HADİ ASLANIM HADİ KOÇUM!

Hadi Aslanım Hadi Koçum!

İlk yazımızda, haftalık yazılarımız kapsamında eğitime, kültüre, sanata, edebiyata, kısacası hayata dair düşüncelerimizi paylaşacağımızı duyurmuştuk. Orada saymadık ama burada söyleyelim; spor ve önemle futbol da bu cümledendir.

Zira spor ve özellikle futbol da hayatın içerisinde… Hele de söz konusu Türkiye ise… Biliyoruz ki, bu aziz coğrafyada, toplumsal kümeler arasında düzey farklılığı göstermekle birlikte, neredeyse hayatın merkezinde bir oyundur futbol.

Bu çerçevede ilk spor yazımızda, bu sene futbolda kocaman bir “hiç” kazanarak, elleri böğründe kalan ve bu nedenle taraftarlarını büyük bir hayal kırıklığına uğratan Fenerbahçe’yi yazacaktık ancak, ülke genelini ilgilendiren başka bir hayal kırıklığının mimarlarını yazmayı doğru bulduk.

Evet, bildiniz… Türk Milli Futbol Takımı’nı yazacağız bu ilk yazıda…

Dağ fare doğurdu” sözünü bihakkın doğrulayan Milli Takımımızı… (Aslında yıllardır ‘dağ’ olmaktan uzak olsa da…)

Reklam filmlerinde, film yıldızlarını aratmayacak kadar başarılı performans sergilerken, asıl uzmanlık alanları olan yeşil sahada kelimenin tam anlamıyla tel tel dökülen Milli Takımımızı…

Reklam filmleri ve söylemleriyle milleti gaza getirip, taraftarın büyük bir coşkusu ve desteği altında çıktığı ilk maçında, doksan dakika boyunca, aziz milletin her ferdinin karnını sıkıntı gazıyla dolduran Milli Takımımızı…

…..

Öyle maç sonucunun 1-0 olduğuna bakıp da, Milli Takımımızın oyununa dair umut besleyenler varsa, onlara tek önerim, şehir tiyatrolarında oynanmakta olan Pollyanna adlı oyunun aktrisliği için başvurmaları ve şifasız iyimserlikleriyle o oyunda başrol oynamaları.

Kabul edelim ya da -her ne nedenle olursa olsun- etmeyelim, Milli Takımımız ilk maçında futbol falan oynamadı. Onun oynadığı futbol ise, ilk maçlarını takır takır oynayarak kazanan galip takımlar bir yana, yenilmiş takımların oynadıkları oyunu ne diye adlandıracağız o halde? İki oyundan birisi futbol değil açıkçası. Çoğunluğun futbolu bizimkinden farklı ve daha çok birbirine benziyorsa, bizimkinin futbol olmadığı çok açık...

Söylediğimizin doğruluğunu sınamak isteyen, İtalya’ya 2-0 yenilen Belçika’nın oynadığı futbolu bir daha bir daha izlesin. Bir takım yenilirken bile izleyenleri nasıl mest eder, taraftarının gönlündeki yerini nasıl sağlamlaştırır ve taraflı tarafsız tüm futbolseverlerden nasıl alkış alır, orada her şeyiyle görmek mümkün. Harika bir örnek olarak...

…..

Doğrusu işbu yazıda çok teknik detaylara girecek ve sözü teknik ayrıntılarla yoracak değilim. Gerek de yok… Zira bu yazının muhataplarının başında gelen Milli Takım teknik heyeti ve oyuncuları, bizim bildiğimizden daha fazlasını biliyor futbol tekniği konusunda. Öyle de olmalı…

Fakat biliyorlar da, oynadıkları oyunu görüyorlar mı? Emin değilim. Ayrıca, halkın önemlice bir kesimi de futbol adlı oyununun temel doğrularını, hem de kurallarıyla birlikte biliyor. Nasıl bilmesinler ki, futbolla yatıp futbolla kalkıyor birçoğu…

Dolayısıyla, tekniğin dışında temel ilkeler üzerinden bir değerlendirme yapmak daha doğru ve akıllıca olacak.

…..

Evet, ne diyorduk?

Türk Milli Futbol Takımı, Avrupa Şampiyonası’ndaki ilk maçında futbol adına hiçbir varlık gösteremedi. Belki akıllarda kalan tek etkili pozisyon, bilmem kaçıncı dakikada sağ taraftan Gökhan’ın ortasına Volkan Şen’in vurduğu kafa. Hepsi bu…

Onun dışında neredeyse hiçbir şey yok futbol adına… Neler eksik ve neler yok bir bakalım?

Etkili bir tane bile şut yok...

Pozisyon yaratacak üç tane uzun pas yok…

Oyunun yönünü değiştirecek, rakip sahaya yıkacak etkili orta yok...

Sahanın her yerinde olması gerekirken, hiçbir yerinde pres yok.

Dediğim gibi, yenilen takımların yaptığı prese bir baksınlar, ne demek istediğim gayet iyi anlaşılacak. Bir de, tüm takımların forvet oyuncularının bile sahanın her yerinde yaptıkları prese bakıversinler bir zahmet.

Alın size iki örnek… Birisi bizim maçtan… Defansta oynayan ve Cenk Tosun’un dirsek darbesiyle kafasından yaralanıp kanlar içinde kalan oyuncunun, maçın büyük bir bölümünde kafasını sardıra sardıra nasıl cansiperane oynadığını, Hakan Balta’nın aktör olduğu pozisyonda (eğer gol pozisyonu sayarsak tabii) o yaralı haline rağmen nasıl topun önüne kendisini attığını alkışlarla izledik değil mi? Bir örnek de İtalya-Belçika maçından… İtalya’nın ilk golünü atan forvet oyuncusu, birkaç dakika sonra gitti, kendi kalesinin önündeki etkili şutun önüne atıverdi kendini. Yüreğini sahaya koyduğunun somut bir kanıtı olarak…

Gelelim topsuz oyuna… Sadece bu maçta değil, yıllardır topsuz oyundan habersiz bir futbol takımıdır Milli Takımımız ne yazık ki... Sanki böyle bir gerçek yokmuş, sanki bunu çok başarılı bir şekilde sahaya yansıtan takımlar söz konusu değilmiş ve sanki bu maçları hiç izlememişler gibi... (Top ayağına gelmediği sürece misafir sanatçı ve hatta tribündeki taraftar gibi davranan futbolculara ithaf ediyorum bu cümleyi.)

Kısacası Milli Takımımızın futbol adına sergilediği oyun, modern futboldan, futbol diye bilinen oyundan çok ama çok farklı. Öyle ki, yukarıda sıraladığımız gibi, “futbolun temel doğruları” diye bilinen, “olmazsa olmazları” şeklinde nitelendirilen hiçbir şey yok neredeyse.

Bu bağlamı burada kapatıp devam edelim…

Neymiş… “Biz bitti demeden bitmez”miş. Peh, peh, peh… Bir arkadaşımın ifadesiyle, “doğal gaz”…

Yıllardır bu kapsamda gazlar vererek yürüdüğümüz için, dünya üçüncüsü olduğumuz ‘2002 Ruhu’nun üzerine hiçbir şey koyamadık.

Her şampiyona öncesinde rakipler belli olur olmaz, “nasıl ikinci oluruz?” sorusu üzerine dört koldan abandık durduk. Bir kere de, “bu grubu nasıl birinci bitiririz?” sorusunu aklımıza ve gönlümüze getirmedik. Böyle “üst düzey” bir kompleks yani... Öz gazımız da, özgüvenimiz de ancak ikinciliği düşündürecek düzeyde anlaşılan.

Sonra gelsin doksan dakika yüreğimiz ağzımızda, totemler yapa yapa, karnımıza sıkıntı gazları dola dola seyredilen ömür törpüsü grup maçları.

Nihayetinde iş gelip gelip play-off maçlarına dayanır. Onda da ikinci maçın son dakikasına kalır kurtuluşumuz. Bir gol “her şeyi” değiştirir ve biz mutlu mesut, gurur dolu bir şekilde asıl turnuvayı, yani finalleri beklemeye başlarız.

Eh işte oraya gelince de, şapka düşer ve kel görünür. Fransa’da devam etmekte olan şampiyonanın sürecinde olduğu gibi…

…..

Kimse kızmasın… Ya da istediği kadar kızsın. Kafamızı kuma gömmekten vazgeçelim. Güneş balçıkla sıvanmaz.

Teknik ayrıntılar bir yana; şut çekemeyen, pas yapamayan, etkili orta yapmayı beceremeyen, adam eksiltemeyen, alan daraltamayan, kısacası ve özetle, futbol oyununun temel doğrularını bile yapamayan bir milli takımdan söz ediyoruz.

Ama her pozisyon sonrasında hakeme itiraz eden, fakat her pozisyonda rakip oyuncuyla karşı karşıya gelen milli takım oyuncularından söz ediyoruz.

Maçı kaldıramadıkları ortada... Psikolojik olarak yenik çıktıkları gün gibi açık... Örnekler konuşuyor. Önceki maçlardan beri, ısrarla ikinci sarı kart ve kırmızı kart arayışlarını unutmuş değiliz. Sahanın kenarında bekleyip, yanından geçen yabancı ülke futbolcularını tekmeleyenler şimdi bile gözümüzün önünde. Saydırmayın bana…

Öte yandan, Allah var, kendi kendimizi gazlama konusunda pek mahiriz. Bu konuda üstümüze yok doğrusu.

Mental ve fiziksel olarak nasıl hazırlanılıyor, antrenmanlarda neler yapılıyor, kondisyon çalışmalarında hangi uygulamalara yer veriliyor bilmiyorum, ancak bildiğim, koşmayan, pres yapmayan, topsuz oyunu oynayamayan ve en küçük bir dokunmada yere kapaklanan oyunculardan oluşuyoruz. Görünen köy kılavuz istemez.

Nasıl böyle olmasın ki?

Herhalde tüm teknik, taktik hazırlıkları dört kelimeyle özetlemek mümkün, sahada sergilenen performansa bakınca…

“Hadi aslanım, hadi koçum!”

…..

Peki, bundan sonra ne olur?

İyi şeyler olacağını düşünmüyorum doğrusu. Yanılmaktan ve özür dileme durumunda kalmaktan ziyadesiyle mutlu olurum.

Ne olacağını bilemesem de, şu görüşümü iletmek isterim.

Milli Futbol Takımımız, futbolu futbol gibi oynasın canımızı yesin. Demem o ki, Yunanistan gibi oynayıp şampiyon olmasındansa, İtalya’ya yenilen Belçika gibi, futbolun hakkını vererek yenilsin. Ve alnının akıyla dönsün. Kahramanlar gibi karşılar, bağrımıza basarız.

“Hadi aslanım, hadi koçum!” anlayışının (‘tekniği’ dememek için) modern futbolda asla ve kat’a karşılığı yoktur. Bunda sonra da olmayacaktır. Bizim kültürümüzde karşılığı olduğu doğrudur ancak, önce temel doğrular yapılmak kaydıyla…

Dost acı söyler… Biz demiş olalım da…

http://enpolitik.com/kose-yazisi/258/hadi-aslanim-hadi-kocum.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Yorumlar

Gürcan Özdağ
15.06.2016 12:40
valla uzun zamandır spor yazısı okurum,bu kadar güzel,yemekdeki tuz kıvamında teknik,mayalı hamur kıvamında dolgun bir yazı okumamıştım.Yanınada objektifliği'de ekleyelim.Tebrik ederim kardeşim.

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar