YERİNİ BİLMEYEN HİÇBİR ŞEY BİLEMEZ

İnsanın dünya hayatı düşüş ve yükseliş serüveninden ibarettir. Varoluş amacından gafil olmak, yükseliş ve düşüşe ilişkin yaklaşımlarda derin yanılgılara yol açabilir, açmıştır, açıyor. Dünyayı nihai değere dönüştüren mantık, düşüşü yükseliş gibi, yücelmeyi düşüş gibi algılayabilir, algılamıştır, algılıyor.

Hakikatle bütünleşmemiş arzuların her isteğini yerine getirmek, nihai amaç olan kulluğu gereği gibi başarmayı engelleyen en önemli açmazdır. Hiçbir denetimle kendini sınırlamaksızın yaşanan hayat, özgürce yaşanmış hayat değildir.

Kabaca özgürlüğün bu çerçevede anlaşılması ancak sorumsuzluğa örnek olabilir. İnsan sorumlu bir varlıktır ve bizi hem yüceltecek hem özgürleştirecek sorumluluk bilinci kullukla mümkündür. Kulluğu reddeden yaklaşımlar özgürlük ve yüceliş imkânını baştan kaybetmiştir. Kulluk bizim en temel varoluş hakikatimizdir.

Kulluk Allah’a mutlak itaat ve boyun eğmedir. O zaman burada bir çelişki yok mudur? Nasıl olur da itaat edip boyun eğen özgür oluyor ve yine nasıl oluyor da her şeyi istediği gibi yapan ve yaşayan özgürlüğü yitiriyor? Bu meseleye dair gözlenen zihin karışıklığı varlık, tanrı, yaradılış ve insanın doğrudan kendisi hakkında ontolojik ve elbette epistemolojik sapmasından kaynaklanır.

Yanlış, doğru ve eğrinin, hak ve batılın değiştirilen yerini normal görecek boyutta kanıksanmıştır. Hakikat çarpıtılmıştır. Bu çarpık yapı ve işleyiş içinde insan da fıtratına uygun tasavvur ve algı yeteneğini kaybetmiştir. Çarpık akıl, çarpık benlik yolunu da yolları da karıştırmaktadır.

Materyalist sapmaların koşullandırması altında kendini ve kimliğini bulduğunu sanan insan, gerçeği bilememekte, ruhunun, benliğinin derinliğine kodlanmış ilahî cevhere ilgisiz yaşamaktadır. Fanatik materyalizmin insanı kendini tanrı sanmaktadır.

Doğrusu tanrı olma istek ve eğilimi ona verilmemiş de değildir. İşi birçok idrakler nezdinde karmaşık hale getiren de bu noktadır. Evet, irade ve özgürlük alanı içinde anlam kazanması gereken insan, tanrılık taslayıcı duygularıyla yaşama isteği ile de yaratılmıştır.

Hakikatin ne muazzam bir esprisiyle karşı karşıyayız; Allah bizi kendisine isyan etme özgürlüğü ile yaratmış! Ne ki çoğu zaman bu özgürlük duygusu, kendimizi aşağılayacak, sefil bırakacak ölçüde yanlış anlaşılmış, istismar edilmiştir. Bilinç, özgürlük ve iradenin bize verilmiş olması, sınırsız sandığımız serbestliği de zorunlu kılmaktadır. Bu serbestlik ve zorunluluk sebebiyledir ki imtihanın bir anlamı vardır.

İrade sahibi yaratılıp seçimimizde sınırlı hatta mecbur olsaydık, işte o zaman özgürlüğün anlamı kalmayacaktı. Özgür bırakılıp sınanmasaydık, insan olmanın ve hayatın tılsımı bozulacaktı. İstediğim her şeyi yapma özgürlüğüm olduğu halde yapmama olgunluğunu gösteriyorum.

Dileyen şükreder, dileyen inkâr eder. İnkâr en kolay yoldur. Karanlık, bulanık benlikler çoğu zaman kaçışı, özgürlük gibi algılamıştır. Kulluk, varlık skalamızda kendi yerimizi bilmek, kendi yerimizin bilincinde olmaktır. Ben buyum, buradayım, bunun içinim. Varlık ve manevra alanım burasıdır, buradadır.

Varlık skalası içinde o alan kulluk alanıdır. Varlık alanımın dışına çıktığımda sorumlu, sorumsuz, özgür değil bir şey olamam. Kendi varlık skalamın üstüne çıkmak da altına inmek de bende ontolojik bir kopma, sapma oluşturur. Bu skala hangi kademelerle anlaşılmalıdır? Kabaca üst kat tanrı, alt dereceler hayvanat ve nebatat âlemi olarak şekillendirilebilir. Tanrı olmak, mutlak sonsuzluk ve sınırsızlıktır.

Hayvan olmak sınırsız sorumsuzluk. Onlarda içgüdüye bağlanmış otomatik işleyiş vardır. Akıl, irade ve seçim yoktur. Bu ikisi arasında yani sınırlılık ve sınırsızlık arasında ruhumuz salınıp durur. Arzular, istekler, tutkular, korkular, zevkler bu salınım içinde farklı ilgiler edinir.

Elbette genel ilgi tanrı olma yönündedir. Hiçbir şeyden sorumlu olmamalıyım, her istediğimi yapmalıyım tarzındaki eğilimler tanrı olmaya öykünmedir. İnsan tanrı olmak ister. İnsanı mutlaklaştırarak belirleyiciliğin merkezine koyan hemen her siyasi, felsefi görüş ve yaklaşımların veya hayat içinde bu yöndeki yaklaşımların genelinin derin şuuraltında adı konulmamış tanrı olma eğilimi vardır.

Adı konulmamış diyoruz, çünkü bu açıkça söylenmiyor, söylenemiyor, söylenmesine de imkân yok. Doğumumuzdan ölümümüze kadar kendimizde, sonra dış evrende arzularımızın hilafına cereyan eden sayısız olgular, olaylar var.

Çoğu zaman kendimize bile hâkim olamıyor, akıl erdiremiyoruz. Tanrı olmak istiyoruz ama bu işin o kadar da kolay olmadığını dahası imkânsız olduğunu en iyi biz biliyoruz. Peki, sonuçta ne oluyor? O kata yükselmek isterken kendimizi korkunç bir düşüşle hayvanat âleminde buluyoruz.

Düşündüklerimizi karşılayacak kimi nesnel fenomenleri orada bulur gibi oluyoruz: Sorumsuzluk. İşte zihni kırılma tam da burada başlıyor. O sorumsuzlukla keyfimizce yaşamayı özgürlük yani tanrı olmak sanıyoruz. Sözüm ona hiçbir ilke ve kural tanımaksızın sorumsuzca yaşamakla kişilikli, güçlü, özgür ve insan olduğumuz, olacağımız zehabına kapılıyoruz.

Oysa bu bir düşüştür. Ruhun sefaletidir. Ve biz bu sefaleti yüceliş sanıyoruz. Düşüşü kutsayan yüceliş! Yücelişi düşüşte aramak! Ne tuhaf. Demek ki, tanrı olma yolu insana kapalı. Her tanrı olma eğilimi bizi farklı yol ve biçimlerle hayvan olmaya, ondan da aşağı bir seviyeye götürüyor.

Hayvan olmak aşağılık bir durum değildir. Hayvan kendi varlık skalasında yaradılışı üzere yaşamaktadır. Bozmadığı tabiatı ile varlığa, hayata anlam katmaktadır. İnsan ise özendiği hayvanlıkla esfelisafiline yani aşağıların aşağısına düşmektedir.

Bu düşüşle varlık alanından çıkmakta, yaradılışına aykırı hareket etmektedir. Anlam bozulmakta, kendine emanet edilen anlam ve bilinç çökmektedir. Kulluk her şeyden evvel insanın yerini bilmesidir. Yerini bilmeyen hiçbir şey bilemez. Kendini bilmek diye özetlenen ilk ve temel hakikatin önemli bir esprisi de budur.

http://enpolitik.com/kose-yazisi/293/yerini-bilmeyen-hicbir-sey-bilemez.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar