Biricik nur yüzlü kızım Merve Nur

Bu yazı torun sahibi olmadan önce yazılan duygu yüklü bir yazıdır. Hele şükür İsmail Korkmaz adında babacan bir damat ve Halime Zeynep Korkmaz adında torunum var artık. İnşallah torunum yıllar sonra bu yazıyı okuduğunda onun hayatına da kılavuz olacağına inancım tamdır. Madem öyle, bakalım kızımı yuvadan çıkardığımda o duygu yüklü hatıra neymiş okurlarımla birlikte bir görelim. İşte o yazı:

      Biricik Nur yüzlü kızım, artık ayrılığın vakti geldi. Hoşça kal, biliyorum annen, baban ve kardeşinden ayrılmanın zor olduğunu, yine de sen sen ol o tutku gözlerinden damlayan yaşı siliver. Nasıl olsa geride unutulmayacak dopdolu hatıralarımız var.

         Yuvadan kopuş öyle kolay değil elbet. Çünkü anneni beyaz gelinlik içerisinde doğup büyüdüğü Karabük’ten alıp meslek hayatıma ilk adımını attığım İstanbul’a yola koyulduğumda ardımızdan anneannen ve dedenin mahzun bakışlarından bilirim bunu. Beyaz gelinlik içerisinde annenle önce karayoluyla Yalova’ya indik, ardından vapurla karşıya geçip İstanbul Anadolu yakasında ikamet ettiğim Güzelyalı’da dünya evine girdiğimde bir gün senin de ilerisinde beyaz gelinliğinle aramızdan ayrıldığında bu hüznü daha da iyi anlamış oldum.

           Düşünsene, daha sen dünyaya gelmeden önce Güzelyalı’dan Sultanahmet’e tren, vapur ve Galata köprüsü üzeri yaya yürüyüşle çalıştığım Sultanahmet Sağlık Eğitim Merkezine gidiş gelişlerimin yorgunluğunu bir zaman sonra annenin  “Bir çocuğumuz olacak” müjdesi ancak dindirebilmişti beni. Hele hele şu anne karnında iken ara sıra tekmeleyişlerin vardı ya, bir ömre bedeldi sanki. Tabii bazen sevinçle hüznü bir arada yaşadıklarımızda olurdu. Şöyle ki; hamilelik sürecinde ölçülen kan değerlerin çok düşük seviyeler de çıkması annenin moralini bozup karnında taşıdığı yavrusunun (senin) düşük doğma endişesine sevk etmişti. Neyse ki korktuğumuz başımıza gelmemişti. Hatta o süreçte İstanbul’un o akışkan hareketli hayatından daha sakin bir şehre gitme düşüncesi zihnimde belirmeye başlamıştı. Nitekim o kararı almam pekte zor olmadı. Derken bu düşünceler eşliğinde Ankara’ya gelip rahmetli Turgut Özal hükümeti döneminde Oltan Sungurlu’ya durumumu arz edip apar topar Balıkesir’e tayinimi aldırıverdim.

         Evet, anne karnında hicret nedir onu da seninle birlikte yaşadık. Çünkü Balıkesir tanımadığımız bir şehirdi.  Allah’tan bir sofi referans olup Balıkesir’de tâ Gavs zamanından beri vekil olarak bilinen Hasan ağabeyimize göndererek yerleşim sıkıntısının giderileceğini söylemekle Ensari bir davranış sergiledi. Derken hem Hasan ağabeyimle tanışma lütfüne erişmiş oldum hem de evinde ağırlayıp balık ikram ettikten sonra Kamil Kaynaş gibi bir dostla tanışmış oldum.  İyi ki de tanıştırıvermiş, bu sayede bana o kadar Ensar’ca candan davrandı ki “Siz hiç merak etmeyin evinize dönün eşyalarınızı toparlayana kadar yerleşeceğiniz evinizi biz buluruz” deyip oracıktan gönül rahatlığıyla ayrılmış oldum. Derken dönüşte eşyalarımızı toparlayıp anne karnında ilk nakli yolculuk gerçekleşip orada bizi dost Kamil Kaynaş kardeşim karşılayacaktır. O’nunla komşu oluruz da.

         Günler günleri kovaladığında artık hamileliğin 9 aylık süreci tamamlanma vakti yaklaşmıştı ki; hastane önünde o dostumla gecenin epey ilerlediği vakitte aldığım doğum haberi artık baba olduğumun ilk müjdesiydi. Hastaneden eve geldiğinde annemin ve babamın yanımda seni kucağıma alıp sevdiğimde o an babaannenin şaşkın bakışları gözümüzden kaçmaz da. Öyle ki bir ara babaannen “Uuu görüyor musun, büyük oğlumdan görmediğimi küçük oğlumdan görüyorum” deyişini hatırlıyorum. Tabii bende babaannenin bu çıkışına dayanamayıp “Anacığım iyi hasta bu torununu senin yanında, şunun yanında, bunun yanında sevmeyeceğimde kimin yanında seveceğim” diyebilmişim. Malum olduğu üzere bizim doğup büyüdüğümüz Bayburt’ta evladını büyüklerin yanında sevme pek hoş karşılanmaz, olsun buna rağmen en azından böyle bir tabuyu kendi çapımda olsun yıkabilmişim.  

         Artık kendi başın yürür hale gelmiştin ki askerlik vakti yaklaşmıştı.  Bu kez bizim aile efradı askere gittiğimde anneni ve seni nereye koyup gidecek diye konuşurken bu arada ben de asteğmenliğin ilk dört ayında ev kirası ve askerlik harçlığımın yetip yetmeyeceği endişesi içerisindeydim. Ve askerlik şubesinden gelen yazıda İstanbul Tuzla çıkmıştı. Malumunuz Balıkesir’e 2 saat uzaklıkta Yalova’da ikamet eden bir tane amcan vardı. Yalova’ya geldiğimde Yengeme dedim ki “Görüyorum ki bir yandan Bayburt’ta annem ve babam,  bir yandan Yalova’da sizler eşim ve çocuğumu nereye koyacağım merak konusu. Doğrusu bunu anlamış değilim, bikere şunu iyi biliniz ki ailemin barınma diye bir meselesi yoktur, pekâlâ Karabük’te de kalabilirler. Tabii kimseden ses çıkmayınca bu kez “Bakın kimseye muhtaç oldukları için değil askerlik yapacağım yere yakın olduğu için Yalova’da yanınıza bırakıyorum” dedim.  Böylece bu çıkışımla tartışmalara son noktayı koymuş oldum. Meğer herkesin derdi davası bakalım bizim oğlan hanım tarafına mı, oğlan tarafına mı bırakacak meselesi önemliymiş. Zaten hiç kimsenin bizim oğlanın acaba askerlik harçlığı var mı, kira meselesi var mı diye derdi yoktu, hatta lafı bile olmadı. Derken Yalova İskelesinden askere uğurlanışımda Allah kerim deyip vatani görevimi yapmak üzere vapura binişimde annene ve sana el sallayarak o curcuna havasından ayrılmasını bildim.

         Vapur iskeleden epey uzaklaşmıştı ki; denize seyre dalaraktan hep sizleri düşündüm, o an vapurun Kartal iskelesine demirlediğini fark ettim. Vapurdan iner inmez Kartal istasyonundan Tuzlaya giden trene bindim. Tuzla Piyade Okulu Komutanlığının kapısından içeri girdiğimde asker olduğumu anladım. Yemin törenine 20 gün vardı. Bu süre zarfında hafta sonu ziyaretleri yoktu. Bu yüzden 20 günün geçmesini iple çekiyordum. Hasretlik kolay değildi elbet, zira yolumu bekleyen annen ve senin derin özlemi vardı içimde. Düşünsene hayat yolculuğuna acısıyla tatlısıyla birlikte çıkmıştık, nasıl unutabilirdim ki acımızı neşemizi hep annenle paylaşıp yokluğumuzu belli etmezdik. Öyle ki, yemin töreni gelip çattığında Tuzla Piyade okulunda aileler evlatlarını yalnız bırakmayıp yanlarında bulunurlarken o törende belki de sadece ben ailesiz yemin ediyordum, anlayacağın akrabayı taallukattan bir Allah’ın kulu yoktu yanımda. Neyse ki; bundan böyle hafta sonları Yalova’ya gidiş gelişlerimde sizleri görüp hasretlik duygumu gidermem o yalnızlığı unutmama yetmişti.

        Bu arada İstanbul Tuzlada 4 aylık Yedek Subay eğitiminin sonunda asteğmen öğretmen olarak Malatya’ya dağıtımım gerçekleşir. Malum O yıllarda devletimiz öğretmen açığını gidermek için böyle bir uygulaması vardı. Doğrusu bu uygulamanın bana da denk düşmesine çok sevinmiştim. Nasıl sevinmeyeyim ki; hem küçük yaşlardan beri öğretmen olma duygusunu bu sayede tatma fırsatını elde etmiştim, hem de askerliğimi sivil olarak beraber geçirecektik. Nitekim vatani görevimin 12 aylık kalan süresi boyunca bizim için gerekli bir yer yatağı, bir katalitik soba ve birde açılır kapanır çocuk beşiğiyle otobüs bagajına koyup bindiğimizde İstanbul’u, Balıkesir’i ve Yalova’yı hatıralarımızla bir süreliğine baş başa bırakıyorduk. Derken Malatya’nın Akçadağ ilçesine bağlı Bayramuşağı köyünde öğretmen lojmanına yerleşiverdik.  Hele şükür bu sefer kafamızda geçim iaşe derdimiz yoktu. Aldığım asteğmen öğretmen maaşı Balıkesir’deki evin kira bedelini karşılamaya ve Kamil Kaynaş dostum üzerinden sipariş verdiğim gerekli çekyat, kanepe türü eşyalara yetecek taksit ödemelerime yetti de.

          Tabii asteğmen öğretmenlik süresince Fen bilgisi, İngilizce, müzik gibi boşta kalan hangi ders varsa bana verdiler. Bizde zaten vatani vazifemiz gereği elimizden geldiği kadarıyla köydeki çocuklara yararlı olmaya çalıştık. Öyle ki; beraber görev yaptığım birkaç öğretmenle beraber köy okulumuzun adından söz ettirdikte. Zira okullar arası bilgi yarışmasında buna Akçadağ ilçesi de dâhil birinci olmuştuk. Allah’a şükür başımız yere eğilmedi.  

           Belki bilmezsin, vazife yaptığım köy ahalisi aleviydi. Bu yüzden cuma namazlarını karşı Sünni köye yarım saat süren bir yürüyüşün akabinde eda edebiliyordum ancak. Bir gün hiç unutmam köyde birisinin vefatı münasebetiyle alevi dedesi taziyeye gelememişti, bana Kur’an okumamı rica etmişlerdi. Yani iş bana düşmüştü, tabii bizde severek okuduk. Bu tavrım köy ahalisinin hoşuna gitmiş olsa gerek ki; “Hocam, bak bizim cenazemiz için hem Kura’n okudunuz hem de pilavımızdan yediniz. Bazıları var ki;  bize selam bile vermiyorlar” diye sitem ettiler.  Bende onlara “Kesinlikle aramızda ayrılık gayrilik olmamalı, bakın şurası Alevi kahvesi, şu karşı köyde ise Sünni kahvesi var. Sonuçta her iki kahvede de kumar oynanıyor. Alevi-Sünni kahvesi diye ayırmak marifet değil. Asıl kumara karşı birlikte olmak marifettir. Kaldı ki Hz. Ali (k.v) namaz kılıyordu, bakın bende kılıyorum,  hatta gelin imam olun arkanızda namaza da durayım” dediğimde adeta birlik vurgusu yapmış oldum. Böylece Bayramuşağı öğretmenleri, köy ahalisi ve öğrencilerle birlikte çok iyi günler geçirmiş olduk.

           Yetmedi, Bayramuşağı köyünde ara sıra hafta sonları Adıyaman-Kâhta Menzil köyüne annen ve daha henüz salına salına yürümeye başladığın çağlarda ziyaretlerimiz oldu. Tabii Bayramuşağı köy halkının, öğrencilerin ve öğretmenlerin bu ziyaretimizden haberdar değillerdi.  Zaten bilmeleri de gerekmezdi. Zira o yolun lezzetini ancak yaşayan bilirdi. Bu öyle bir tutku halidir ki bir seferinde Seyda Hazretlerini ziyaret ettiğimde senin başını okşamasını içimden çok arzulamıştım. İşte arzu istek bu ya, Seyda Hazretleri namazı kıldırıp cami çıkışında Hane-i Saadatın avlusuna geçtiğinde seni kucağıma alıp boynu bükük peşi sıra takibe koyuldum da. Tam o esnada mübarek tam avlunun ortasında durduğunda kucağımda seni yere bırakıverdim, hele o pamuk elleriyle senin başını okşadığında o gün sanki dünyalar benim olmuştu. Derken maksadıma ulaşmanın sevinciyle Malatya’ya geldiğimde yüzümden hiç neşe eksik olmadı da. Hatta o pamuk el senin üzerinde etkisini gösterir de.  Nitekim kız çocuklarında pek alışık olmadık bir davranışın gözümden kaçmaz da. Öyle ki çocuk halinle dışarıda kırda bayırda gezerken tıpkı Seyda Hz.leri gibi eller arkada geziyordun. Hiç kuşkusuz bu gezişinden çok keyif alırdım, çünkü senin bu yürüyüşün rabıtama da renk katıyordu. Her neyse sıra karne tatili geldiğinde annen ve sen birlikte Bayburt’a gidip anne baba ziyaretimizi gerçekleştirdik. Bayburt’ta 40 gün kaldıktan sonra tekrar ders başı yapmak üzere Malatya’ya geldik. Tabii bu arada terhis vakti yaklaşmıştı ki bu kez üzerime öğrencilerimden ayrılış hüznü bürümüştü beni. Hepsiyle helalleşip doğduğun Balıkesir’e tekrar dönüş gerçekleşir.

           Balıkesir’de bir süre iş hayatıma devam ettiğim bir zaman diliminde Ankara’da bir zaman laboratuarda staj yaptığım Beşevler Sağlık eğitim Merkezinden aradılar. Beraber çalışmak istediklerini bildirdiler.  Bunda bir hikmet var deyip bu teklifi kabul etmiştim. Kabul ederken de Atatürk Üniversitesinde okuduğum yıllarda şelale evinde tanışıp arkadaş olduğumuz dostlarımın birçoğu Ankara’da olması etken unsur olmuştu. Hatta Ankara’nın başkent olması dolayısıyla ilerleyen zamanlarda mesleki yönden kazanımlarımın olacağını da düşündüm, kim bilir bir gün bürokrat olma fırsatı da doğabilirdi. İşte bu duygu ve düşünceler eşliğinde Ankara’ya tayininim gerçekleşir. Derken Erzurum’da beraber olduğumuz arkadaşlarımın bulunduğu Etlik semtine yerleşiverdik.

          Allah var, Balıkesir’de dostlarımın bizleri uğurlayışı da hoştu elbet, eşyalarımızın kamyona yerleştirilmesinde bile çok yardımcı oldular. Sabahın erken vaktinde Ankara’nın Etlik semtine indiğimde kamyondan eşyaları annenle birlikte taşıdığım o anı hiç unutamam. Güneş etrafı aydınlattığında bir zaman Erzurum’da üniversite öğrenci yurdunda kaldığımda zaman zaman hafta sonu ziyaretlerine şelale evinde tanışıp dost olduğum arkadaşlarım bizi karşılamaya geldiklerinde taşınma işlemi çoktan bitmişti bile. Tabii arkadaşlar bana “Ne acelen vardı, biz ne güne duruyorduk” diye sitem ettiler. Oysa kimseye yük olmama duygusu öteden beri bizim genlerimize işlemiş bir hasletti. Belki de bu duyguyu onlarda fark etmişti. Gerçekten de şelale dost arkadaşlarımla Etlikte aileleriyle birlikte akşam oturmalarımız, muhabbetlerimiz hayatımın en güzel geçirdiğimiz yıllardı.  Onlarla birlikte olmak bir başka ufuk kapısı açmıştı bize.  Öyle ki; Şelale dostlarımdan Nurullah Zengin, Muzaffer Sungur, Tahir Ukba, Uşaklı Osman, İskender Çalış,  Adnan Bozyel,  Necdet Ünüvar, Mehmet Emin Fidan, Şinasi Yaşar’ın nezdinde onlarla birlikte yeni arkadaşlar da edinmiştim. Yeni arkadaşlarım Şükrü Tarhan, Selçuk Bekâr, Sabri Özcan, Mertol Bulur, Nusret, PTT’ci Abdullah, Mustafa Bahar, Muzaffer Zengin, Mustafa Aguş, Vedat Güçler,  Albay lakaplı Celaleddin Önder, Nafiz Çalık, Celaleddin Tarhan, genç Mesut Koçak, Hâkim Nevzat, Doğan Akın gibi her biri ayrı özellikte değerli dostlardı.  Ailece biz onları sevmiştik onlarda bizleri sevmişti.

            Sekiz yıl kirada geçirdiğim Etlikte birde sana kardeş gerekirdi ki; aramıza Ahmet Alperen dâhil oldu. Böylece kardeşlik sevgisini de tatmış oldun.  Artık yalnız değildin erkek kardeşin vardı çünkü. Tabii benim açımdansa 2 çocuğun eğitimi, kira, ayrıca bir evimiz olsun diye kooperatif taksitlerinin getirdiği sıkıntılar kolay değildi. Hatta bu sıkıntıyı ailece birlikte göğüsledik de. Mümkün mertebe dostlarımıza sıkıntılarımızı belli etmezdik. Dostlarımın çocukları hali vakti bize göre çok iyi olmasına rağmen bunu dert etmedik. Ancak bir ara senin bazen akşam oturmalarına gelmek istemediğini fark etmiştim. Anladım ki arkadaşlarımın çocukları yanında senin mütevazı giysinin vermiş olduğu eziklik vardı.  

          Hatta  o yıllarda Muhsin Yazıcıoğlu’nun katıldığı kongrelere ailece gittiğimiz günlerde olurdu. Bir seferinde Ankara Altın Park kongre organizasyonunda Hasan Sağındık müziği ile ruhumuzda fırtınalar estiriyordu. Müziğin akabinde Muhsin Başkan’ın karşısına hem seni, hem de kardeşini çıkardığımda kendisi sevip hal hatır etmişlerdi. İlginçtir o yıllarda Seyda Hz.lerinin Pursaklar’a teşrif ettiğinde tıpkı seni Menzilde başını okşayışında olduğu gibi kardeşin Ahmet Alperen’i de okşayacağı düşüncesiyle Pursaklar camisine gittiğimizde Seyda Hz.lerinin vefat haberi bizleri derinden sarsmıştı. Kafileler eşliğinde Etlikteki dostlarımızla birlikte Menzile vardığımızda Muhsin Başkanda vardı. Öksüz kaldığımızı sanmıştık, ama öksüz değilmişiz. Şükürler olsun Abdulbaki Hz.lerinin nefesi Seyda Hz.lerini gönlümüzde yaşatmaya yetmiş artmıştı bile. Oğlum Seyda Hz.lerini görememişti ama bu boşluğu kat be kat dolduracak Abdulbaki Hz.lerini görmüştü. Bir düşünsene, hani o dönemde kooperatif evimiz bitip Etlikten Sincan Fatih’e taşındığımız Güneşevler sitesinde misafir edip hiç hayatında doğru dürüst namaz kılmamış bir akrabamız vardı ya, hatırlarsın elbet, kendisi Cebecide oturuyordu, her gün ayyaş gezerdi. Onunla birlikte Menzile gittiğimizde yeni bir hayata dönüş yapması kardeşinin ruh dünyasında çok büyük etki bırakmıştı.  İşte tamda ondan söz etmek zamanıdır. Malum bir seferinde Ünsal Baksı, ben ve kardeşin Ahmet Alperenle birlikte Menzil ziyaretlerimiz olmuştu. Gün geldi Ünsal amcanız akciğer kanser hastalığına yakalanmıştı, son nefesinde Kelimeyi şahadet getirip Saadatlara kavuştuğu haberi acımızı dindirmeye yetmişti. Biliyorum Ünsal amcanızı hep aileden biri bildiniz. Onun için hatırlatma ihtiyacı hissettim.  Onun hayatını ailece yakinen izlediğimizde insan hayatının başlangıcından ziyade son nefesin önemli olduğunu idrak ettikte. Derken o manevi iklimin ne demek olduğunu yakından görmüş olduk.

         Artık kiradan kurtulup, yeni evimizde kaldığımız sıralarda sen Tevfik İleri İmam Hatip okulunu okurken kardeşinde orta öğretimde okuyordu. Derken okulu bitirdiğinde katsayı adaletsizliğine uğrayıp ilahiyatın 2 yıllık açık öğretimini okudun. Bir seferinde Muhsin Başkan çalıştığım kurumuma bir cenazenin otopsisi için gelmişti. Kendisi daha önceleri Gündüz gazetesi,  Nizam-ı Âlem dergisinde yazılar yazmam ve ara sıra genel merkeze gittiğimde karşılaşmalarımız olması hasebiyle bizi tanıyorlardı, ama 10 yıl ara vermiştim, genel merkeze gitmez olmuştum. Buna rağmen işyerinde karşılaştığımda ilk cümlesi;  çocuklar nasıllar, iyiler mi sorusu oldu. Bende senin katsayı adaletsizliğinden dolayı 2 yıllığı okuduğunu söylediğimde, derin bir of çekip bu bizim kanayan yaramız deyip beni teselli etmişti. Evet, Muhsin Başkan böyle bir başkandı, çocuklarımızın hali vaktini bile dert edinen vefakâr bir dost liderdi. Zaten o buluşma üzerinden 2 ay geçmedi Muhsin Başkanın kar beyaz dağlardan gelen o vefat haberi yüreğimizi burkmuştu. İyi ki de o son buluşmamız olmuş, meğer o görüşme helallikmiş.

        Hele şükür, iki yıllık öğrenimini başarıyla tamamlayıp ardından dikey sınavlarını kazanıp Isparta’da Süleyman Demirel Üniversitesi İlahiyat Fakültesine kayıt olman benim için en büyük hediye oldu. Bu arada Isparta’da nerde kalacaksın telaşı içerisinde Hızır misali yetişen Balıkesir’de ki dostum Kamil Kaynaş ve Ankara’da Adnan Bozyel amcanla telefonla istişare ettiğimde bana verdikleri adres üzerine İsparta’ya birlikte gittiğimizde her ikisinin de verdiği adreste Türk Dili bölümünde öğretim görevlisi Halil Karagöz ağabeyimiz çıkıp kendisiyle tanışma fırsatı bulmuştuk. Öyle ki; o ağabeyimiz dersi yarıda kesip bizimle hemhal olmuşlardı. Böylece sen yaşantısı yaşantınla uyumlu bir evde barınma imkânına kavuştun. O ev artık senin hatıralarının bol olacağı mekân olur da. Fakat, Isparta’da okuduğun sıralarda anneannen de Ankara-Yeni mahalle Onkoloji hastanesinde kemoterapi tedavisi görüyordu. Neyse ki ara sıra Isparta’dan Ankara’ya geldiğinde anneanneni hastanede ziyaret edip dualarını almasını bilebildin. Ne var ki mezuniyetinin son yılında anneannenin vefatı ailece bizi derinden etkilemişti. Her şeye rağmen yinede Allah sabrını verip derslerine çalışmayı ihmal etmedin. Artık mezuniyet törenleri yaklaşmıştı ki, seni bu kez annenle beni kep törenlerinde görme heyecanı sarmıştı. Biletimizi tam almıştık ki, o sırada Abdurrahim Karakoç vefat haberini işittik. Tabii Isparta’ya indiğimde hüznü ve sevinci bir arada yaşadım. Annenle sen kız arkadaşlarınla kaldığın evde, bense Halil Karagöz amcanın ayarladığı bir öğrenci evinde konakladığım güzellikleri yaşadık. Doğrusunu söylemek gerekirse kız arkadaşların tıpkı senin gibi candan yürektiler. Tanıştığımda artık onlarda bizim aileden sayılırlardı. Sağ olsunlar öğrenci harçlıklarından fedakârlık yapıp imece usulü hep birlikte bir cafede yemek ziyafeti vermeleri benim için hiçbir zaman unutulmayacak çok derin anlamı bir iz bıraktı. Öyle ki, arkadaşlarınla yemek yerken o ara Atatürk üniversitesinde öğrencilik yıllarımı hatırladım, yani kendimi öğrenci yerine koydum, eski günlerime döndüm bir an. Sanki aranızda anne baba yokta,  bir öğrenci arkadaşınızınmış gibi bir hisse kapıldım o an.

          Tabii sadece gözümde öğrencilik yılları canlanmamıştı. Bunun yanı sıra senin mezuniyet merasimini izlerken o ara Abdurrahim Karakoç’un hatıraları da gözümde canlanıverdi. Öyle ki, Kep töreni bitip Akşam olduğunda Isparta caddelerinde gezinirken biraz nefeslenmeye ihtiyacımın olduğunu hissedip annen ve senden müsaade isteyip kendimle baş başa kaldım da.  Annen, kız arkadaşların birlikte eve gittiğinizde Isparta stadyumunda mezuniyet etkinlikleri hala devam ediyordu ki, ben de o akan kalabalığa dalıp türbinlere çıktığımda sanat dünyasından bir sanatkâr Mihriban şarkısını seslendiriyordu. İşte bu ses beni kendimden alıp kendime getirmeye yetmişti. Böylece Ankara’da defin esnasında bulunamama burukluğunu üzerimden alıp anısını tazelemiş oldum. Gerçektende bana ilaç gibi gelmişti. Bu bana Allah’ın bir lütfü oldu diyebilirim. Sabah uyandığımda ise annenle birlikte beni Eğridir gölüne götürmüştün, tabii bu da içimdeki fırtınaya dindirmeye yetmişti. Hatta bir ara baba kız gölün kenarında çayımızı yudumlarken dertleşmiştik bile. Bana bürokrat olmak için verdiğim uğraşlarımın hangi noktada olduğunu sorduğunda “bize hala dost elinin uzanmadığını’ söylediğimde;  ‘Baba canın sağ olsun bunda da bir hayır vardır’ teselli edişin benim için çok güzel bir duyguydu. Nasıl güzel bir duygu seli olmasın ki, Erzurum şelale dostlarımın her biri belirli mevkilere gelmiş ama babanın kenarda kıyıda kalmışlığını unutturmuştun. Derken dostluklar mezara kadar değilmiş, bize bizden fayda var dedik ailece tam yürek olduk ta. Meğer  ailece baş başa kalmakta güzelmiş.

          Evet, sevinç ve hüzün dolu yıllar böyle geçti. Artık senin üniversite hayatın bitmiş yeniden yuvana dönmüştün. Derken Güneşevler sitesinden çok sevdiğimiz küçük yaşlarda gözlerini kaybeden komşumuz âmâ Ömer ağabeyimizin tavsiyesi üzerine seni istemeye geldiler. Bu vesileyle aileler birbirlerini tanışıp Allah’ın emri Peygamberin buyruğu gereği nişanlandın. Derken sen mütevazı bir aile yuvasında bizimle beraber çile ve hüznü bir arada yaşayıp bu günlere böyle geldin.  

       Ancak gönül çilesi bu ya, düğününe 20 gün kala Alparslan Türkeş’in vefat yıldönümü anma töreni esnasında fenalaşıp kalp krizinden vefat eden dayın Zülküf Köse’yi kaybettin. Demek ki, kaderde dayının o mutlu gününü görememekte varmış. İlginçtir düğününün Demetevler Afitab Kültür merkezinde olmuştu, bu tesadüf olamazdı elbet. Anneannenin kemoterapi tedavisi olduğu Onkolojinin hemen altında bir mekandı. Düşünsene, Onkoloji Hastaneye gidiş gelişlerimizde kim derdi ki bir gün sen buradan Aksaray’a beyaz gelinlik içerisinde gideceksin. Sevilmiş olduğun o kadar  besbelliydi ki, nikahta da  yalnız değildin, Isparta’dan gelen Esin ablanız, Remziye, Funda, Sevilay, Safiye, Beyhan, Semra, Hava Nur, Kübra ve lise arkadaşlarından Zehra, Büşra Sümeyra, babanın yurtta aynı odada kaldığı Mustafa Özdemir amcan, Etlik arkadaşları,  komşularımız, anne ve baba sülalesi, mailleriyle mutluluk dileklerini bildiren Bayburt Postası Gazetesini yeşerten Kürşad Okutmuş ve Murat Okutmuş, Adana milletvekili Necdet Ünüvar ve Manisa milletvekili Selçuk Özdağ’ın sevincini paylaşan telgrafları vardı.    

               Sözün özü yazımın başında da belirttiğim üzere seni yuvadan çıkarmak gerçekten kolay değilmiş. Hala bu gün olmuş seni beyaz gelinlik içerisinde bizim üzerimizde bıraktığın o derin hatıralarınla birlikte Aksaray’a uğurlayışının sevincini yaşıyoruz da. İlginçtir yuvadan beyaz gelinliğinle uğurladığımız gün ta Gavs-ı Bilvanisi Abdülhakim el Hüşeyni (k.s) zamanından hatırı sayılır sofilerinden Dr. Ahmet Çağıl’da beyaz kefeniyle toprağa verilip Hakka yürüyordu.

               Velhasıl; Şimdi sende bir anne olma yolundasın. Şimdi bir baba olarak Yolun ve bahtın açık olsun demekten başka daha ne diye bilirim ki. 

                Hoşça kal biricik nur yüzlü kızım Merve Nur.

                Vesselam.          

http://enpolitik.com/kose-yazisi/2393/biricik-nur-yuzlu-kizim-merve-nur.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar