KENDİ SIRRIMIZIN SINIRLARINDA

Yaratılıp, cennet sürecinden geçerek dünyaya geleli beri, anlam ve hakikat arayışı, en köklü felsefi sorun olarak insanın kendisini tanıması ve bilmesi ile ilişkili olmuştur.

Kadim felsefe ve uygarlıklarda Mısır’da İdris (Hermes) Okulundan başlayarak, Pisagor’un Kroton Akademisine, Atina Partenon Tapınağına, modern egzistansiyalist yaklaşımlara kadar kendimize ilişkin bilginin mahiyetini kavramak, farklı öğreti ve disiplinler için en önemli meseledir. ‘Kendine inan’, ‘kendine güven’ ve ‘kendini bil’ mottoları ile ifade edilen ontolojik anlam arayışlarının çıkış ve dönüş noktası yine insan olarak görülmüştür. Kendimize dönük bir bilme, inanma, anlama çabası varsa demek ki, ilk dönemlerden beri insanın kendisine yabancılaşması meselesi vardır. İnsan her zaman kendisini yitirebilmekte, bilememekte, bulamamaktadır. Her zaman kendine güvenmeyen, ruhu zayıf, üşengen, çekingen, kendi gücünün ve potansiyelinin farkında olamayan insanlar hep olmuştur. Ve kendisine inanamayanlar. İnkârın karanlığında bazen savruklukla, sorumsuzlukla, hafiflikle şımarıklık büyütüyor, bazen de yine aynı karanlığın kaygı, kuşku ve korku sarmalında sarsıntılar geçiriyoruz. Her iki ruh halinin gündelik hayatta farklı psikolojik yansımaları olabiliyor. Ancak yansımalarla uğraşırken bazen meselenin aslını, özünü de yitirebiliyoruz.

Biz neyiz, kimiz, niçiniz gibi sorular benliğimizi asli istikametine doğru harekete geçirir. Bu tarz başlangıç ve hareketler yani insanın kendisini bilmesine ilişkin hareket ve çaba çok önemlidir. Bilinçli, akıllı varlık olarak insanın en soylu hareketidir. Kendi muammamızı, sırrımızı çözmeye çalışmak! Yüz bin yıllardır süren arayışlar sonrası bu muammanın, sırrın büyük ölçüde hâlâ meçhul kalması varlığın ve varlığımızın doğası ile varlığımızın anlam bulduğu sonsuzluk düzleminin gereğidir. Bu yönüyle bu sırrı kimse çözemedi, çözemeyecek, çözmeye imkân yok. Biz yalnız o sırrı yaratanın sahibine iman ederiz. O sırrın bildiğimiz veya bildiğimizi sandığımız şifrelerini çözmenin, çözmüş olmanın hazzını yaşarız. Her bir sır yeni ayetleri anlamak, ayet ve işaretleri yeni açılımları ile anlamak demektir. Bu bağlamda anlamak imanın coşkusunu çoğaltır.

Yaratılış tecrübesi ve diyalektiği olarak ruhumuzun derinliğindeki cennet düşünün tüm canlılığı ile var olması hem bizi vecd halinde teşvik etmekte hem de bu dünyada bulmayı imkânsızlaştırmaktadır. Bir imkânsızı denemek, bir amacı imkânsızdan geçerek başarmak ne büyük bir sırdır, sınavdır. Sonsuz kodlamalarla sınırlı mekânlarda var olmanın kendine özgü sıkıntıları olmaktadır. Sıkıntıları sosyal, psikolojik, felsefi yönleri, yanları ve boyutlarıyla hissediyor, yaşıyoruz. Bütün bu sıkıntı alanlarını gündemimizde tutmayı sağlayan meseleler ve onları tartışma biçimimiz, tartışma derinliğimiz, kendimizle ilgili hakikat, hakikatle ilgili kendimize olan samimiyetimizi ortaya koyuyor.

Evet mesele kendimizi bilmektir. Kendi mahiyetimizin farkına varmak! Kendini bilmeyen insanın bileceği başka bir şey olamaz. Kendini bilmeyen insanın bildiği hiçbir şeyin varoluşsal karşılığı olmaz. Varlık, hakikat ve anlam kaygısı gütmeyen çabalar bizi nesnel yığıntılar alanında boş arayışlarla meşgul eder, ediyor. Sonunda nesnel dünyada,  nesnel amaçlar için, nesnel araç ve ölçülerle, nesne için heba edilmiş bir ömrün kahramanları olarak kendimizi tüketip gideriz, gidiyoruz. Zaten yaşadığımız tüketim asrı biçimlendirilmiş insan arzularına tahakküm eden her bir tüketim anlayışı ve objesiyle gram gram bizi de eksiltmektedir. Yöneldiğimiz, bağlandığımız, düşünü kurduğumuz, elde etmek istediğimiz her bir obje ile kendimizden uzaklaşmaktayız. Giderek varlığımız, kimliğimiz, kişiliğimiz o nenelerle, objelerle özdeş(leş)mekte, bütünleşmektedir. Hatta artık bizi o nesneler ve objeler tanımlar olmuştur. Tutku düzeyinde sahip olduğumuz her nesne her obje toplum içinde kariyerimizi, statümüzü, değerimizi ifade etmektedir ve bizler de maalesef ‘Ye kürküm ye’ örneğinde olduğu gibi bu kodlanmış tanımlamaları kabul etmiş durumdayız. Kabul etmenin de ötesinde imreniyor, itibar ediyoruz. Yalan mı? Kullandığınız cep telefonundan, bindiğiniz arabaya, elbise marka ve modellerine kadar yansıttığınız imaj ve etki size verilen önemin mahiyetini ortaya koyuyor.

Modernizme karşı ciddi bir ahlâki ve fikrî karşı koyuş içinde olamıyoruz. İnsanın dünyayla uzlaşmaya hazır bir yanı var. Uzlaşmak bizim değer yitirmemizle doğrudan orantılı ve ilgili. Değerini yitirmeden, değer yitirmek istemeden yani kendini yitirmeden, kendini kaybetmeden var olma sabrı ve direnci gösteren kaç adam var?

İnancı, ahlâkı, erdemi, ahreti ve evet tevhidi ve Allah’ı hayatın merkezine koyarak yaşamadığımız her durumda çözülme ve çökme yaşıyoruz demektir. Kendini bilememek gerçek anlamda koyu bir gaflettir. Çünkü Kur’an ve hadisle sabit olduğu veçhile kendini bilmeyen rabbini bilmez. Kendini bilmeyenden başka kim İbrahim’in dininden yüz çevirir?

İnsana ilişkin sorunun derinliğine dikkatinizi çekmeye çalışırken ben ne demek istiyorum? Birlikte düşünmeye devam ederiz.

http://enpolitik.com/kose-yazisi/268/kendi-sirrimizin-sinirlarinda.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar