BU KARNE KİMİN?

Bir ders yılı daha sona erdi. 

Karneler alındı. Yüzler gülüyor!

Eskiden “kimi yüzler gülüyor, kiminde kırıklardan dolayı üzüntü var” şeklinde yorumlar okur, haberler dinlerdik. Şimdilerde daha çok başarı tabloları görüyoruz, klasik medyada ve sosyal medya kod adlı nevzuhur medyada. Çocuklarının çok zeki ve başarılı olduğunu gösteren ebeveyn mesajları yağıyor sosyal medya kanallarından. Teşekkürler bir yana takdir belgeleri, iftihar belgeleri, onur belgeleri… Elbette ve kesinlikle sevindirici bir durum bu… O anneleri ve babaları gönülden kutluyorum. 

Ancak görünür alanlara yansımıyor olsa da, istenilen başarıyı yakalayamamış öğrenciler de var olmalı ki, karne günü yaklaşırken ve özellikle o gün geldiğinde, kısık sesle de olsa psikologlar, eğitimciler ve diğer uzmanlar, başarısız olanlara nasıl yaklaşılması gerektiğini aktarıyor medya ortamlarında. Annelere ve babalara, “şunları yapın”, “şunları asla yapmayın” türünden bilgiler sunuluyor.

Bu bağlamda, uzmanların çok haklı olarak dikkat çektikleri bir konu ise, ortaya çıkan “başarısızlık tablosu”nun sadece öğrenci tarafından çizilmediği, ana fırça onun elinde görünse de, anne ve baba başta olmak üzere, ailenin de tablonun oluşumuna önemli oranda katkı koyuyor olması. Her ne kadar anneler ve babalar bu gerçeği görmek ve kabul etmek istemeseler de…

Peki, gerçekten öyle mi? Yani anneler ve babalar ile genelde aile ortamının, öğrencilerin akademik başarısızlığında rolleri bu denli büyük ve önemli mi?

Konuya yakından bakıldığında sorunun cevabı kendiliğinden ortaya çıkıyor zaten. Ayın ondördü gibi net, akarsu gibi berrak bir biçimde.
…..
Öğrencilerin ruhsal ve akademik gelişimi bağlamında, hatalar ve yanlışlar zinciri toplumumuzun çocuğa yaklaşım biçimi ya da bakış açısıyla başlıyor açıkçası. 

Çocuğun fiziksel olarak yetişkinlere göre küçük olması odağında şekillenen bu algı ve kabul düzeyi, onun aslında ruhsal olarak “küçük bir insan” olduğunu, başka bir ifadeyle, bir “insan ufağı” olduğunu görmeyi -korkunç bir şekilde- engelliyor. Evet, bilerek, yazdım, korkunç bir şekilde…

İşbu korkunç hata, birçok yanlışı da beraberinde getirmeye yetip de artıyor…

Onun da bir ruhu, bir kalbi olduğu; mevcut yaş düzeyindeki yaşam deneyimi doğrultusunda olayları değerlendirebilme yeteneğine sahip bulunduğu; onu hiç etkilemeyecek gibi görünen çok sayıda türlü olayın, onun gönlünde de karşılığının var olabileceği; onun da sevindiği, üzüldüğü, öfkelendiği, kırıldığı, kızdığı, kısacası büyük bir insanın etkilendiği hemen her olayın onun ruh dünyasında da yer bulduğu bir türlü anlaşılamıyor. Çok büyük ve “ölümcül” bir hata olarak...

Anneler ve babalara göre, çocuklar birçok şeyi anlamaz, bilemez, yorumlayamaz, değerlendiremez. Zira onlar küçüktür, akılları ermez, gönülleri yetmez. Daha iyi niyetli bir yaklaşıma göre de, bilmelerine ve anlamalarına gerek yok; çünkü bilirlerse, öğrenirlerse ve anlarlarsa çok üzülür, etkilenir, kaldıramazlar! 

Kabul düzeyi bu olunca da, çocukla ve sonraki dönemlerde gençle çok kısıtlı paylaşımlar söz konusu olmaya başlayıveriyor kolayca. Üzerinde konuşulan konu (okul tercihi, meslek tercihi vs.) doğrudan onunla ilgili olsa dahi… Acı ki, ne acı…

Daha bebeklik aşamasından itibaren, çocuğun ve gencin bir birey olduğu gerçeği göz ardı edildiğinde, onu aile içinde yaşanan “an”lara dâhil etmekte bile ihmalkâr davranılabiliyor. Ve o anlara dair onun da iki çift sözünün olabileceği düşünülmüyor, görüşü sorulmuyor. Ne sorulması, çocuk görüşlerini kendiliğinden (sorulmadan) söyleyecek olursa bile, şu türden bir cevapla (“duvar”) karşılaşabiliyor; “sen sus, sen daha küçüksün, sen anlamazsın!” Yazık ki, çocuk yani “büyük insan adayı” da, bu tür bir yaklaşımla ilk karşılaştığı andan itibaren, “anlamamak” denilen şeyi ve kendisinin ne kadar yetersiz olduğunu (!) yaşayarak öğrenmeye başlıyor. Elbette, soru sormamayı ve görüş bildirmemeyi de…

Bir haberde veya çocuk gelişimi, eğitim vb. konularda hazırlanmış bir araştırma raporunda okumuştum (yazık ki, kaynağını hatırlamıyorum)… Bir çocuk, genç denilecek 17-18 yaşına gelene kadarki süreçte, ailesi ve öğretmenleri gibi aktörler başta olmak üzere, sosyal çevresinin “yapma”, “etme”, “konuşma” gibi olumsuzluk emreden, yaklaşık 14.500 cümlesine maruz kalıyormuş. Korkunç!

Doğal olarak o çocuk, ileride yapmayacak, etmeyecek, konuşmayacak. Özgüveni yerlerde bir birey, kıyı bölgelerde melûl mahzun dolaşan bir canlı olarak yer bulacak yaşamak denilen faaliyetin içinde. Silik, sönük, kimliksiz… Figüran gibi… Etkisiz eleman…
….. 
Anneler ve babaların yaptıkları bir başka yanlış ise, çocuk ile aralarındaki fiziksel eşitsizliğin farkına varamıyor olmaları. 

Bunun farkına varamadıkları için, onunla iletişimleri süresince bu eşitsizliği minimize edecek şekilde pozisyon almıyor, alamıyorlar. Düşünsenize 1.70-1.80 cm. boyunda bir anne ve baba, bir metreden bile küçük çocuğuna sürekli yukarıdan/ tepeden bakıyor ve üstelik bu pasifleştirici pozisyon yetmiyormuş gibi, daima veya çoğu zaman yüksek volümlü buyurgan bir dil kullanıyor. Bu da korkunç… Hem de çok korkunç… Bize bir kişinin, çok değil elli santim yukarımızdan ve yüksek perdeden bir şeyler söylediğini bir düşünelim. Demek istediğim o dakika anlaşılacaktır.           

…..
Özetle, çocuklarını insan ufağı, gençlerini yetişkin adayı olarak görememeleri ve iletişim süreçlerini bu kabul çerçevesinde yapılandıramamaları nedeniyle, gözbebeklerine -bilmeden ve istemeden de olsa- yazık ediyor anneler ve babalar.

“Yemedim yedirdim, giymedim giydirdim” sloganıyla sembolleşen, “madde odaklı ebeveynlik” modelinin son kullanma tarihi çoktan geçmiştir. Anneler ve babaların bu gerçeği hiç zaman geçirmeden görmeleri gerekir.
Yanlış ve eksik ebeveyn yaklaşımının, çocuklarının fiziksel değilse bile, ruhsal ve akademik gelişim ve başarısına çok büyük olumsuz etkilerinin olduğunu görmek için daha ne olmasını bekliyor acaba anneler ve babalar?
…..
Sınıfa gelip, hiç beklenmedik şekilde sınav (yoklama) yapmaya karar veren eski kuşak öğretmenlerden mülhem, annelere ve babalara hitaben, şöyle bitirelim yazımızı; “Çıkarın karneleri, yoklama yapacağım!”

http://enpolitik.com/kose-yazisi/270/bu-karne-kimin.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Yorumlar

Sabri
21.06.2016 15:42
Hocam yureginize ve kaleminize sağlık aynen valla. Çok önemli bir konu. Üzerinde çok ciddi çalıştaylar yapılıp toplumu bilinçlendirmek gerekiyor. TV programları olsur okul aile birliklerinin panelleri olur mutlaka bu konuyu topluma TAM anlatmak gerekiyor...

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar