Ferdiyetçi ve toplumcu görüşe göre seküler, laik devletin tanımı

Bir önce ki yazımda İslam hukukuna göre devletin tanımını yazmıştım. Antik çağdan, günümüze kadar insan hak ve hürriyetleri alanında beşeri kanun ve kuralların dışında, din olgusu da farklı bakış açısı getirmiştir. Bu konuda ilahi kaynaklı dinlerin, ferdi haklar alanın da teokratik anlayışının dışında, laisizmin tanımladığı seküler devlet otoritesini incelemeyi gerekli gördüm.

Toplumcu ve ferdiyetçi görüşlere göre insan hakları şöyle tarif edilir: İnsanlar doğuştan bazı temel hak ve hürriyetlere sahip olarak doğarlar. İnsanların doğuştan elde ettiği bu haklara asla müdahale edilemez. Her iki görüşte insanlığın toplum hayatına geçmeden önce, tam ve mutlak bir hürriyete sahip olarak yaşadığı tezini kuvvetle savunur.

Yine her iki görüşe göre, ilk başlarda tabiat halinde yaşayan ilkel insanlık, daha sonraları toplu yaşama zaruriyetinden dolayı toplum hayatına geçiş sürecinde siyasi yapıyı, "devleti" meydana getirmiştir. Devlet sorumluluğu ve selahiyetitleri olan bir kurumsal teşkilat olarak toplumun hayatına girmiştir. Devlet, toplum ve toplumlar arası ilişkileri düzenleyen, iç ve dış tehlikelere karşı güç ve iradeyle donatılmış bir yapıya sahip olarak, toplumun malı olan bir kurum olarak kabul edilmiştir.

Toplumcu ve Ferdiyetçi görüşün ayrılığa düştüğü nokta, devletin fonksiyonları konusunda, yani devlet adına bireysel hak ve hürriyetlerden fedakarlık edilmesi noktasında görüş ayrılığına düşerler. Toplumcu görüş, bireysel haklardan fedakarlık ederek devletin fonksiyonlarını güçlendirmek ister. 

Yakın tarihte 17. ve 18. yüzyıllarda başta ünlü İngiliz filozofu Jhon Locke ve J.J. Rousseau olmak üzere, PufferdofWolfBlckstoneBurlamquive Vattel gibi alimler devletle toplum arasında olan temel münasebetler ve kuralları genişletmeyi tercih ederler. J. Locke insanın doğuştan elde ettiği hayat, hürriyet ve mülkiyet gibi hakları temel haklar olarak kabul edip, bu hakların korunup geliştirilmesi devletin asli ve en öncelikli görevi olmalıdır der. Devleti tanımlarken insanlararası ilişkileri düzenleyip, kanunlar koyarak, temel hak ve hürriyetleri güvenceye almayı devletin başlıca görevi ve sorumluluğu olarak tarif eder. Fertlerin vazgeçilmez ve başkasına devredilmez hak ve hürriyetlerini teminat altına almakla devlet egemendir der. Yine J. Locke göre, siyasi iktidarın kaynağı olan egemenlik hakkının kullanımını fertlerin rızalarına göre devlet otoritesini temsil siyaset kurumuna ihale eder.

Buraya kadar Locke'ın öncülüğünü yaptığı toplumcu görüşün fikirlerini izah etmeye çalıştım. Zamanla uygulamadan doğan eksiklerin giderilememesiyle, ferdiyetçiliğin de öne çıktığına tarih şahit olmuştur. Toplumcu görüşün akla ve rasyonel düşünceye uygunluğu tartışılarak, sosyal ilişkilerden kaynaklanan ferdiyetçiliğin geliştirilmesi yönünde çalışmalarda yapılmıştır. Doğrudan insanı ve insan cevherini esas alan ferdiyetçi doktorin, her hak ve her türlü hukukun kaynağının insan olduğunu kabul eder. Çünkü sosyal hayatta hür irade ve sorumluluk insana ait olduğundan, insanların oluşturduğu kurumların (devlet vb) kendilerine ait varlık ve hakları olamayacağını savunur. Ferdiyetçi görüş devletin görevinin insanlar arasında ki ortak çıkarları korumak ve geliştirmekle sınırlı olduğunu kabul eder.

Her iki görüşün fikirlerini ana hatlarıyla izah ettikten sonra, bana göre çağımızda toplum çıkarlarının, ferdi menfaatlerden üstün tutulduğu görüntüsü, ferdiyetçiliğin savunulmadığı anlamına gelmez. Burada mevzu olan ferdiyetçiliğin iyice ön plana çıkartılarak, doğması muhtemel bazı sakıncaların oluşumunu engellemektir. Bu bakımdan ferdiyetçi doktorinin, insan haklarının gelişmesine yaptığı katkılar hiç bir zaman inkar edilmemelidir. Esasen öncelikle insan haklarının sosyal yönde gelişmesine tesir eden Liberalizmin sebep olabileceği sakıncalar giderilmelidir. Burada devletin ve egemenlik hakkını elinde bulunduran siyasi otoritenin temel hak ve özgürlüklerin kullanılmasında gösterecekleri samimiyet çok önemlidir. Tabi haklar hiç bir zaman siyasi çıkar malzemesi yapılmamalıdır. Egemenliğin gerçek sahibi olan halkı korumak için, devletlerin anayasasında tarif edilen ve hukukun üstünlüğü ilkesine bağlı kuvvetler ayrılığı prensibiyle, siyasi otoritenin kontrolü zaten mümkündür. Bu konuda Montesquieu'nun özgürlüklerin korunması için, anayasal düzen içinde kuvvetler ayrılığı tezi, devletle kişi arasında ki ilişkilerin uyumu ve devamlılığı açısından çok önemlidir.

http://enpolitik.com/kose-yazisi/2585/ferdiyetci-ve-toplumcu-goruse-gore-sekuler-laik-devletin-tanimi.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar