Darbelerle yüzleşme -2

Haşim Akten ağabeyimin “1978 yılında Ülkü Ocakları Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu döneminde şehit ailelerini toplayıp Kenan Evren’e götürdük. Genel Merkez yöneticisi olarak organizenin başında olanlardandım. “Bu kanı durdurun” dedik. Kenan Evren sırıtarak “Ne yani ihtilal mi yapalım?” diye alay etti. O tarihten sonra üç binin üzerinde şehit verdik.” sözlerini şahit tutarak Ülkücülerin, 12 Eylül İhtilâli’ni gerçekleştiren askerî cuntanın başıyla darbe gerçekleşmeden iki sene evvel yüzleştikleri anlaşılıyor.

12 Eylül Askerî Darbesi öncesi ben, sanat okulunda okuyan genç bir Ülkücü olarak “Bayrak inmesin, ezan dinmesin, ülkemiz parçalanmasın, mahalle mescidlerine namaz kılmaya giden Müslümanlar ibadetlerini rahat yapsınlar” diye arkadaşlarla birlikte nöbet tutardık. Vatan, millet, din ve bayrak aşkıyla yanan körpe yüreğimiz “korku” nedir bilmez, şimdiki gençler gibi “ergenlik” diye ne bir derdimiz ne de sıkıntımız da yoktu. Duvarlara yazdığımız yazılar; “Kanımız Aksada Zafer İslâm’ın” ve “Çağrımız İslâm’da Dirilişedir” sloganlarıydı. Benim Ülkücü olmamda kilometre taşı olarak kabul ettiğim kitap ise, ülkücü bir ağabeyimin bana hediye ettiği ve hâlâ sakladığım “Dört Mezhebe Göre İslâm” idi. Konya Ticaret Lisesi’nde talebe iken Din Derslerinin “seçmeli” değil de “mecburi” olması için varını yoğunu ortaya koyan ve bunun mücadelesini imza toplayarak veren imanlı ve yiğit gönüldaşım Şahin Buyrukbilen’in, bir sabah okul önünde Komünistlerce keleşlerle taranmak suretiyle şehit edilmesi beni son derece müteessir kılmış, bu olaydan son derece etkilenmiştim. Beni etkileyen yayın organları arasında “Genç Arkadaş” ve “Hasret” dergileri ile sokaklara asılan “Eller kalem tutmalı, silah değil” yazılı afişler olmuştu.  Genç bir yazar ve muhabir (gazeteci) olmaya tâ o yıllarda karar vermiş, bu idealimi gerçekleştirmek için elimden gelen maddî ve manevî gayreti göstermeye çalışmıştım. Gece okuyan ve gündüz çalışan bir genç olarak Tercüman gazetesi, Yankı dergisi ve mahallî gazetelere mektup ve yazılarımı göndermeye başlamıştım. Sürekli kitap okuyor ve kendimi yetiştirmek için büyük çaba sarf ediyordum.

ÜLKÜCÜLER ÖTEKİLEŞTİRİLİYOR

Bu arada darbe çığırtkanlığı yapan o bildik basın yayın organlarında, ülkücülerle ilgili iyi, doğru, düzgün bir yayına ve manşetlere rastlamak pek mümkün değildi. Darbe basınının, propaganda taktiği, II. Abdülhamid devri ile Adnan Menderes dönemi ve/veya 28 Şubat ile 15 Temmuz ve günümüz arasında pek farklılık göstermiyordu. O malûm gazetelerin manşet haberleri ile köşe yazarlarının yorumlarında ülkücüler, ötekileştirilmesi gereken hedefler arasında başköşeye oturtuluyordu.

DARBE, BASIN VE PROPAGANDA

Darbelerin hazırlık sürecinde, gerçekleştirme sırası ve sonrasında hiç ihmal edilmeyen, edilemeyecek olan yönlerden birisi propagandadır. Hem hazırlamada, hem meşrulaştırıp kabul görmesini sağlamada, insanları yönlendirmede propaganda, darbelerin en önemli silahı durumundadır. Onun için darbelerde, propaganda araçları olarak basın, yayın organları öne çıkar. Türkiye’yi parçalamak ve bölme çabaları için hazırlanan 100’ün üzerinde plân ve projede Batı entelijansı ile medyanın büyük parmağı vardır. 12 Eylül öncesinde Komünizmin her rengi ve fraksiyonunun o kadar çok yayın organı, gazetesi, dergisi, bülteni, broşürü, karikatürleri, hiciv şiirleri ile kitapları vardı ki... Bütün bunlar zihin yönlendirmenin, eleman kazanmak için propaganda yapmanın ne kadar önemsendiğini vurgulamak açısından yeterlidir. Cennet mekân Abdülhamid’e, rahmetli Menderes’e yapılan hiciv ve çirkin karikatürlerin bir benzeri/benzerleri Başkan Recep Tayyip Erdoğan’a hem harici basın, hem de dahili basın tarafından yapılmadı mı?

“Darbe basınının ana karakteri, aradan çok zaman geçse de değişmemiştir. Gariptir benzerlik,  1909, 1913, 1931, 1960, 1971, 1980, 1997 gibi tarihler ele alınsa devam etmiştir.

Darbe basınının tipik bir örneğini, İstanbul “T.C. Milli Birlik Komitesi İrtibat Bürosu” tarafından Ekim 1960’ta yayımlanan Yassıada Broşürü (Türkiye İstanbul, 1960) verir. Fotoğraf alt yazıları ile zenginleştirilen kitapçık, CIA Propaganda Okulunda okuyanlara verilen emeğin, hiç de boşa gitmediğini göstermektedir. Polis, bekçi, iktidar sahipleri cani, katil; basın, muhalefet zulüm altında, hepsinden önemlisi “binlerce öldürülen” gençlik kurtarıcı konumundadır. Asıl önemlisi, broşüre göre başarılı darbe, milli birlik ve bütünlüğü, kurtuluşu sağlamış bulunmaktadır.”

Şimdi bir düşünelim, 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat dönemlerinde gazetelerin önemli bir kesimi, darbecilerle birlikte hareket etmedi mi? Aslında bu malûm medyanın yaptığı ortak iş, millet iradesini yok sayıp, millet ve vatan üzerinde egemen olmaya çalışan yabancı güçlerin maşalığını yapmaktan başka bir şey değildir.

“BEN MİLLETE KURŞUN SIKAN ELİ SIKMAM”

Basında, Akif gibi, başyazarı olduğu yayın organı kapatılmakla tehdit edilince, “Nazırına selam söyle. Ben böyle yere oturup kuru fasulye kaşıkladıktan sonra kimseden korkmam” diyecek; Nurettin Topçu gibi, kendisini görüşmeye davet eden kudretli darbe generaline, “Ben millete kurşun sıkan eli sıkmam” diyecek karakter abideleri olsa bunca darbe ortamı kolayca hazırlanabilir miydi? Sonuçta basın, milletin sesi, gözü, kulağı haline gelmediği sürece, millete, değerlerine vurmanın aracı olmaya devam edecektir.”

Tek teselli ise, 15 Temmuz’da Türk basınının, iyi bir sınavdan geçerek halkın dik duruşu ve darbecilere geçit vermeyişi karşısında meşru yönetim ile halkın yanında yer alışıdır.

27 Mayıs’ta radyodan okunan bildiri ile 12 Eylül’de televizyon ekranlarından okunan bildiri ve 15 Temmuz’da TRT’den okunan bildiri arasındaki benzeri bir açıklamanın yapılmasının ne kadar ibret verici olduğunu hiç düşündük mü?

“Darbeciler, belli dış güçlere bağlıdırlar ama bir bağlanıp sadık kalamadıkları güç vardır, o da maaşını alıp, içinden çıktıkları millet ve değerleridir.”

YARIN: ABD, Türkiye’yi çökertmek istemektedir.

 

http://enpolitik.com/kose-yazisi/2483/darbelerle-yuzlesme--2.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar