Dilimize yapışan kelime: Kültür

“Kültürden söz edildiğini duyunca

elim tabancaya gider.”

Georing


Kültür, civa gibi ele avuca gelmeyen bir kelime, anlamı seyyal ve değişken. Mânâ vermek için kültür kelimesinin karanlık dehlizine dalanlardan her biri başka kapıdan çıkmış. Kimi buna mânâ verirken medeniyetle karşılaşmış, kimi de tam ters yöne sapmış.

Merhum Cemil Meriç, Kültürden İrfana adlı kitabında bu kelimeyle ilgili bir hayli iz sürer; kelimenin “yüz altmış bir” tarifinin yapıldığını ifade ettikten sonra, şunları söyler: “Gerçekten de kültür, Batı’nın düşünce sefaletini belgeleyen kelimelerden biri: kaypak, karanlık, samimiyetsiz. Tarımdan idmana, balıkçılıktan medeniyete kadar akla gelen ve gelmeyen düzinelerce mânâ. Kelime değil, bukalemun.” Nihayetinde Cemil Meriç, kültür kelimesiyle ilgilenenlerin de sadre şifa bir tarife ulaşamadıklarını itiraf eder. Kültür kelimesine bir anlam verme serüveninde, kültür ve medeniyeti aynı bulanlar bile olmuş. Neticede en kabule şayan bir tarifi Mac Iver ve A. Weber’de görüyoruz. Onlara göre, “medeniyet kişiler dışı ve objektiftir; kültür ise kişilere bağlı ve sübjektif..” O halde kültür, bir nesil olarak içimizde geliştirdiğimiz değerler ve maddi unsurlar bütünü; medeniyet ise, bizim diğer kültür ve medeniyetlere açılan yüzümüz, yönümüz ve değerlerimiz.

Kültür kelimesi, Latince colere kökünden gelen cultura’dan türemiş. İlk kullanımı Fransızlara aittir, diğer dillere oradan sirayet eder. Hemen hemen her diyara uğramış ve pek çok dile bulaşmış. Bize de Fransızcadan gelmiş. Bizde, bu kelimeyi Ziya Gökalp kapıda karşılar, kelimenin ekip biçme anlamından hareketle,  Arapçada aynı manaya gelen “hars” kelimesiyle tercüme eder. Kültürün çok kötü bir tercümesi olan “hars” kelimesi, bir türlü milletin sinesinde kendisine yer bulamamış. Onu kapıda karşılayan kişi, aynı kapıdan uğurlamıştır. Oysa bu renksiz kelimenin Latince kökünde yalnızca ekin manası yoktu, bir de “tapınma” anlamı vardı. Bir yönüyle maddî dünyaya göz kırpan bu seyyal kelime, öbür yönüyle de manevî âleme kanat çırpıyordu. Bu sebeple Orta Çağ Fransızcasında kültür kelimesi, din ve mezhep mânâsına da geliyordu.

Yahya Kemal’e sormuşlar: “Üstat bu millet Viyana’ya kadar nasıl gidebildi?” Yahya Kemal: “Cevabı gayet basit” diyor. “Nasıl gitti? Pilav yiyerek ve Mesnevi okuyarak.” Pilav, bu milletin yerden bitirdiği yani ürettiklerine, Mesnevi ise manevi mirasına karşılıktır. Aslında merhum Yahya Kemal, taşı gediğine koymuştur. Zira kültür, insanın maddi ve manevi bütünlük içerisinde ürettiklerinin sosyal hayatla uyumlu bir bileşimidir.

“Tarih, tek çizgi istikametinde gelişmez”, diyor Spengler ve devam eder: “Her kültürün, kendine mahsus bir ideası, hayatı, hissi ve ölümü vardır.” Fikir dünyamızın ince tefekkür işçisi merhum Erol Güngör konu ile ilgili benzer şeyler paylaşır: “Nitekim kültüre ait eserlerin tarih içindeki gelişmelerinde tek istikameti ve ileriye doğru bir gidiş görülmez. Âşık İzzet’in Karacaoğlan’dan ve Atilla İlhan’ın Nedim’den daha iyi şair olduklarını söyleyemeyiz, hâlbuki bunlar arasında geçen zamanda teknolojik ve medeni gelişmeler daima eskisinden daha mükemmel olmuştur. Bugünkü Yunanistan’ın medeni seviyesi Eski Yunan’dan iki bin yıl daha ilerdedir, ama bugünkü Yunanistan’da Fidyas ayarında bir heykeltıraş veya Eflatun çapında bir filozof yoktur. İstanbul’daki Beyazid meydanını bugünkü hale getiren mimar, Beyazid Camiini ve külliyesini yapan mimardan dört yüz elli yıl sonra gelmiştir; yani ikisi arasında bu kadar yıllık bir medeni terakki vardır. Fakat yaratılan kültür eseri bakımından arada dört yüz elli yıldan fazla bir gerileme olduğu açıkça görülüyor.”

Demek ki kültür, sahip olduğumuz düşünce mirasını, günün getirdiği değerler hamuru ile yoğurup yeniden verdiğimiz şekli de resmeder. Bu aynı zamanda kendimizin dışa vuran ve kendi benliğimizin dile gelen ifadesidir. Her ağaç kendi kökünden yükseldiği gibi her topluluk da kendi kültüründen beslenir. Zira bitkiyi iklim besler, insanı ise muhit yani tabiî ve sosyal çevre; daha doğru bir ifadeyle, kucağında büyüdüğü kültür.

Çoğu kez kültür mekân değiştirirken, yeniden şekillenir. Gittiği coğrafyaya göre renk değiştiren, vardığı yere uyan bukalemun. Günümüzde kültür, aynı zamanda bir fetih silahıdır. Bu fetih kendiliğinden gerçekleştiğinde hayranlık, zorla olduğunda ise sömürüdür, yani kültür emperyalizmi. Kültür ile diğer toplumları iğdiş etme, zulümlerin en sinsisidir; en vahşisi demem lazımdı. Cemil Meriç çok daha çarpıcı ifade eder bunu: “Kültürle emperyalizmin çiftleşmesi akıl almaz bir fuhuş. Emperyalizmler tuzağa düşürmek istedikleri ülkeleri kültürleriyle fethetmez, kültürsüzleştirerek, kültürsüzlüklerine inandırarak yok eder. Emperyalizmin emrinde korkunç bir silah vardır: ideoloji. İdeolojiler siyasi birer yalan, birer yarı-hakikattir. Kültür, hakikatin bütünü, ideolojilere karşı tek zırhımız.”

Kendi ruh kökünden kopup yabancı kültürleri benimseyenler, baskın kültürün kuklalarıdır; ipleri cambazın elinde olan birer oyuncak. Suratı, atasına benzer; sireti, ipi tutan cambaza. O zaman herkes kime benzediğine yeniden bakmalı.

http://enpolitik.com/kose-yazisi/2684/dilimize-yapisan-kelime-kultur.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar