğrultuda, fitre (sadaka-ı fıtır) ve yüce dinimiz İslâm’ın beş temel esasından biri olan zekâtın gündeme alındığı; maddenin, belli bir oranda varsıldan yoksula doğru, Allah’ın rızasına ulaşmak muradıyla ve gönülden koparak el değiştirdiği kucaklaşmalar çağlayanı.

Açlığı, yokluğu, yoksunluğu çokça düşünüp, olabildiğince çok fakire sofra kurmayı, kurulmuş bol çeşitli bereketli sofralardaki türlü çeşit nimete uzanan yoksul elini çoğaltmayı emreden “zamanlar sultanı”…

Ve bütün bunların, diller sükûnete kavuşmuş halde, saatler boyunca düşünülmesinin bilhassa ve sevgiyle önerildiği tefekkür zemini.    

Tefekkür, tefekkür, tefekkür…

Başta Âlemlerin Rabbi olan Yüce Allah’ı… O’nun kutlu Resûlü olan Efendimiz, şanlı ulu önderimiz Hz. Muhammed’i (s.a.v.)… En kıymetli armağan olarak indirilen kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerîm ve içinde yer alan, çağları aydınlatarak gelen altın emirleri…

Varlığı, yokluğu… Kardeşliği, dostluğu, yârenliği… Paylaşmayı, bölüşmeyi… İyi ile kötüyü, güzel ile çirkini…

…..

Tanımlamakta kelimelerin kifayetsiz kaldığı bu mübarek iklimin henüz altıncı gecesi...

Hızla yükselen ateş, ardından sahur saatlerinde şiddeti giderek artan baş ağrısı ve nihayet, bulantı ile defalarca çıkarmanın eşlik ettiği bir tablo. Dakikalar içinde yetişen 112 Acil Servis ve Atatürk Araştırma Hastanesi’nin yeşil ve sarı renklerle tanımlanmış acil servis alanları…

Durumu daha “iyi” kabul edilenlerin bölgesine, yani yeşil alana yapılan yönlendirme…

Muayene, tahliller, tetkikler; bolca kan ve saire… Kola atılan kelebek, askıda serumlar… Yirmi kadar koltukta, on civarında hastayla kader birliği… Tevekkül içinde bekleyiş…

Dünyanın, o fânî, o aldatan güzelin bütün varlıklarıyla hafif tertip, alttan alta sorgulanmaya başladığı altın değerinde sükût anları. Acının eşlik ettiği, dudakların dualarla kıpır kıpır dalgalandığı zikir demleri…

İçeri henüz giren ve derhal koluna takılan serum ile en yakın koltuğa yığılıveren genç adamın odaya sığmayan inleyişleri, hemşirelere yalvarışları…

Böbrek taşı düşürüyor…

Yaşlı-genç, kadın-erkek diğer bütün hastaların ve yakınlarının kendi acılarını -şükür duygusuyla- unutup, genç adam için duaya durduğu dakikalar…

Ve tahlilleri göstermek üzere beklerken, sarı alandan yükselen, duvarları titreterek bütün acil servisi saran, bazı hastalar ile yakınlarının ötesinde, kimi sağlık personelinin bile gözlerini yaşartan “anneeeeeemmm” feryadı. Yoğun bakımdan gelen acı haber. Emanetin Sahibine iade edildiği, ayrılış ve vuslatı aynı ‘an’da sabitleyen olay; Ölüm!

Ve aklımda, çok değil daha dün gibi, 3 Kasım 2015 günü uğurladığım, koklamaya doyamadığım mübarek annem…

…..

Evet, güzel Allah’ım! Şairin (Cahit Zarifoğlu) dediği gibi, “ne çok acı var” ve biz, kendimiz o acının küçücük bir şubesine, binde bir mesabesindeki örneğine mâruz ve muhatap olmadıkça ne kadar da duyarsızlaştık, duyarsızlaşıyoruz.

Dilimde, üzerinde çalıştığım bir şiirden, boynu bükük, özür yüklü mahcup bir mısra; “Suskunluğumuzdan sorma Allah’ım!

…..

Eve dönüş… Sonrası, saatler süren ve fakat bir türlü geçmeyen zaman dilimi… Şairler Sultanı Necip Fazıl’ın; “Ne hasta bekler sabahı/ Ne taze ölüyü mezar/ Ne de şeytan, bir günahı/ Seni beklediğim kadar” mısralarıyla, geçmezliğini mühürlediği ağır bir dönem.

Ne vakit gözümü açtıysam ve kimin geçmiş olsun dileği için telefon elime tutuşturulduysa, peşimizi bırakmayan türlü çeşit mesaj kanallarının birinden, bu haldeyken kaldırmanın tarifsiz ağırlığında acı, pek acı bir haber.

Yıllar önce çeşitli kurullarda birlikte görev yaptığımız, mesleki toplantılarda bir araya gelip uzun kısa sohbetler ettiğimiz, mesleğine âşık arkadaşım Dr. Müjgan Şan’ın vefat haberi. Gözümde o hanımefendi hali, sakin ve vakur duruşu…

“Hepimiz ölecek yaştayız” denilmiş olsa da, o daha çok gençti. Ülkeye ve millete verebileceği yıllarca biriktirdikleri vardı.

İmdadıma kerîm kitabımız mübarek Kur’an yetişiyor; “Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allah’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz.” (Bakara/ 156)… Boyun eğiyor, teslim oluyorum; Âmin ve elhamdülillah.

Ve ardından, ülkenin bugünkü sâlim günlerine ulaşması yolunda kalemiyle ve kelâmıyla büyük bir mücadele vermiş; bilenlerin hak namına, adalet aşkına hakkını eksiksiz teslim edeceği kıymetli mütefekkir Mustafa Çalık ağabeyin dua ve helâllik dileyen, içimizi yakan, ameliyat öncesi mesajı…

Tefekkür, sabır, şükür ve zikir…

…..

Ey Mübarek Ramazan!

Allah aşkına, Kutlu Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) hürmetine bizleri sımsıkı tut ve tefekkür gölünün pâk sularında zihin ve gönül kirlerimizden arındır… Pek çok acı var ve gör ki, bizim arınmaya, tefekküre hesapsız bir açlığımız var…  

http://enpolitik.com/kose-yazisi/2245/ramazan-musluman-icin-tefekkur-zamani.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar