Mesnevi'de 'öğretme' tekniği

Önce Mesnevî’nin önemine parmak basalım.

Türk kültürünün en köklü metinlerinden birisi Mevlânâ Celaleddin-i Rûmî (30 Eylül 1207-17 Aralık 1273)’nin Mesnevî’sidir. (“Mesnevî Farsça’dır; nasıl oluyor da Türk kültürünün metinlerinden biri oluyor?” zevzekliği derekesinde bir bakış açınız varsa, yazıyı okumayınız.) 13. Yüzyılda yazılan Mesnevî,  kendinden önceki ve kendi zamanındaki Türk, Arap ve Fars coğrafyasının dinî-tasavvufî  “konserve metni”dir.

Önce “konserve metin” kavramını açıklayalım…

“Konserve metin”, kendisinden önceki dönemlere ait pek çok unsuru içinde barındıran, kendi zamanında ve sonraki dönemlerde içinde barındırdıkları ile toplumların gelişmesine katkıda bulunan metin demektir. Şüphesiz her metnin toplumsal etkisinin olması beklenir ama “konserve metinler”, tarih ve coğrafya kadar kültürel skala genişliği olan metinler olup pek çok toplumsal ve kültürel kodu bünyesine dahil eden metinlerdir.

Bu açıdan bakıldığında, Mesnevî, geniş bir coğrafyada (Orta Asya’dan Anadolu’ya, Kazan’dan Yemen’e kadar)  oluşan kültürel birikimden faydalanarak teşekkül eden bir metindir ve tabii ki merkezinde İslamiyet vardır. İslamiyet ise tasavvufî yönüyle yorumlanmıştır. Yani ilâhî cümlelerin (âyet, nass, dogma) beşerî cümlelere ve algıya dönüştürülmesiyle oluşturulan yöntemle yorumlanmıştır. Temelinde tevhid akidesinin bulunan bu metin, Mevlânâ’nın yorumuyla kendi çağına ve daha sonraki çağlara bilgi aktarılmasını sağlamıştır.  Kısaca, Mevlânâ bilgileri toplamış ve yorumlamış; sonraki kuşaklara aktarılmasına yardımcı olmuştur.

NÜKTEDEN HİKMETE MESNEVÎ

Mevlânâ, Mesnevî’sini tevhidi zihniyetin yaygınlaşması için oluşturmuştur ve bunu yaparken açıklayıcı hikmet peşinde koşmuştur. Elbette bu hikmet, ilâhî sırlar çerçevesinde gelişen hikmetlerdir. İlk 18 beyitte, Mesnevî’nin temel düsturu olan tevhidi anlayışı “ney” sembolü ile anlatan Mevlânâ’nın sonraki beyitlerde Kurân ve hadis merkezli bir bakış açısı ile hikmeti izah etme yolunu tercih etmiştir. Mesnevî’de Kur’an ve hadislere aykırı hiçbir ifade ve hüküm yer almaz.

Mevlânâ, ilâhî hakikat ve sırları açıklarken, kendi devri için önemli ve yaygın olan bilgilere de başvurur. Bunlardan bazıları, 13. Yüzyıldan beri pek çok konuyu izah ederken kullandığımız kıssalardır. Mevlânâ, hikmetin beyinlere yerleşmesi için sık sık bu tür kıssaları zikreder.

Mesela aynı tabaktan köfte yiyen iki kör hikâyesi…

İki kör aynı tabaktan köfte yiyorlarmış. Bir süre sonra biri diğerine: “Köfteyi niye çifter çifter yiyorsun?” demiş. Öteki kör: “Sen de kördün hani? Nerden gördün çifter çifter yerdiğimi?” diye sormuş. Diğer kör: “Kendi nefsimden… Ben de çifter çifter yiyorum da ondan.” demiş.

Şehirden kaçan adam hikâyesini bilirsiniz…

Adamın biri tabana kuvvet şehirden kaçıyormuş… Bir arkadaşına rastlamış. Arkadaşı: “Nedir bu telaşın? Neden kaçıyorsun?” demiş. Adam: “Duymadın mı? Padişahımız bütün eşeklerin derisine saman basacakmış.” demiş. Arkadaşı: “İyi de… Sen eşek değilsin ki…” demiş. Kaçan adam: “Valla ben eşek olmadığımı ispatlayıncaya kadar derime çoktan saman basılmış olur.” demiş.

Mesnevî’de buna benzer kıssalar var… Mevlânâ’nın amacı, nükteli kıssalar anlatıp dinleyenlere hoşça vakit geçirtmek değildir; Mevlânâ bu kıssaları, bir hikmetin zihinde yer etmesini sağlamak için kullanır. 700 yıldan beri bu metin bireysel ve toplumsal tesiri olan bir metin olarak yaşıyorsa, içeriğindeki zenginlik ve öğretme yöntemindeki başarıdır.

http://enpolitik.com/kose-yazisi/2692/mesnevide-ogretme-teknigi.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar