15 TEMMUZ DEMOKRASİ MEYDANI

Özellikle 2000’li yılların başından beri yoğun olmak üzere, yıllardır, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) bulunduğu bölgeden geçerken veya o bölgede bulunurken, zihnimdeki ve gönlümdeki sıcak yerinden başını çıkarıp göz kırpan bir hayalim var.

Hatta zaman zaman şehirleşme, çevre, yeşil yaşam, demokrasi ve yaşam kalitesi gibi konuları düşünürken yemyeşil bir görüntü eşliğinde gönlümü süsler, ruhumu aydınlatır. Ve fakat olabileceğine dair en küçük bir işaret görmediğim için de, her defasında hüsranla sükût ederim.

O hain 15 Temmuz darbe girişiminin hemen sonrasında ve daha yakınlarda, en yetkililerden gelen açıklamaları duydukça, “neden olmasın ki” ve “inşallah” şeklindeki düşünceler ve dualar arasında, umutsuzluğum ilk kez umuda bıraktı yerini. Kocaman ve pırıl pırıl umut bulutlarına…

Ne mi o hayalim?

Az sonra…

Önce gözlerinizin önüne bir manzara sermek isterim. Bu bölgeyi bilenlerin gözlerinin önüne hemen gelecek bir tablo.

TBMM, Ankara’nın hemen hemen ortasında bir yerde, Bakanlıklar bölgesinde yer alır. Beş dakikalık yürüyüşle, son yıllarda giderek bir keşmekeş görüntüsüne bürünen Kızılay “meydanı”na inilir. Yaklaşık yarım saatlik bir yürüyüşle de, Çankaya’nın üst bölgelerine çıkılır. Çankaya bölgesine tırmanırken açık biçimde görüleceği üzere, her gün biraz daha tıklım tıkış bir görüntü hâkim olmaya başlamıştır o bölgeye de. Çok öncelerden yapılmış birkaç park olmasa, orada da adeta nefes alması mümkün değil insanların.

Yine bilenlerin hatırlayacağı gibi, TBMM’nin, Kızılay’a iniş istikametinde olmak üzere, hemen sol tarafında, Kara Harp Okulu, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı, Hava Kuvvetleri Komutanlığı, Genel Kurmay Başkanlığı ve bu hattan içeri doğru girildikçe, başka ilgili birimler ile askeri lojmanlar yer alır. Meclis’in tam karşısında ise, İçişleri Bakanlığı’na bağlı güvenlik kurumları bulunur.

Kızılay’ın tam merkezine inene kadar da, Yargıtay, Başbakanlık, Adalet Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, başka birkaç kamu kurumu ve kamuya ait lojmanlar ile o iğrenç ötesi minibüs ve otobüs durakları yer alır. Orada halkın serbest şekilde oturup nefes alabileceği tek alan ise, Güven Park’tır. Ki oranın da önemli bir bölümü, uzun bir süredir güvenlik nedeniyle, emniyet güçleri tarafından kullanılmakta. Geriye kalan alanda insanların çoğu zaman adeta diz dize oturduğunu söylemeye de gerek yok herhalde.

Ankara’nın çeşitli bölgelerinde olduğu gibi, Çankaya bölgesinde de, çeşitli ölçütler bazında, daha homojen sosyal kesimlerin yaşadığı düşünüldüğünde, Kızılay, hemen her toplumsal kümeden insanların farklı amaçlar çerçevesinde bir araya geldiği yegâne bölgedir diyebiliriz. Çalışmak için gelenler, kamu kurumlarında iş takibi yapanlar, gezmek için gelenler, alışveriş yapanlar, bir yerden bir yere transfer olanlar vs.

Tüm bu faaliyetler, onlarca yıldır aynı hacme ve aynı ulaşım ortamına (yol, yaya vs.) sahip olan bölgenin artan nüfusa cevap verememesi de düşünüldüğünde, Kızılay “meydanı”nı çıldırtacak bir araç ve insan yoğunluğuna maruz bırakmaktadır. İnsanlar o bölgeye geldiklerinde, adeta yürüyemez, dahası nefes alamayacak hale gelir. Manzara tam bir cinnet halidir, çoğu zaman.

…..

Şimdi bu tabloyu netleştirdiğimize göre, sıra geldi hayalimizi dile getirmeye…

Dedim ya… TBMM ve Kızılay bölgesinde bulunduğumda veya konu bir şekilde gündemime geldiğinde, “ah” derdim, “ne olur, Meclis’in hemen altında başlayarak, solundan ve önünden itibaren Kızılay’ın merkezine kadar, ne var ne yok hepsini bir güzel temizleyip, buraları yeşil alan yapsalar ve insanlar da, şehir de nefes alsa.”

Böyle güzel güzel hayal etsem de, oradaki binaları, hele de askeri binaları düşündüğümde, “yok canım, bunu hangi babayiğit askerlere önerebilecek, hatta gündeme getirebilecek” diyerek, sessizce vazgeçerdim.

Başta da söylediğim gibi, özellikle 2000’li yıllarla birlikte, sivil siyasetin güçlenmesi, dünyada ve ülkemizde bu yöndeki gelişmeler, halkın ulaştığı gelişme düzeyi vs. parametreleri bir arada değerlendirerek, “e, artık bu bölgenin de sivilleşmesi ve askeri birimlerin kendilerine daha uygun alanlarda görev yapmalarının zamanı geldi; yıl 2000 olmuş, yirmibirinci yüzyıla girilmiş, şehrin merkezinde askeri birliklerin ve kurumların yeri olmamalı” diye kendi kendime, kısık sesle düşünürdüm.

Yaşanan o iğrenç darbe girişiminin ardından, bugün gelinen noktada şartlar son derece uygun. Gerek siyasal toplum (devlet), gerekse sivil toplum (halk) bu yönde bir bilinç düzeyine gelmiş vaziyette. Hemen herkes, bu bölgede yer alan askeri birliklerin daha uygun alanlara taşınmasının gereği ve önemi konusunda mutabık. Öyle ki, devlet, şehrin iskâna açılmış tüm bölgelerindeki (Etimesgut vs.) askeri birliklerin şehir dışında başka bölgelere taşınması konusunda karar alarak, hızla uygulamaya başladı bile.

Şimdi dillendirilmeye başlayan çok önemli, hatta hayati önemi haiz konu ise, askeri birliklerin ve kurumların ayrılmasıyla ortaya çıkacak çok geniş alanların ne şekilde değerlendirileceği… Daha açık söylenecek olursa, halk, yani ortalama insanımızın zihnindeki ve gönlündeki ortak kaygı, buraların rantiye güruhuna sunularak, yeni beton mızraklarla, devasa tüketim tapınaklarıyla (AVM) ve rezidans kod adlı çok katlı modern mezarlıklarla doldurulacağı yönünde.

Ortak dilekleri ise, böyle yapılmak yerine, halkın topluca yaşayabileceği, eğlenebileceği, sosyalleşeceği, paylaşımda bulunabileceği, dinlenebileceği, spor yapabileceği yeşil ve içinde çok büyük su merkezli kolaylıkların da yer alabileceği “yaşam alanları”nın inşa edilmesi. Suların şırıl şırıl ahenkle aktığı, dallarında kuşların cıvıldaştığı, renk renk farklı çiçeklerin insanların yüzüne güldüğü, nefes aldıran, hayat veren çevreci alanlar.

…..

İşte böyle bir alan, öncelikle Meclis’in önünden başlatılarak Kızılay’ın merkezine kadar, hatta biraz daha aşağı inilerek Sıhhiye bölgesindeki orduevi binalarını da kapsayacak şekilde tasarımlanabilir. Kimilerinin “yok artık, orada bir sürü iş yeri var, bunların hepsi nasıl kaldırılacak, hak sahiplerinin hakları n’olacak” dediklerini duyar gibiyim.

Telaşa gerek yok... Bilenlerin iyi bildiği gibi, belirtilen alanların hiçbir yerinde vazgeçilemeyecek değerde, uzak ve yakın tarihimize ait “kültürel miras” kavramıyla değerlendirilebilecek bir yapı bulunmuyor. Ve elbette buradaki hak sahiplerinin hakları gerektiği şekilde, eksiksiz biçimde karşılanmalı.

Hayaliniz büyük olsun ki, erişecekleriniz de o denli kıymetli ve insana yaraşır olsun.

Bu bölgedeki bina ve araç keşmekeşinin, yer yer tacize ve zulme dönüşen yapısını göz önüne alınız lütfen. Ve bir de yeni yapıyla ortaya çıkacak güzellikleri…

Yemyeşil ağaçlarla ve rengârenk çiçeklerle bezenmiş; kuş cıvıltılarıyla ve su sesleriyle insana huzur veren çok geniş bir alan. Öyle, sadece varlıklı seçkinlerin değil, toplumun her kesiminin dinlenebileceği, gezebileceği, spor yapabileceği, kısaca nefes alabileceği bir alandan söz ediyorum.

O bölgedeki bütün trafiğin, yani Kızılay merkezde toplanan tüm trafiğin, bu alanın dış bölgelerinden sürdüğünü, hatta tamamen bu bölgenin altından aktığını bir düşünsenize… Egzoz yok, korna yok, bağırma-çağırma yok, sen geçtin ben geçtim kavgası yok, yayalarla sürücülerin yol kapma yarışı yok.   

Bunca yok’un yanında nelerin var olacağını, ana hatlarıyla anlatmaya çalıştım. Bundan fazlasını şehir plancıları, mimarlar, mühendisler, psikologlar, sanatçılar ve diğer ilgililer çalışarak üretebileceklerdir elbette. Eminim, büyük bir memnuniyetle…

Burası değil mi, koca Mimar Sinan’ın torunlarının yaşadığı memleket? Türkiye değil mi, Turgut Cansever’in yaşayıp eserler sunduğu aziz ülke? Ahmet Vefik Alp gibi, dünyaca ünlü bir mimar, bu ülke için tüm yeteneklerini, bilgi ve donanımını seferber etmek için hazır beklemiyor mudur?

…..

Dünyanın birçok ülkesinde, özellikle büyük şehirlerde böyle alanlar, üstelik yıllardır var. Asla bir lüks, kesinlikle bir lütuf olarak da değil. Son derece önemli bir insan hakkı olarak, yıllar önce sunulmuş halkına, o devletler tarafından.

Büyük ve köklü bir devlet olarak, bizim devletimiz de bunu halkına sunabilecek olgunluğa, yiğitliğe ve gönül zenginliğine sahiptir. Aziz halkımızın böylesine kıymetli ve özel bir armağanı ne kadar hak etmiş olduğu da, 15 Temmuz gecesi ve sonrası süreçteki kahramanlığı ve devletine bağlılığıyla kanıtlanmış durumda. Böyle bir kanıta gerek olmadığını herkes kabul etmiş olsa da…

Bakın bu meydanın adı bile oluşuverdi, şuncacık yazının içerisindeki anahtar kelimelerle…

15 Temmuz Demokrasi Meydanı…

Ne kadar da hoş geliyor kulağa… Sizce de öyle değil mi?

Daha güzellerini de sizlerin önerebileceğine inanıyorum. Hadi şu gönüllerimizi bir çalıştıralım bakalım.

http://enpolitik.com/kose-yazisi/424/15-temmuz-demokrasi-meydani.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Yorumlar

Durmuş sakmak
29.09.2016 14:49
Erol bey iki işçi yemek yiyorlarmış. Biri diğerine sormuş. -Çok paran olsa ne yersin? Cevap - Soğanın cücüğünü yerim. Ya sen? Cevap - Bana diyecek birşey bırakmadın ki olmuş. Siz de bize hayal edecek birşey bırkmadınız. Sağlıcakla kalın.

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar