FATURAYI KİM ÖDEYECEK?

Kulüpler düzeyinde futbolsuz günlerin yaşandığı son dönem içerisinde uluslararası düzeyde en büyük futbol organizasyonlarından biri yaşandı ve Portekiz’in şampiyonluğuyla sona erdi.

Sadece Portekiz değil, birçok takım çeşitli açılardan şampiyonaya damgasını vurdu, en azından etkili ve silinmesi güç izler bıraktı.

Ayrıca yazmaya niyetliyim ama yeri gelmişken işaret etmeden geçemeyeceğim üç başarı öyküsü olarak, Belçika, İzlanda ve Galler, oynadıkları üst düzey futbol ile “gönüllerin şampiyonu” olarak döndüler ülkelerine.

Türk Milli Futbol Takımı ise, çok önce döndü ülkeye biliyorsunuz. Tabii, aziz milletimizin kalbine burukluk, Avrupa’nın ortasına da koskocaman bir hayal kırıklığı bırakarak...

…..

Gelinen noktada, her şey ortada…

Oyuncularımızın, hemen hepsinin, oyuncu kalitesi noktasında eksiğinin olmadığı açık... Oynadıkları kulüpler de bunu teyit ediyor.

Ya takım olma bilinci…

Ekip ruhu…

Forma aşkı…

Takım oyunu…

Hele hele mücadele…

…..

Geliniz, kendimizi kandırmaktan vazgeçelim…

Ya da öyle büyük büyük hedefler koymayalım kendimize.

“Gruptan çıkarsak iyi olur”, “gidebileceğimiz yere kadar gitmeye çalışacağız” vs. mütevazı cümleler kurarak ve ağırbaşlı duruşlar sergileyerek katılalım uluslararası müsâbakalara. Sonrasında belli bir düzeyde başarı gelirse, yine tevazu ile sevinelim, gelmezse de efendice boynumuzu büküp dönelim. O zaman beklentiler yüksek olmaz; millet de, milli takımın abartılı maç öncesi gösterileriyle (reklam vs.) gaza gelip, hezimetler üzerine attan düşmüşe dönmez.

…..

Hadi biraz daha sahanın içine girerek, teknik pencereden bakalım duruma…

Milli takımımızın, önde basarak, rakip takımın defansını çıkarmayacak, o bölgede oyun kurmasını engelleyebilecek kıratta forveti yok. Bu olmayınca, rakibin savunma oyuncuları bile ataklara katılıp gol atmaya gelebiliyor. Bunu yapacak olduklarında, yani kendi defansını bırakarak çıktıklarında ceza kesecek hızlı oyuncularımız olsa da, sahada yok. Bakınız, İspanya maçı... İspanya’nın savunma oyuncularının ataklara katılma noktasındaki arzularını ve icraatlarını bilmeyen yok, ama “milli takımın başı” bilmiyor olmalı ki, kontratak oyununa uygun, patlayarak oynayan iki oyuncuyu (Volkan Şen ve Emre Mor) kenarda yanında oturtuyor.

Peki ne var milli takımımızın forvet hattında?

Aldığı hemen her topu ezen; rakibiyle buluştuğu anda “onu nasıl ekarte ederim” değil, “nasıl faulle etkisiz hale getiririm” diye düşünen ve her seferinde maçın hakemine yakalanan; amatörlerin yapmayacağı hataları yapıp, bir zamanlar Fenerbahçe’de oynayan Guiza gibi ağlamaklı olan; ayağına oturmayan her topun dağlara taşlara gittiği bir Burak Yılmaz var.

“E, adam ne yapsın 1 gol attı ya, daha ne olsun?” diyecek şifa bulmaz Pollyannaları burada bırakıp devam ediyorum…

Hemen de şunu ilâve edeyim…

Bunları söyleyerek, faturayı, Burak veya başka bir ya da birkaç oyuncuya kesmeye hiç mi hiç niyetim yok…

Aksine, vebâlin büyüğü, bilmem ne kadar hocalık geliri elde ettiği halde, bu çocuklara takım olma bilinci ve mücadele ruhu kazandıramayan; eleme maçlarını ve turnuvayı maç maç ve maç içinde analiz etme noktasında büyük eksiklikleri olan Milli Takımlar Türkiye Futbol Direktörü’ne kesilmeli bu ağır fatura.

Maddeden yani parasal durumdan çok öte, milleti hüsrana sürükleyen, ellerindeki neredeyse tek eğlence olan futbolda bile gözyaşı dökmelerine neden olan; “şık” kıyafetleriyle, reklam filmleriyle, mimikleriyle ve elbette elde ettiği çok yüksek hocalık gelirleriyle meşhur olan Hoca’ya…

Burak’ın oynadığı birçok maçta ısrarla 1 kişi eksik oynadığımızı gör(e)meyen, o sahada gezinirken ve kaçırdığı her pozisyon sonrasında ahlar vahlar ile üzüntü anıtına dönüşürken, onun yerine koşan, mücadele etmeye çalışan oyuncuları oyundan çıkaran Hoca’ya…

Süper ligdeki gol krallıklarına rağmen Avrupa'nın büyük küçük hiçbir takımının yüzüne bakmadığı oyuncuyla gol arayan, dolayısıyla galibiyetleri ve toplam başarıyı mûcizelere bırakan Hoca’ya…

Vakti gelmeden önce, koskoca Türkiye liglerinden forvet derleyemeyip, “ne yapayım, elimizde başka oyuncu mu var ki?” diyerek, kötünün iyisine razı etme tavrı sergileyen Hoca’ya…

Milletin ağır yenilgiler sonrası, “artık Milli Takım maçı izlememe kararı aldım; oyun taktiği yok, hoca da oyuncular da sadece reklam yüzü olmuş” dediğini duymayan ya da duymazdan gelen Hoca’ya…

İki ağır yenilgi sonrası bir maç kazandığında, Türkiye adlı güzide ülkenin milli futbol takımının hocası olduğunu unutmuşçasına, aynı zamanda Şampiyona’yı yayınlama hakkını da elinde bulunduran ve yayınlayan ülkenin resmi televizyon kanalına, yani Türkiye Radyo Televizyon Kurumu’na “ben TRT’nin sorularını cevaplamıyorum; ne TRT’ye röportaja gidiyorum, ne de sorularını cevaplıyorum; hiç de niyetim yok bundan sonra” diyecek kadar şaşırmış (kibir çukuruna düşmüş dememek için) Hoca’ya…

Son turnuvayı da izledikten sonra bir kez daha inandığım üzere, bütün taktiği, “hadi aslanım, hadi koçum” ile sınırlı olan Hoca’ya…

…..

Kısacası, elbette bu başarısızlık, tek başına bir kişiye ya da kuruma mal edilemez; onun için de, bir önceki yazımızda topyekün bir elden geçiş, yani yeniden yapılanma önermiştik. Ancak bu fiyasko için yakın planda bir ödeme yapılacaksa (ki yapılmalı), faturanın bir sahibinin, bir ödeyeninin olması gerekir. O kişi de, eline tam yetki ve süper imkânlar verildiği halde, takımı gruptan bile çıkaramayan Türkiye Futbol Direktörü’nden başkası değildir.

Fatura acilen ödenmeli, Türkiye futbol yolunda hızla önüne bakmalıdır.

http://enpolitik.com/kose-yazisi/298/faturayi-kim-odeyecek.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar