Yazarlarımız nasıl yazıyorlar?


Gençlik yıllarımda başlıktaki adla bir kitap okumuştum, dönemin meşhur yazarlarıyla yapılmış söyleşilerde nasıl yazdıkları sorulmuş ve alınan cevaplar kitap haline getirilmişti. Bazı yazarların, verdikleri çok ilginç cevaplar vardı. Hafızam beni yanıltmıyorsa, solun müfrit yazarı Fakir Baykurt: “Odamın pencereleri açık olacak ve boğazı seyredeceğim, yanımda cintoniğim (herhalde bir içki çeşidi) ile bir sarışın kadın olacak ancak öyle yazarım” diyordu. Tabi boğaza nazır evindeki pencereden içkisini yudumlayıp bir sarışına sarılarak boğazın mavi sularını seyreden kart solcu, Güneydoğu’daki çorak topraklarda kanayan çıplak ayaklarıyla gezip geçim derdinde olan fakirleri yazıyordu.

Bir zamanların Tercüman Gazetesi’nin meşhur, vazgeçilmez yazarı, keskin ve nüktedan bir kalemin sahibi Rauf Tamer de: “Benim için yazmanın özel bir yeri ve zamanı yoktur, elime kalem ve kâğıt geçtiğinde hemen yazarım” diyordu.

Bazıları var ki yazacak zaman ve mekânı bulmak açısından çok da şanslı değillerdir, buna rağmen içinde bulundukları zor şartlar bilgilerini kâğıda dökmelerine engel olamamıştır. Onlardan biri olan Hanefî fakihlerinden Muhammed es-Serahsî, zindanda iken yanında hiçbir kaynak bulunmadığı halde çok önemli bir eser olan el-Mebsût adlı (günümüzdeki baskısı 31 cilt tutan) kitabını hafızasından öğrencilerine yazdırmıştı. Bu eser bugün dahi Hanefî mezhebinin en önemli fıkıh kaynaklarındandır.  İmam Gazalî de, ancak uzlete çekildikten sonra İslam dünyasında hala en çok okunan eserlerden biri olan İhyau Ulumi’d-Din (Dinî İlimlerin Yeniden İhyası) adlı kitabını yazmıştı.

Elbette her yazarı kaleme sarılmaya zorlayan sebepler ve şartlar farklıdır. İlmi konularda asla ne bir rakip ve yenilgiyi, ne de bir meydan okumayı kabul eden İbn Sina, bu tür sebeplerle eline kalemi aldığı zamanlar da olmuştur. Ulemadan biri, onu Arap dilini bilmediği şeklinde bir aşağılamayla suçladığında, bu hakarete cevap vermek amacıyla Ezherî’nin Tehzibü’l-Luğa’sını ezberlemiş ve ünlü yazarın üslûbunu taklit eden üç risale yazıp bunları, kendisini aşağılayan kişiye göndermiştir. Karşıdaki kişi ise, bu risalelerin birer taklit olduğunun farkına bile varamamıştı.

Mustafa Kemal Atatürk, J. J. Rousseau’nun eserlerini bir delilik sonucunda kaleme aldığını düşünür. Rousseau’nun bir tür deli olduğunu söyleyen yalnız Atatürk değildir. Fransız Devrimi’nin muhafazakâr tarihçisi Pierre Gaxotte da benzer şeyler yazar. O da Rousseau’nun hırsızlık yüzünden kovulmuş bir uşak olduğunu, on altı yaşındayken otuz yaşında bir metresi bıktırdığını, herkesi kendine düşman sanan bir paranoyak olduğunu söyledikten sonra nihayet şu hükme varır: “Yarı deliydi, sonradan zır deli oldu.” Dolayısıyla Pierre’ye göre, Rousseau, delirince yazabilmiştir. Deli olan sadece bu şöhretli yazar değildir, ünlü pozitivist filozof Auguste Comte de bu yaftadan kurtulamamıştır. Yedi ay akıl hastanesinde tedavi gören Comte’u hanımı zorla oradan çıkarmıştı. Onun da yazdıkları deli zırvası olarak kabul edenler var. Söz gelimi Proudhon bir mektubunda onun hakkında şöyle der: “Bilginlerin en ukalası, filozofların en cılızı, düşürlerin en yavanı, yazarların en çekilmezi olan Auguste Comte hayvanını okudukça midem bulanıyor.”

Kalemini bazen kendi, bazen de başkalarının çıkarına kullananlar da yok değildir. Menfaat kimileri için vaz geçilmez bir cazibedir. Paraya ram olan kalem silahsörlerini çok gördük. Bazı insanların bu zaafını keşfedenler, içimizde azımsanmayacak sayıda kalemi satın alabilmişlerdir. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sırasında Türkiye’de etkin olan bazı gazeteler ile çok sayıda gazetecinin Almanlar, İngilizler ve Fransızlar tarafından finanse edildikleri ve yazılarında aldıkları paraların kaynaklarına göre yayın politikaları izlendiği bilinmektedir. Örneğin Alman belgelerinde, Cumhuriyet Gazetesi’nin kurucusu Yunus Nadi’nin, bir yakınının ihtiyaçlarını gerekçe göstererek Almanlardan para istediği ve isteğinin karşılandığına dair bilgiler yer aldığına dair iddiaları, Tuncay Özkan, Milli İstihbarat Teşkilatı Mit’in Gizli Tarihi adlı kitabında (s. 206, 207) bizlere aktarmaktadır.  

Tabi ki her zaman bizi şaşırtan ve hayrete düşüren ilginç sebeplerle kitaplar kaleme alınmamıştır. Kimi zaman eften büften sebeplerle kaleme sarılan güçlü âlimler de olmuştur. Bunlardan biri Hadis, Kıraat ve Feraiz ilimlerinde günümüze kadar gelen bir şöhrete sahip A’meş’tir (ö.148/765). A’meş, hastalandığında insanlar sürekli gelip durumunu soruyorlardı. Bunun üzerine bu zat, kendi durumunu anlatan küçük bir kitap yazıp başucuna bıraktı. Ziyaretine gelenler, ona: “Hastalığın nasıl oldu?” diye sorduklarında, “bütün halim bu kitapta yazılı, al oku” derdi.

Yazmak mutlaka bir bahaneyi beklemez. Çoğu zaman kalemin önüne geçilmediğinden satırlara ilginç bilgi ve duygular dökülür. Yeter ki kalem tutmasını bilelim.

http://enpolitik.com/kose-yazisi/2729/yazarlarimiz-nasil-yaziyorlar.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar