Aleviliği de Sünniliği de doğru dürüst bilmiyoruz

Atatürk, Ben doğduktan iki yıl sonra vefat etti. Yani ben Atatürk Türkiye’sinde doğdum, büyüdüm, okudum. Atatürk Türkiye’sinde bize, laikliği “Din ayrı dünya ayrıdır!” şeklinde öğretmişlerdi. Ben de böyle okuyarak, böyle söyleyerek, böyle yazarak okullardan mevzun oldum. Bugün laikliği. Katiyen bize ezber ettikleri gibi anlamıyorum. Çünkü din, dünya nizami içindir, ahiret için değildir.  Laiklik din ve vicdan hürriyetidir. Devlet, hiç kimseye bir dine uymaya zorlayamaz. Esasen hiç kimse, hiç kimseyi dini inancı için kınayamaz. Dini konularda katiyen bir zorlama olmaz. Devlet kurumları, dini konularda sadece eğitim verir. Anlatır ve geçer. Bugün ben, laik inanış içindeyim. Ben, hamdolsun Müslümanım. Yanımda biri ateşe, suya, rüzgâra, güneşe, hatta ineğe tapınsa, ona katiyen müdahale etmem. Çünkü Kur’an beni böyle davranmaya zorluyor. Kur’an: “Dinde zorlama olmaz diyor!” Ama ateşe, güneşe, ineğe… Tapınan bir kimse bana sorarsa, ben o kimseye hak dinin İslamiyet olduğunu anlatır susarım. Zorlama yoluna gitmem. Haydi sen de benim gibi inan, benim gibi yap demem.

Bana göre Cumhuriyet devrinde laiklik anlayışı yanlıştır. Devlet vatandaşına solucanın sindirim sistemini, terliksi hayvanın hareket tarzını öğrettiği halde, dini konularda “din ayrı dünya ayrı!” görüşünde olduğu için, hiçbir bilgi vermedi. Milletimizin üzerine çekilen ve bin yıldan beri süregelen korkunç bir Cehaleti katiyen kaldırmak yoluna gitmedi. Gerçi meydanda nutuklarında hep: “Birlik ve beraberlik içinde olalım!” şeklindeki cümlelerle millete seslendi ama birliğimizi beraberliğimizi sorsan çıkmazlara sokan dehşetli cehaletleri ortadan kaldırmaya gitmedi. Şimdi düşünebiliyor musunuz Arap yarımadasında Araplar arasında bir iktidar arayış olmuş. 661 yılında Hazreti Ali, İbn-i Mülcem isimli bir Arap tarafından şehit edilmiş. Bu cinayetten Türk Milleti olarak bizim milyarda bir bile bir günahımız, bir mesuliyetimiz yok. Çünkü biz Türk Milleti olarak bu hadiseden 289 yıl sonra Müslüman olduk. Yine iktidar hırsı yüzünden Hz. Ali’nin oğlu Hz Hüseyin, 680 yılında Muaviye’nin oğlu Yezit askeriyle, Kerbela’da şehit edildi. Öldüren de öldürülen de Arap! Biz 950 yılında Müslüman olduğumuz için Hz. Hüseyin’in şehit edilmesinden de hiçbir günahımız yoktur. Kaldı ki biz Müslüman olduktan sonra, Hazreti Ali’yi de onun mübarek ehlibeytini de çok sevdik. Hazreti Ali ve onun Ehl-i Beytini sevmek peygamber emridir. Onun için bütün büyük camilerimizin kubbelerini Hz Ali’nin de güzel ismi ile süsledik ve çocuklarımızın milyonlarcasına Ali, Hasan, Hüseyin, Fatma… İsimler verdik. Ama bin yıldan beri bir tek çocuğumuza Yezit ismini koymadık. Hâlbuki Yezid de bir erkek ismidir. Aksine biz Yezit ismini hakaret karşılığında kullandık. Kızdığımız bir kimseye eşek der gibi, köpek, hayvan der gibi Yezit diye bağırdık. Ama bütün bu tavrımızı hassasiyetimize rağmen Türkiye’deki Alevi kardeşlerimiz, bize Yezid diye baktılar bakıyorlar. Sünni Camia da Alevileri kafirlikle suçluyor. Neden? Dehşet verici bir cehaletten.

Ben, bu çok tehlikeli bölünmeyi, başta Sovyet Rusya olmak üzere büyük devletlerin nasıl körüklediklerini çok iyi biliyorum. O bakımdan 1980-990 yıllarında İçişleri Bakanlığı yetkililerinden Dursun Ali Şahin (daha sonra Giresun ve Edirne Valisi) kardeşimin de gayretiyle bir kısım Kaymakamlarımıza İçişleri Bakanında Alevilikle ilgili birkaç konferans verdim ve orada söyledim ki: Aleviliğin ne olduğunu nasıl çıktığını bilemezseniz, Bulunduğunuz ilçelerde ve illerde katiyen başarılı olamazsınız. Çünkü bir cümleniz yüzünden Aleviler bir cümleniz yüzünden Sünnileri kırarsınız. Bunun hiçbir faydası olmaz. Siz bir tek kişiyi bile kırmadan bütün insanlarımızı kucaklayarak hizmet vermelisiniz! Dedim. Ve açıklamalarda bulundum. O tarihlerde Kültür Bakanlığında vazifeliydim. Bakanlıkta değişiklik oldu. Kültür Bakanlığına Fikri Durmuş Sağlar getirildi. Fikri Durmuş cesur bir Marksist idi. Derhal beni o vazifeden aldı ve Batman’a sürdü. Sonra Fikri Durmuş’un Kültür bakanlığı zamanında Sivas’ta Madımak faciasını yaşadık arkasından Maraş’ın Başbağlar köyünde bir başka vahşetle kavrulduk. Niçin? Hem Alevi hem de Sünni insanlarımız okumadıkları, dehşetli bir cehalet içinde kaldıkları için.

Malatya’mızın değerli ilim adamlarımızdan Prof. Dr. Orhan Türkdoğa’nın yapmış olduğu bir araştırmaya göre üniversitede okuyan çocuklarımızın %55’i okumadıkları, araştırmadıkları, bilmedikleri için Aleviler arasında mum söndü adetinin yaşandığına inanmaktadırlar. Bu aptalca, bu ahmakça inanışta birinci mesuliyet, hem annelerle babaların, hem de devletimizin omuzlarındadır. Görüyorum ki bu utanç verici durumdan Türkiye’mizde önce Malatya İsmet İnönü Üniversitesiyle Malatya Valisi Sayın Ali Kaban sıyrılmak, kurtulmak istemektedirler.

Okuduklarıma, bildiklerimi dayanarak iddia ediyorum: Hem koskoca imparatorluk devrimizde, hem de Cumhuriyet dönemimizde, aziz devletimiz ve ilim ocaklarımız, Alevilik hakkında, hem Alevi camiamıza hem de Sünni topluluklara Hacı Bektaş Veli Hazretlerinin MAKALAT kitabından sadece bir sahifelik bir bilgiyi, dosdoğru vermediler. Verselerdi Türkiye utanç verici olaylarla kavrulmayacaktı.

O bir sahifelik doğru bilgiyi ben burada dikkatinize sunuyorum. Hacı Bektaş Veli MAKALAT isimli kitabının 11. sayfasında diyor ki:

1-İman bir hazinedir Allah’ın lanetlediği iblis bir hırsızdır. Akıl, hazinedardır. Hazinenin sahibidir. Hazinedar giderse, hırsız, yani şeytan ne yapar? Hazineyi çalar.

2-Bir söze göre, iman koyundur. Akıl çobandır. İblis kurttur. Çoban giderse, ne olur? Kurt koyunu ne yapar?

3-Bir söze göre iman süttür. Akıl bekçidir. İblis ittir. Üçü bir evdedir. Bekçi evden giderse, süt bekçisiz kalırsa, it sütü ne yapar?

Şimdi Hacı Bektaş Veli Hazretleri’nden günümüze geliyoruz. Batıdaki ilim adamları diyorlar ki: her beyinde bir deha merkezi vardır. Bu deha merkezi eğitimle çalıştırıldığı taktirde o kişiler, gelecekte lider seviyesinde olurlar. Çevrelerini aydınlatırlar. Kişilerdeki deha merkezinin çalışması kişilerin kelime hazinelerinin geliştirilmesine bağlıdır. Çünkü insanlar kelimelerle düşünür, kelimelerle konuşur, kelimelerle yazarlar. Hafızaları yeterli miktarda kelimelerle zenginleştirmemiş kimseler, başarılı olamazlar. Önce önlerine konulan bir kitabı okuyup anlayamazlar. Kendilerine anlatılanı kavrayamazlar. Bir topluluk önünde kendilerini anlatamazlar. Rahat konuşamazlar.

Çocuklarının akıl seviyelerini kuvvetlendirmek isteyen İngiltere 14-15 yıllık eğitimden geçen çocukların ders kitaplarını 71 bin kelime ile yazdırıyor. Bu rakam Japonya’da 40 bin, İtalya’da 32 bindir. Türkiye’de ise ders kitaplarımızdaki kelime sayımız: 6-7 civarındadır. Yani çocuklarımız akıllarına yeteri kadar kullanmadıkları için hazinelerini koruyamıyor, koyunlarını saklayamıyor, sütlerini itlere içiriyorlar.

Hacı Bektaş Veli, İslamiyet’i 4 temel üzerine oturtarak açıklıyor.

1-Şeriat.2 Tarikat. 3 Marifet.4 Hakikat temelleri. Her temelin, daha doğrusu her makamın, kendi aralarında 10 kapısı var. Şimdi lütfen dikkat buyurun. Hacı Bektaş Veli buyuruyor ki;
Şeriatın birinci makamı iman getirmektir. İkinci makamı ilim öğrenmektir. Üçüncü makamı namaz kılmak, zekat vermek, oruç tutmak, gücü yetene hacca gitmek, seferberlik olunca kaçmayıp, düşmana karşı gelmek ve cenabetten temizlenmektir. Dördüncü makam helal kazanmak ve faizi haram bilmektir. Beşinci makam nikah kıymaktır. Altıncı makam Hayz ve lohusalıkta cinsi münasebeti haram bilmektir. Yedinci makam sünnet ve cemaat ehlinden olmaktır. Sekizinci makam şefkattir. Dokuzuncu makam temiz yemek ve temiz giyinmektir. Onuncu makam: İyiliği emredip yaramaz işlerden sakınmaktır.

Hacı Bektaş Veli Hazretlerinin Tarikat, Marifet, Hakikat makamları hakkında tavsiyelerini yazmıyorum.

Şimdi siz, lütfen etrafınızdaki Alevilere ve Sünnilere lütfen sorunuz. Bakın bakalım, acaba kaçı, Şeriat makamını Hacı Bektaş Veli gibi açıklıyor. Kahrolsun şeriat! diye bağıranlar Alevi de olamazlar Sünni de!

http://enpolitik.com/kose-yazisi/2626/aleviligi-de-sunniligi-de-dogru-durust-bilmiyoruz.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar