Bedenin değeri ve öldürme

Çankaya Üniversitesi, Hukuk Fakültesi’nde Araştırma Görevlisi Ceren’in sınavda kopya çekmesine izin vermediği için öğrencisi tarafından katledilmesi üzerine dehşete kapıldık.

Bu olay ilk olmadığı gibi son da olmayacak. Keşke ilk ve son olsaydı. Daha doğrusu böylesi olaylar hiç olmasaydı. Öğretim üyeleri, doktorlar, bürokratlar, politikacılar, öğretmenler, din adamları, iş adamları, hukukçular, gazeteciler, kadınlar öldürüldü. Geçmişe nazaran bu tür olayların nedenleri itibarıyla çeşitlendiğini, saldırganlığın önüne geçilemez bir boyut aldığını söylemek yanlış olmayacaktır. Bir tek olaya bağlanarak bütünü gözden kaçırmadan saldırganlığın ve insan öldürmenin alenileşmesi ile yaygınlaşmasını doğuran durumlar üzerinde kafa yormak gerekir.

Kişi olmak, insan olmanın en önemli gereğidir. Birey olmak ayrı şeydir, kişi olmak ayrı şey. Bireyciliği pohpohlayan bir çağın insanlarıyız. Birey, dünyaya kendi dünyası gözüyle bakar. Kişi için ise dünya, hepimizin dünyasıdır. Hepimizin dünyası, dünya üzerinde mutlak hâkimiyet kuramayacağımızı da zımnen kabul etmek anlamına gelir. Kişi sadece kendi varlığı ve özellikle kendi bedeni üzerinde hâkimiyet kurar. Bireyin ise kendi üzerinde değil, dünya üzerinde hâkimiyet kurma düşüncesi vardır. Özgürlüğü de bunun için kullanır. Bu, kendisine özgürlüktür. Kişi ise özgürlüğü kendi üzerinde hâkimiyet kurmak için değerlendirir. Bu, bedene sahip olmakla bedene sahip olamamak olarak da düşünülebilir. Birey, bedenine hâkim olamaz ama kişi, bu hâkimiyeti gerçekleştirmiş insandır. Saldırganlık, ister dil ile ister bedenin diğer organları yoluyla olsun, bedenine hâkim olamayanın tavrıdır ve vahşicedir.

Badiou, Gerçek Yaşam adlı eserinde bedenin günümüzde, üç türlü anlaşıldığını söyler: Sapkın beden, feda edilmiş beden ve mükâfata layık beden. İlk iki beden için bedenin değeri yoktur. Diğer beden de, konformisttir. Burada her üç beden de sorunludur. Sapkın beden, beden üzerinde her türlü tahribata müsaittir ve en uç örnek olarak kendisini pornografide gösterir. Beden, insana uygun olmayan araçların saldırısına bireyin kendi isteğiyle maruz kalır. Feda edilmiş beden, Badiou’da Hristiyanlıkla bağlantılı olarak düşünülse de her kültürde ve toplumda vardır. Feda edilmiş beden, askerler ve mistikler için kullanılmaktadır. Vatana ve Tanrı’ya bedeni feda etmek anlamında. Burada sapkın bedenin değersizliği ile feda edilmiş bedenin değersizliği arasında bir mahiyet farkı vardır. İlkinde beden hem bir araç hem de bir amaçtır. Oysa ikincisinde daha üst amaçlar için bir araçtır. Mükâfata layık beden, kapitalizmin ürettiği ve koruduğu, bundan dolayı da korunaklı bedendir. Bu beden, Badiou’nun ifadesiyle, “pazarda en iyi bedele sahip olacak şekilde kendini konumlandırır.” Bu beden, diğer iki bedenin düşmanıdır ve diğer bedenlerin tehlikelerine karşı korunaklı olmak durumundadır. Bana göre sorun, tam da burada başlamaktadır. Sapkın beden ve korunaklı beden arasındaki diyalektik, onların geçirdikleri süreçle ilgilidir. Her beden, korunaklı olmak ister. Ama rekabetin vahşi bir biçime dönüştüğü çağdaş kapitalist dünyada her beden bu amacı gerçekleştiremez. Amacın gerçekleşmemesi elbette sadece rekabet koşullarından kaynaklanmaz. Özel koşullar da oldukça etkilidir. Özel koşullarını aşmış, rekabet savaşından galip gelmiş olanların böyle bir bedene sahip oldukları söylenebilir. Ne var ki, en büyük tehlikeye de bu bedenler maruz kalır. Çünkü bu bedene sahip olanlar, böyle bir bedene sahip olmak isteyenlerin de önünde, meşruiyet sağlayıcı birer amir, hoca, patron, yönetici, denetleyici gibi pozisyonlara sahiptirler. Kapitalizm, “her engeli aş ve elde et”, der. Uyarıcılarıyla sürekli tahrik eder, özendirir, gıpta ettirir, ihtiyaç duydurur, kıskandırır. Böyle bir durum karşısında muhatap kişi değilse, yani kendi bedeni üzerinde hâkim değilse, sapkın bir bedene sahipse ya da beden bir üst amaç için feda edilebilecekse, bu beden kimin olursa olsun, zaten değersiz olduğu için kolaylıkla feda edilebilir. Tam anlamıyla sapkın, sağlıksız, bozuk bir düşünme biçimiyle karşılaşırız. Kopya çekmek, soru çalmak, liyakatsiz olduğu halde talep etmek böyle bir sağlıksız ve sakat düşünme biçiminin sonucudur ve ruh sağlığını da bozucudur.

İşin en ilginç yönlerinden birisi de şudur: Eğitim, kendisini pazarda değer kazanacak bedenler yetiştirmeye yönelik olarak işler. Böyle bir eğitimde kişilik gelişimi, değer kazanma, insan olma ideali gibi amaçlar yoktur. Çünkü kapitalizm böyle amaçlarla ilgilenmez. Ve dikkat edilecek olursa bu olumsuz durumları yaşatanların, eğitimin rekabetçi sürecinden geçememiş ama istekleri sonsuz derece tahrik edilmiş olanlardan geldiğini de düşünmek gerekiyor.

Maalesef, eğitimin yetiştirmek istediği beden, insani bir beden değildir. Bu eğitim sürecinin dışında kalmış olanlar da, insani olmayan bir beden tasavvuruna sahip görünüyorlar. Böyle bir durumda her beden, karşılıklı olarak birbirinin gözünde değersizleşiyor.

Artık niceliği bırakalım. Sayı, yorumlanmadığı müddetçe anlamsızdır. Anlamsız bir nicelikler dünyası, insani değildir. İnsani dünya, anlam yüklüdür ve anlam en yoğun biçimde bizzat insanın kendi varlığı, hem de beden-ruh-zihin-gönül olarak bütün varlığı üzerinde odaklanmalıdır.

Para ile her şeyin halledilebileceğine inanan bir nesil, paranın geçmediği yerde insani niteliklerden yani kişi olma niteliklerinden yoksunsa vahşilik ortaya çıkar. Nitekim çıkıyor da…


http://enpolitik.com/kose-yazisi/2752/bedenin-degeri-ve-oldurme.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar