Yalnızlaşan iktidar ve sertleşen dil

Eklenme Tarihi: 23.02.2020 11:36:10 - Güncellenme Tarihi: 08.04.2020 17:05:14

Üzülerek belirtmem gerekirse hükümet ülkeyi yönetememektedir.

Yazıyı böyle başlamak istemezdim.

Bu yargı girişi esas itibariyle yazının sonuna denk gelmeliydi.

Maalesef iktidar dış politikada özgün bir çizgi tutturamıyor.

Çok kanatlı, çok yönlü politika uygulamak istiyor ama sabiteleri yok.

Zira, dış politikada günlük olayların ötesinde çözüm sunamıyor, günlük gelişmelere göre pozisyon alıyoruz.

Muhatabımız olan ülkeler ise, ülkemizin gücünü sınadığında adeta savruluyoruz.

Dış politikamızın diplomasi ayağı zayıf kalıyor.

Bölgesinde ve mazlum milletlere sahip çıkma konusunda yerini doğru tanımlayıp tarif edemediği için bölgemizde terörle bağlantılı siyasi hareketlerle ve radikal unsurlarla işbirliği şüphesinin mağduriyetini yaşamakta, radikal hareketler ve terör örgütleriyle işbirliği içinde görülmektedir.

Bize göre, töhmet altında olmasının nedeni dış politikayı iç politikada kullanma arzusundan kaynaklanıyor.

Bu hevesle, milliyetçi ve mütedeyyin kesimin duygularını köpürtmeye sığınıyor.

İktidar, FETÖ ile yapılan mücadelede adalet ve özgürlükler konusunda sebep olduğu daralmaya karşı çözümü milliyetçi ve mütedeyyin kesimlere yaslanmakta ve iktidarı için lazım olan desteği bu sosyolojik kesimlerden alacağı destekle korumak istemektedir.

Ancak, mütedeyyin kesimin ciddi bir kısmı iktidarın yaşadığı savrulmalardan ve özellikle özgürlük ve adalette yaşanan daralmalardan rahatsızlık duymaktadır.

Öyle ki, yaşanan rahatsızlık sebebiyle iktidar içinden iki ayrı grup partileşme arayışına girmiştir.

Bu gruplardan sayın Ahmet Davutoğlu etrafında toplananlar Gelecek Partisini kurdular ve hızlı bir şekilde örgütleniyorlar.

Diğer grup ise kamuoyuna yansıdığı kadarıyla söyleyelim, partileşme çalışmalarını sürdürüyorlar.

Artık iktidar eskisi gibi “CHP zihniyeti gelir” korkusuyla seçmeni konsolide edemeyeceğinin farkında ve bu farkındalıkla partisini diri tutmak için çare aramaktadır.

Bu amaca yönelik, Cumhurbaşkanı üye kayıtlarını çoğaltmak için telefonla yeni üyeleri tebrik için aramakta, geçmişte ilçe başkanlığı yapanları onore etme adına “Kişiye özel” gibi mektuplar yazmaktadır.

Bakalım yaptıklarıyla partide yaşanan erimeyi durdurabilecek mi?

Bekleyip göreceğiz.

Bu partiyi yakından tanıyan biri olarak söyleyebilirim ki, yapılan bütün çalışmalar erimeyi durduramayacaktır.

Toplumda telafisi mümkün olmayacak düzeyde iktidara karşı güven zedelenmiştir.

Ülke idaresinde yaşanan; ekonomik sıkıntılar, dış politika ve özellikle Suriye politikasının toplumda oluşturduğu kaygılar huzursuzluğu ve tedirginliğin boyutlarını her gün biraz daha büyütmektedir.

Yine iktidarın adaletle olan ilişkisi adalete olan güvensizlikten tehlikeli bir şekilde devlete güvensizliğe doğru evrilmektedir.

Zihinlerde "Hangi adalet" yerine, "Nasıl bir devlet" sorusu sorulmaktadır.

Endişenin boyutları hayli ilerlemiş durumda.

Son olarak "Gezi Kalkışması" diye açılan davada bir önceki mahkemede tahliyesi reddedilen sanık, bir sonraki karar duruşmasında beraat verilerek tahliye edilmektedir.

Haliyle vatandaş soruyor.

"Madem bu sanık beraat edecekti, cezalandırmak için yeterli delil bulunamadı, ne diye son mahkemeye kadar tutuklu kaldı?"

Vatandaş bu soruyu sormakta yerden göğe kadar haklı mıdır?

Elbette haklıdır.

Bu soruya makul cevap verilmediği müddetçe hiç kimse yargıya güvenmez.

Bir kısım vatandaşlarımız ise, Gezi Kalkışmasında verilen karar üzerine şaşkınlık ve öfkelerini dile getirmektedir.

Onlar da diyor ki;"Madem bu sanıklar suçsuzdu, Gezi olaylarında yaşanan kırıp, dökmeler ve meydana gelen zararları kim yaptı?”

Soru makul mü? Makul.

Ancak mahkemede yargılanan Gezi Kalkışması olgusu değil.

Kalkışmayı yaptığı ve organize ettiği söylenen kişiler veya örgüttür.

Böyle olunca mahkeme sanıkların iddia edilen suçları işleyip işlemediğini sorgular.

Bu suçlamaya göre delil toplar.

Demek ki, sanıklar hakkında ileri sürülen iddiaların delili polis, savcılık ve mahkeme tarafından bulunamamış.

Bulunsaydı ceza verilirdi.

Şurası muhakkak ki, Gezi Kalkışması bu ülkede yaşandı, en azından vatandaş bunu biliyor ve inanıyor.

Hiç kimse, Gezi olarak adlandırılan olaylar yaşanmadı diyemez.

İktidar bu olaylar hakkında "Kalkışma" iddiasında bulundu ve kalkışmayı dış güçlere bağladı.

Demek ki, devletin iddiasını doğrulayacak delilleri mahkeme bulamadı.

Maalesef bu haliyle "Gezi Kalkışması" iddia olarak kalmış oldu.

Kısacası iktidar bu süreci de doğru yönetememiş ama vatandaşlarını yanlış bilgilendirmiş durumuna düştü.

Diyebiliriz ki, Gezi Sürecini yönetemeyen iktidarın zaafları ve yaklaşımlarının maliyeti ülkeye ağır oldu; yakılıp yıkılanların dışında, %6'lara düşen enflasyon ve tek haneli rakamlara inen faizler olaylar sebebiyle tekrar yükseliş trendine girdi.

Ortaya çıkan maliyeti milletçe biz ödedik ve ödemeye devam ediyoruz.

Gezi sonrası yaşananlar ve hain FETÖ kalkışması özgürlükleri sınırladı, ekonomi daraldı, toplumsal barış yaralandı ve bu süreçte başta siyaset olmak üzere, adalet ve güvenlik bürokrasisi iyi sınav veremedi.

Ardından ülkenin yönetim sisteminde yaptığımız değişiklik derde deva olmadığı gibi sorunlar yumağı her gün biraz daha büyüdü.

Hasılı Kelam; içeride yaşadıklarımız özgürlükleri azalttı, psikolojik bölünmüşlüğü artırdı ve kutuplaşma tırmandı.

İktidar güç devşirmek için milliyetçi ve mütedeyyin insanların duygularını köpürtmek için içte ve dışta meydan okuyan bir dili tercih etti.

Bu dil, bizi bölgenin radikal unsurlarının hamisi olma ithamına mahkum etti.

Böylece içeride bir sosyolojik kesimi konsolide etmek isterken, içeride kutuplaşmaya sebep oldu ve dışarıda elimizi zayıflattı.

Şimdi dış politikada sıkışmış durumdayız.

Dün aynı safta iktidarın varlığı ve gücü için siyaset yapan insanlar iktidara yönelik eleştiri getirdiler diye bugün fütursuzca "İhanetle" suçlanıyorlar.

İnsanlar inanmadıkları halde dost bildiklerini bir kalemde sildiler.

İktidarın kullandığı ayrıştırıcı ve kibirli dil nihayetinde bir gün bitecek.

Bu dilin yanlışlığı anlaşılacak ve egemenliği kırılacak.

Bugün iktidara göre tavır geliştiren;

dostluklarını, arkadaşlıklarını ait oldukları siyasi partiye göre belirleyenlerin elinden bu tercih alındığında kendilerini nasıl hissedecekler merak ediyorum.

İnsanlar, farklı siyasi çizgideki insanlarla dostluk ve arkadaşlık yaptığında ve birbirlerine rakip olduklarında düşmanlık üretmeden siyaset yapma erdemini gösteremezler mi?

Bu rekabet illa düşmanlık ve kırgınlık sebebi mi olmalı?

Medeni ve kendi değerlerine sadakatle bağlı olanlar için elbette böyle değil.

Yaşanan dostluklardan sonra düşmanlık çıkaranlar, siyasal kimliği gelişmemiş olanlardır.

Ve bunlar sebep oldukları utançla yaşamaya hazır olmalıdır.

Yahut üsluplarını dikkat etmeli, keskin taraflarını törpülemelidir.

Bu günler elbette geçecek.

Geriye sadece yaşadıklarımız kalacak.

http://enpolitik.com/kose-yazisi/3759/yalnizlasan-iktidar-ve-sertlesen-dil

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar