Darbe davaları ve hukuk

Türkiye kritik bir süreçten geçiyor. Bir tarafta darbe davaları, öbür tarafta Suriye ve Fırat’ın doğusundaki oluşum giderek uzayan bir teyakkuz haline neden oluyor.

Cumhuriyet tarihinin son altmış yılı darbeler tarihidir. Bir türlü bu hastalıktan kurtulamadık. 15 Temmuz’a kadar,  darbeler irtica veya terör bahane edilerek yapılırdı. 25 Temmuz farklı bir darbe biçimi olarak ortaya çıktı.

Darbenin her şekli gayri meşrudur. Siyaset yapmanın yolu bellidir. Kendine güvenen vatandaşa gitmeyi, onu ikna ederek yönetime gelmeyi göze almalıdır.

Ancak -darbelerin- sadece silahla veya askeri yollarla yapıldığını düşünmek yanıltıcı olur. Bazen demokratik yollar da aynı amaçla kullanılabilir. Üstelik bu yolla sistemi değiştirmek isteyenlere karşı hukuk ve demokrasi de çaresizdir.

Darbe ile mücadelenin birinci şartı, hukuku doğru kullanmak, adaletten şaşmamaktır. Hukuk dışılık hukuk dışılıkla önlenemez. Bu, problemi daha da büyütür. Ne yazık ki FETÖ ile mücadele de bu hataya düşüldü. Hukukun kriterlerinin yerini siyasi kriterler alınca at izi ile it izi birbirine karıştı. Buna bir de bu davaları cıvıtmak, sulandırmak için yapılan -örgütlü itirafçılığı -da eklerseniz işin nasıl zıvanadan çıktığını görürsünüz.

Etkin pişmanlık hukukumuzun suçlulara sağladığı kendisine ve yargıya yardımcı olma yoludur. Kişi bildiklerini söyleyerek yargıya yardımcı olacak, bunun karşılığında cezası hafifleyeceği için kendisine de yardım etmiş olacaktır. İşte bu noktada amaçlı/yönlendirilmiş itirafçılıkla gerçek itirafçılığı birbirinden ayıracak ciddi bir hukuki birikim gerekir. FETÖ’nün itirafçılık yoluyla çerçeveyi genişletme, suçu yayarak davaları sulandırma planını engellemek ancak derin bir hukuki bilgi ve kriterleri iyi konulmuş bir yargılama mantığı gerektirir.

Maalesef başta doğru kriterler konulamadı. Toplumu rahatsız edecek birçok yanlış uygulama yapıldı. Hastane kapılarında, doğumhanelerde kültürümüzün asla kabul etmeyeceği nobranlıklar yapıldı. Bu harekete bulaşan herkesin aynı amaçla bulaşmadığı gözetilemedi. Örgüt ile cemaat ayırımı yapılamadı. Buna, bir de geçmişte bu yapının gadrine uğrayanların düşmanlıkları, intikam arzuları, hesaplaşmaları eklenince ortaya içinden çıkılması zor bir tablo çıktı.

15 Temmuz darbesi sadece siyasetin kimyasını bozmadı, dindarlığın, İslami hassasiyetlerin de kimyasını bozdu. Cemaat ve tarikatların tamamı toplum nezdinde potansiyel bir tehdit ve tehlike gibi görünmeye başladı. Bunun uzun vadede dini hayata çok büyük menfi etkileri olacağını öngörmek için kahin olmaya gerek yok. Nitekim, dini olan her şeye karşı olan -bazı çevrelerin- bu yönde yaptıkları yayın ve telkinler ortada. Neredeyse 15 Temmuz dindarlığın tabii bir sonucu olarak takdim edilecek.

Darbe ile mücadele edilmelidir. Bunun lamı cimi olmaz. Ama bunu dindarlıkla mücadele noktasına götürmek isteyenlerin de oyununa gelinmemelidir. Zamanında kriterler doğru konulsa bu kadar yakınma olmayacak, ortaya çelişik kararlar çıkmayacaktı. Bir taraftan,  bir yakını FETÖ’cü diye bir sürü insan görevden alınır, öbür tarafta kardeşi, abisi ,amcası dedesi içeride olanı bakan, bakan yardımcısı yaparsanız  bunun adil bir durum olduğuna toplumu inandıramazsınız. Ama hiçbir günahkar başkasının günahını yüklenmeyecektir ilahi düsturuna bağlı kalıp suçun şahsiliği esas alınsaydı bu tezatlar ve yakınmalar olmayacaktı. Geldiğimiz noktada yargıyı kendi başına bırakmanın (bağımsızlık) , adalete kin ve nefreti karıştırmamanın ne kadar önemli ve gerekli olduğu bir defa daha ortaya çıkmıştır.

http://enpolitik.com/kose-yazisi/2683/darbe-davalari-ve-hukuk.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar