BİR FENERBAHÇE YAZISI

Öncelikle zorunlu bir girizgâh yapmalı ve demeliyim ki…

Son maçta alınan galibiyeti merkeze alarak, Fenerbahçe’nin başarılı olduğunu söyleyecekler varsa, lütfen bu yazıyı hemen terk etsin. Ve hemen koşarak, köşedeki gazete bayiinden spor gazetesi namlı, dört büyüklere birer sayfa ayıran şeylerden birini ya da birkaçını alıp, Fenerbahçe sayfasını açarak, hayal dünyasına dalıp doyuma ulaşsın. Zira bu yazıda sadece ve sadece gerçekleri okuyabilecek. Yüreği kaldırabilirse tabii...

…..

Neden böyle ruhsuz, kokusuz ve dahası, suya sabuna dokunmayan bir başlık koydum yazıya, oradan başlayalım.

Geçen seneden gelen ağır bagajın, bu senenin başında eklenen yüklerle birlikte daha da ağırlaştığı açıkça görülüyor. Ne sahadaki futbol, ne de puan durumundaki rakamlar yalan söylüyor. Her şey ayan beyan ortada... Çok açık ve tarihi bir başarısızlık tablosu söz konusu… Simsiyah… İç karartıcı…

Hal böyleyken, öyle değilmiş ve başarılı bir tablo varmış gibi, Fenerbahçe’yi övecek şekilde, “Fenerbahçe doludizgin”, “Fenerbahçe tutulmuyor” veya “Fener ışıl ışıl” türünden bir başlık atmamız mümkün değil. Keşke olsaydı da atsaydık…

Öte yandan, orta yerdeki tevil götürmez, eğilip bükülemez, ama’lı fakat’lı ancak’lı cümlelerle geçiştirilemez başarısızlıktan hareketle, Fenerbahçelileri kıracak bir başlık atmaya da gönlüm razı olmadı doğrusu. “Fenerbahçe dip yaptı”, “Fener dibe demirledi” veya “Fener sönüyor” gibi bir başlık duruma pek uygun olsa da, Fenerbahçeliliğime ağır geliyor.

İşte bu nedenledir ki, böylesine akmaz kokmaz bulaşmaz bir başlıkla kimlikledim, bu üzücü Fenerbahçe yazısını.

…..

Durum nedir Fenerbahçe’de bir bakalım…

En başta şu… Kılavuzu karga olanın burnu pislikten kurtulmazmış. Takımın önünde kim gidiyor şimdi? Bir ülke milli takımının yardımcı antrenörlüğünü yapan, sıralamalarda hiçbir zaman adı üstlere yazılmamış, vasatın üstüne dahi çıkamamış bir “çalıştırıcı”. Sezonun başlamasının hemen önünde apar topar getirilmiş; “valla, müthiş teklifi duyunca hayır diyemedim” diyecek kadar da açık sözlü bir kişi. (“teknik direktör” demediğime dikkat isterim.)

Son sezondaki büyük kaybın mimarı olmasına rağmen, bu sezonun öncesine kadar pişkin pişkin gezip, en son aşamada giden kılavuza ne demeli? Oynatamadığı oyuncuları tribünlere şikâyet edecek kadar utanmayana… Dünya yıldızı bir oyuncu ile Türkiye’nin “A sınıfı” oyuncularından bazılarını da içeren kadroya hocalık yapsın diye getirilen üçüncü sınıf, kenar mahalle antrenörü bile olamayacak düzeydeki, dapdar kalıp gömlekli adama…

Hani bir söz var, çok bildik. “Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” şeklinde.

İkinci adamı aklımıza getirdiğimizde, geçen seneki futbolsuzluk ve “sıfır kupa” aklımıza geliyor. Şaşırmıyoruz…

Bu sene yapılan kulüp tarihinin “ikinci en kötü” sezon başlangıcı önümüze seriliyor. Şimdiki “takım başı”na bakıyor ve yine şaşırmıyoruz.

Teknik direktör oldukları söylenen bu iki kişiye bakıyor ve takımın futbol düzeyini görüyor, anlıyoruz.

….

Sadece takımı oynatanlara takılıp kalmayalım… Oyuncu transferinde son sözü söyleyen takım yönetimine de iki çift söz söyleyelim.

Nasıl bir transfer politikasıdır ki, en önemli iki rakip, gerekli pozisyonlara nokta atışıyla okkalı transferler yaparken, sen koskoca Fenerbahçe olarak, eksik olduğun mevkilere sağlam transferler yapmak şöyle dursun, problemsiz bölgelerin oyuncularını kaçıyorsun. Hem de kime, ezeli rakiplerinden birine. Bakınız; Süper Ligin en iyi sağ ve sol bekleri olan Gökhan Gönül ve Caner Erkin.

Yerlerinde oynayanlar ise, bu iki yıldız varken onların yedeği olanlar ile geldiği takımda aylarca süren sakatlığının da etkisiyle müzmin yedek olan…

Alex gibi efsane bir 10 numarayı, gözyaşlarıyla gönderip, yerine, “o da iyi çıkar mı ki” komedisiyle, başka bir Brezilyalıyı (Diego) getirip avucunu yalamayı da analım. Tabii şunu da, hakkaniyet adına, söyleyelim. Aynı oyuncu Fenerbahçe’deki ilk sezonunda otuz maçta topu topu beş gol, ikinci sezonunda yani geçen sezon ise, kırkbeş maçta sadece üç gol atma “becerisi” göstermişken, şimdiki takımında yedi (7) maçta üç (3) gol atabilmiş. Kabalık saymazsanız eğer, acaba at sahibine göre mi kişnemiş oluyor bu durumda?

Şunu da ekleyelim geçmeden… Alex sonrası 10 numara tercihinde fiyasko yaşandığı dönemde, Bursaspor’un Arjantinli süper bücürü Batalla (Bataja) beklenmedik bir şekilde takımdan ayrıldığında, daha ülkesine uçmak için İstanbul’a geldiğinde havalimanında el sıkışılabilecekken, bu becerilemediği gibi, yıldız oyuncunun Bursa’ya tekrar dönmesine kadar da uyanılamadı kış uykusundan. Özeti; “Batalla aktı, Fenerbahçe yönetimi baktı.

Nasıl bir ayıklama yapılıyorsa, yeni transferlere yer açmak için, takımdan gönderilenler gittikleri takımlarda olduğu gibi, Milli Takım’da dahi değişmez oyuncu oluyor. Bakınız; Volkan Babacan… Eğer Volkan, Fenerbahçe’de kalıp, ağabey Volkan’ın yedeği olarak kenarda paslansaydı, Milli Takım’a seçilebilir miydi” sorusuna kaç tane vicdan sahibi Fenerli içinden gele gele “evet” diyebilir. Bu soru burada dursun.

…..

Oyun anlayışı hakkında ise, konuşmaya bile değmez aslında. Bir sabah beklenmedik bir şekilde kendisini İstanbul’da bulan “Dik Avukat” takımı tanıyadursun, futbol incilerini sergilemeye başladığını söylesek de pek yanlış bir iş yapmış olmayız galiba.

Baksanıza, elinde 10 numara pozisyonunda oynayacak oyuncu olmadığı için, “gizli 10 numara” oynayabilecek oyuncu aramaya başlamış. Tabii zorunlu olarak mevcut kadrodan… Türk futbolunun bu hocadan öğreneceği çok şey var anlaşılan! Hazır ol Türkiye, gözünü dört aç Türk futbolcusu ve teknik direktörü!

Başka bir örnek mi verelim? Peki verelim…

Muhteremin, defansın önünde topa basıp, kafasını kaldırıp, üçüncü bölgeye top taşıyacak ve/ya aktaracak Mehmet Topal dışında bir oyuncusu olmadığından, yine Türk futboluna büyük bir taktik katkı sağlayacak şekilde, bütün bir maçı sağ ve sol kanatlardan yapacağı ataklar odağında kurgulayacakmış. Tabii böyle olunca, rakiplerin de, “Fenerbahçe büyük takım, ayıp olmasın, bu maçı onun taktiğine göre oynayalım” diye orta saha oyunundan vazgeçeceğini düşünüyor olmalı. Olur mu, olur… Ama sahada değil, gece rüyada…

…..

Hiçbir Fenerbahçe sevdalısı (bilirim onları, taraftardan çok ötedirler) kendisini kandırmasın…

Bu kadroyla, bu çalıştırıcıyla ve bu oyunsuzlukla Fenerbahçe ligi “ilk on” içinde tamamlarsa dahi mucize sayılır. Normal oyun kuralları ve saha içi mücadelesiyle elbette… Bu şerhleri bir kenara yazmak kaydıyla…

Bu tahminimde yanılmayı ve sezon sonunda bir değil birkaç kupa birden kaldırmayı, sonrasında da bir “özür dilerim, tahminimde yanılmışım” yazısı yazmayı ne çok isterim bir bilseniz.

Fakat futbol bu, tatlı hayallerle değil, sahada ve çağın gerekleri uyarınca oynanıyor. Bu bağlamda, “perşembenin gelişi, çarşambadan belli olur” şeklindeki atasözünün de işaret ettiği gibi, oyunu her boyutuyla kuralına göre oynayan Beşiktaş güle oynaya şampiyon olarak üçüncü yıldızı göğsüne takacak sezon sonunda. Analarının ak sütü gibi helâl bir şekilde hem de... Bugünün mevcut şartlarında bu sonuç, gün gibi açık, ay gibi aşikâr.

Fenerbahçe mi ne olacak? Eğer “kulüp yönetim anlayışını”, çalıştırıcısını, transfer politikasını, bazı oyuncularını ve oyun anlayışını çağın gerektirdiği biçimde değiştirmezse, korkarım bugünleri dahi arayacak. Yani mevcut şartlar dâhilinde söylenecek olursa, bu daha iyi günleri.

http://enpolitik.com/kose-yazisi/404/bir-fenerbahce-yazisi.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar