Bunalımdan çıkış vakti

                              

        Türkiye’de gün olmuyor ki bunalım hiç eksik olmasın. Eksik olmaması da gayet tabiidir.  Çünkü tüm dünyanın gözü kulağı bizim üzerimizde hala. Olsun hiçte önemi yok,  esas olan yaşadığımız bunalımların nedenlerini iyi tetkik edip gerekli önlemleri alabilmek ve yerinde çözümler üretebilmek çok önem arz etmektedir. Buna mecburuz da. Hani bunalım tek boyutta seyretse gam yemeyiz belki. Maalesef ekonomik,  sosyal ve kültürel boyutlarda tüm hızıyla kendini hissettirmekte habire. Madem öyle, tüm bunalımlardan çıkma vaktidir. Ancak bunun için acaba sihirli bir değnek var mıdır,  yoksa    'aman boş ver, bunalımdan çıkmak bize mi düştü'  deyip kenara çekilmek mi vardır. Hiç kuşkusuz her iki tutumda tasvip edilemez. Nitekim kolaya kaçmak olur bu. 

          Artık günümüz Türkiye’sinde sendikal haklar, asgari ücret, sosyal güvenlik, yönetime ve kâra katılma gibi talepler sosyal hayatta ağırlıklı değer olarak damgasını vurmakta. Dolayısıyla bu durum ağırlıklı olarak siyasete de yansımakta.  Ne var ki gerek çarpık sosyo-ekonomik yapılanmalar, gerek anarşizm, gerekse kimlik krizi gibi problemler birtakım taleplerin karşılık bulmasında engel durum teşkil edebiliyor. Hatta Türkiye’nin jeopolitik ve stratejik öneme haiz bir ülke konumda olması üzerimizden bunalım sarmalının hiç eksik olmayacağının göstergesi gibi duruyor. Dolayısıyla bu durumu göz ardı edemeyiz,  her karşımıza çıkabilecek bunalım sarmalı karşısında yaklaşımımız masalcı, destanî ve hissi duygulardan uzak analitik perspektiften bakmayı gerektirmekte.  Hele dört bir yanımızın ateş çemberiyle çevrilmişliğimizi göz önünde bulundurduğumuzda sorumluluğumuz bin kat daha da artmakta.  İşte bu yüzdendir ki her an bizi ateş çemberi içerisine alacak olaylara karşı sadece sebep netice çerçevesinde yaklaşmak yetmez,  illa ki çözüme yönelik projeler üretmemizde gerekir. Her şeyden önce hedefimizi 2023 Yeni Türkiye’sine göre belirlememiz gerekir.  Sadece hedef belirleyecek olan biz mi,  şüphesiz buna toplumun tüm katmanları ve tüm sivil toplum kuruluşları da dâhil elbet. Şayet ‘devlet-millet-sivil toplum’  dayanışmasını Yeni Türkiye’nin oluşumunda topyekûn kalkınma seferberliği ruhuna dönüştürebilirsek biliniz ki bu yekvücut halimiz diriliş muştumuz olacaktır.  Aksi takdirde 2023 Yeni Türkiye hedefi ütopik bir tutku olmaktan öte bir anlam ifade etmeyecektir. Bakınız şöyle gelişmiş ülkelerin geçmişine, yaşadıkları bir takım süreçlerden dersler çıkararaktan pek çok meselelerin üstesinden geldiklerini görürüz. Madem öyle bizim hayda hayda üstesinden gelmemiz icab eder. Çünkü Avrupa nice kanlı hadiseler ve kanlı darbeler yaşadıktan sonra sonra ancak Rönesans’ını gerçekleştirebilmiştir. Hele şükür bizde 15 Temmuz kanlı ihanet darbe girişimi hariç Avrupa’daki gibi kanlı sahneler pek yaşanmadı. Besbelli ki kültür kodlarımız sevgi mayasıyla yoğrulmuş, bu coğrafyada nasıl kan dökülebilir ki.  O halde daha ne duruyoruz mayamızda mevcut olan sevgi hamuruyla gönülleri fethedip yeniden dirilişe geçme vaktidir.

        Hiç kuşkusuz ülkemizde bunalıma yol açan faktörlerin arka planında başta ekonomik,  sosyal ve siyasi hayatımıza sirayet eden Makyavelist bezirgânların yanı sıra birde buna ilave olarak Yeni Dünya Düzeni aldatmacısının önümüze koyduğu kur oyunları vardır. Yine de her ne sebep olursa olsun vakit ‘başımızı kuma gömüp ağlama duvarı olmak’ vakti değildir, hele geleceğe karamsar bakmak hiç değildir, vakit ‘ ufkumuzu aşan projeler ortaya koyup dirilişe geçme’ vaktidir.  Bilhassa bunu Ortadoğu ekseninde düşündüğümüzde her an bizi ateş sarmalı içine alacak olaylar karşısında  “aman boş ver banana’’  deme vakti de değil. Asla böyle vurdumduymazlık lüksümüz yoktur,  eğer boş verirsek bir gün gelir o ateş sarmalı bizi de yakıp kavurur. O halde gelin boş vermişlerden olmayalım,  her daim bardağın dolu tarafına bakalım ki boşlanmayalım. Mazlumlara kol kanat gerelim ki, tıpkı sahabenin doğup büyüdüğü Mekke topraklarından Medine’ye hicret ettiklerinde kendilerine kucak açan Ensar’lardan olalım. Ensar olalım ki,  tıpkı Mekke'nin fethinde olduğu gibi tüm mazlumlarla birlikte felaha erebilelim. 

           Bir an başı dara düşmüş mazlumların halini bir düşünün, bilmem buna hangi yürek dayanır ki.  Hele birde bir yandan tüm dünyanın gözü önünde toplu can kıyımları yaşanırken diğer yandan da lüks ve sefahat içerisinde çılgınca eğlenenlerin halini bir düşünün. Şimdi gel de bu çarpık tablo karşısında mazluma kol kanat germeyelim de kime gerelim. Hiç kuşkusuz bize mazlumlardan yana  'Ensar' olmak yakışır.  Sakin ola ki, nasıl olsa kaderde ne yazılmışsa o olur düşüncesiyle Ensar olmaktan vazgeçilmesin. Elbette ki tevekkül etmek güzel bir haslet, ancak sahabe örneğinde olduğu gibi önce devenin yularını ağaca bağlayıp sonra tevekkül etmek esas olmalıdır. Kaldı ki nice badireler atletmiş bir millet olarak daha bir yoğurdu üfleyerek yememiz icab eder,  nitekim mazlumlara umut olma noktasına gelişimiz hiçte kolay olmadı. Düşünsenize dünyanın neresinde mazlum var biz oradayız artık. Allah korusun bu ülkenin Ensarları bir düşmeye dursun ne içte ne de dışta doğru dürüst elimizden tutan olur, bir tekmede içimizde ki hainler vurur. Böylece mazlumların umut kapısı da kapanmış olur.             

         Bakmayın siz öyle televizyon ekranlarında hemen her gün boy gösterip karnından konuşarak insan haklarından dem vurmalarına.  Ve yine siz bakmayın öyle günlük sinekkaydı tıraş ve tam takım kravat elbise giyip de ahkâm kesmelerine, aslında onlar elifi gördüklerinde mertek zanneden tiplerdir, asla kanayan yaraya merhem olmazlar.  Onlar her ne kılık kıyafette olursalar olsunlar, bize Ensar olmak yaraşır. 

             Ki,  biz onları 27 Mayıstan, 12 Eylülden, 28 Şubattan,  Gezi kalkışmasından, 17 Aralık MİT Tırlarını durdurma hadisesinden ve 15 Temmuz Hain Darbe girişiminden biliriz. Bu millete operasyon çektiler de ne oldu, sonunda kazanan bu milletin derin sinesi oldu.  İyi ki de ülkemiz  “Kavmin efendisi, kavmine hizmet edendir” hadis-i şerifin mana ve ruhuna sadık bir liderine kavuşur oldu.  İşte onca çekilen sıkıntının ardından nihayet rahat nefes alır konuma geldik. Bu noktada Adnan Menderes ilk soluktur, Turgut Özal ikinci soluğumuz, Muhsin Yazıcıoğlu üçüncü soluğumuz, Tayyip Erdoğan ise dördüncü soluğumuzdur. İşte böylesi değişimci liderler bağrımızdan çıkıyor da arada bir nefes alma imkânı bulabiliyoruz. 

            Malum, Tayyip Erdoğan dönemi gündem belirleyen bir Türkiye dönemidir. Şayet sonrasında yeni bir tufanla karşılaşmamak istiyorsak böylesi liderleri bağrımızdan çıkarmak zorundayız. İcabında bu da yetmez kendimiz gibi olmak durumundayız. Zaten maşa değil kendimiz olduğumuzda ekonomiyi üst birim, manevi ve sosyal değerleri alt birim olarak esas alacağımızdan sosyal olaylara meydan vermemiş oluruz. Yok, eğer kendimiz gibi değil de kökü dışarıda bir takım mihrakların güdümünde olduğumuzda tıpkı Marksizm’de olduğu gibi temel değerleri üst birim, maddi değerleri alt birim olarak ele alacağımızdan dolayı hiç bir zaman başımız dertten kurtulmayacak demektir. Zira bunalımların kaynağında maneviyatsızlık yatmaktadır.  Kaldı ki, bizim öz kültür ve medeniyet kodlarımız manevi temeller üzerine inşa edilmiştir. İşte bu nedenledir ki ısrarla  ‘Medeniyetler para ile değil inançla kurulur’ diyoruz. Hele bu temel kültür kodlarımızı bir de bilgi donanımıyla taçlandırdığımızı düşünün evvel Allah'ın izniyle her türlü bunalımın üstesinden geleceğimiz muhakkak.  O halde,  daha ne duruyoruz,  üzerimize çökmüş ölü toprağı bir an evvel atıp maddi ve manevi kalkınma seferberliğine koyulma vaktidir.

            Bakın Moltke, II. Mahmut döneminde ayağının tozuyla ülkemize adım attığında bir araştırmacı gözüyle devlet çarkının işleyişine şöyle bir baktığında birde ne görsün temel servet kaynağının “devlet kapısı” olduğunu gözlemler. Gerçekten de yerinde bir tespittir. Düşünsenize bugün geldiğimiz noktada bile bir takım siyasilerin halen devleti “ekmek kapısı” olarak takdim ettiği artık bir sır değil. Hadi Osmanlı’nın o günkü şartlar itibariyle merkeziyetçi yapısı gereği devlet baba geleneği makul görülebilir, ama aynı devlet baba geleneği anlayışını günümüz bilgi çağında sürdürmek abesle iştigal olur. Artık çağımızda toplum devlet için değil, devlet toplum için var ilkesi esastır. Hakeza devlet hakim devlet değil hadim (hizmetkar) devlet olması esastır. Dolayısıyla bulunduğumuz çağ itibariyle bilgi çağının önümüze koyduğu teknolojik gelişmelere adapte olmak kaydıyla özel teşebbüsün ağılıkta olduğu    'kökü mazide âtî olma’ vaktidir.  

            Bilhassa eski Türkiye’de insanımızın kendini ifade etmekte birtakım sıkıntılar yaşadığı bir vaka. Hele şükür artık Yeni Türkiye’den söz eder hale gelebildik. Ancak Yeni Türkiye'nin kalıcı temeller üzerine inşa edilmesi için sadece düşünce özgürlüğü önündeki tüm engelleri ortadan kaldırmak yetmez, bunun yanı sıra  “Erdemli, cesaretli ve iradeli bilgi toplumu” olmakta gerektirir, hatta bu da yetmez bilgi ötesine de sıçramak şarttır.  Çünkü hiçbir toplum durağan yani statik bir yapı içerisinde varlığını devam ettiremez, mutlaka değişime yelken açmak zorundadır. Yok, eğer sırf tarım toplumu refleksiyle hareket edilecekse biliniz ki bu kafayla bir arpa boyu yol kat edilemeyecektir. Madem öyle vakit ‘köhne ve demode olmuş anlayışları terk etme’ vaktidir. Artık dünyadaki gelişmelere kapalı ülke konumda kalmak bize zûl gelmeli.  Mutlaka köklerimizden bağımızı kopmaksızın bilgi çağının gerektirdiği refleksle hareket etmek durumundayız. Bakmayın siz öyle militarist ve oportünist yaklaşımlarla toplumu üsten aşağı formatlamaya çalışanların çığırtkanlıklarına,  yeri geldiğinde tepeden yönlendirici ve toplumu dizayn etmeye yönelik politikacıların heveslerini kursaklarında bırakacak irade, erdem ve cesaret bu milletin sinesinde ziyadesiyle mevcut zaten.  Bakın koyun sandıkları o toplum yeri geldiğinde sandıkta hadlerini bildirip oyunlarını bozabiliyor.  Sadece sandıkta mı, tıpkı 15 Temmuz hain darbe girişiminde tankların altına yatarak ta heveslerini kursaklarında bırakabiliyor. Ne diyelim bize böylesi bir necip milletin elini öpmek düşer.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                              

            Demokraside üç saç ayağı vardır.

            Seçilmiş Başkanlık çatısı altında ‘Güçlü meclis, güçlü iktidar, güçlü sivil toplum’ tam demokrasiye giden yolda olması gereken üç sacayağıdır. Artık ülkemizde gelinen noktada güçlü meclis, güçlü yürütme, güçlü iktidar var olmasına var ama demokrasinin olmazsa olmaz şartı diyebileceğimiz sivil katılım sacayağı aksar durumda. Oysa “Güçlü meclis, güçlü iktidar, güçlü sivil toplum” üçlüsü uyum halde işlerlik kazanmadığı müddetçe tam demokrasiden söz edemeyiz. Bürokrasinin ve  'sivil inisiyatif' oluşumların güçlü meclis ve güçlü yürütmeden kopuk olması ya da tam tersi durumun olması sosyal bunalımları beraberinde getirebiliyor. Hele bürokrasinin ve sivil toplum örgütlerinin kendi başına buyruk kesilmelerine hiç tahammülümüz olamaz. O halde yöneten-yönetilen, millet-devlet ikilemler arasındaki uyumsuzluklar her neyse onları bir bir tespit edip uyumlu hale getirme vaktidir.  Ne de olsa Türkiye başkanlık sistemine geçmiş durumda,  o halde toplumu tepeden tırnağa dizayn eden köhne uygulamalara son vermek pekte zor olmasa gerektir. En azından özel bir çaba gerektirmeyecektir.  Allah’a çok şükürler olsun ki Menderes’in  'Yeter artık söz milletindir' çizgisinden Tayyip Erdoğan'ın 'Sözde, kararda milletindir' çizgisine geldik. Malum, eski Türkiye’de bir takım siyasiler toplumu ancak seçim zamanlarında hatırlardı,  hatırladığı zamanlarda da habire oy istiyorlardı, ama her nedense topluma “gelin siz de yönetime katılın” denmiyordu. Çünkü halk onların nazarında sadece birer oy deposuydu.  Dedik ya, neyse ki köprünün altından çok sular akıp geçti de edindiğimiz ibretlik tecrübelerle en nihayetinde halkımızla birlikte bizi “oy deposu” olarak gören zihniyete pek itibar etmez olduk, böylece halk kendisiyle hemhal olacak lider etrafında teşkilatlanmakta. Bu sayede halk her türlü platformda sivil inisiyatifini de ortaya koyup kararda bizimdir diyecek noktadadır. Hatta halkımız değişik isimler altında dernekler, vakıflar kurmak suretiyle “örgütlü toplum” olma yolunda çaba içerisine girmiş durumda. Böylece halk bir takım taleplerini örgütlendikleri sivil teşkilatlar aracılığıyla yönetimde ağırlığını ortaya koyabiliyor artık.  Gerçekten bu tür sivil dayanışma örgütlenmeler eski Türkiye'nin ayak izlerini silmesi bakımdan son derece sevindirici,  ama buda yetmez daha çok kat edilmesi gereken pek çok aşamalar var. Madem öyle, tez elden sendikalar, sosyal güvenlik kuruluşları, dernekler, vakıflar ve bütün sivil toplum teşkilatların ve halkın yönetime katılma gibi hamlelerini daim kılacak başkanlık sistemini taçlandırma vaktidir.  Taçlandıralım ki,  eski Türkiye’den kalan alışkanlıklarımız tamamen ortadan kalkmış olsun.

           Evet, Eski Türkiye’nin alışkanlıkları tamamen ortadan kalksın ki toplum kendi kendini idare etme bilincine varsın. Zaten bu bilince vardığımızda her şeyi devletten bekleyen zihniyet tarihin karanlık sayfalarına gömülmüş olacaktır. Öyle anlaşılıyor ki Başkanlık çatısı altında ileri seviyede demokratik yapılanma için “Güçlü meclis, güçlü iktidar, güçlü sivil toplum”  üçlü sacayağının uyum içerisinde işler hale getirmek elzem gözüküyor.

        Vesselam.

http://enpolitik.com/kose-yazisi/2338/bunalimdan-cikis-vakti.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar