LİYAKAT ODAKLI YENİDEN YAPILANMA

Yıllardan beri, bünyesinde bulunan kurumlar ve iş süreçleri bağlamında, devlette bir tıkanma, yavaşlama, atalet, kısacası, her yeni günde kendisini daha fazla hissettiren bir olumsuz hal ve gidiş olduğundan dem vurur dururuz.

Hizmet üreteniyle, hizmet alanıyla; yönetenleriyle, yönetilenleriyle… Bu olumsuzluk üzerine iki çift söz söylememiş Allah’ın bir kulu kalmış mıdır, doğrusu emin değilim. Köylüsü de şikâyetçidir işbu durumdan, şehirlisi de; zengini de, fakiri de; sağa meyilli seçmen de, solda istikrarlı seçmen de… Millet olarak rahatsız ve şikâyetçiyiz özetle…

Çözümüne gelince… Mevcut olumsuzluktan bir şekilde etkilenenler, yürüyüp giden kaotik durumdan da bir biçimde istifade eder halde. Paradoksal bir şekilde…

Örnek mi? Torpil denilen yöntemle işe alma ve görevde yükselme durumlarının ne kadar “tu kaka” bir uygulama olduğunu söyler; ne ki, iş kendimiz veya oğul, kız gibi bir yakınımız olduğunda, bu ayıba, “hele sen şurada biraz dur” demekten de geri durmayız.

Öte yandan, en iyi niyetli olanlarımız dahi, bu yapının artık inanılmaz bir şekilde kökleşmiş olduğunu, bu nedenle de değiştirilmesinin neredeyse imkânsız olduğunu söyler, umutsuzluk bulutlarını dört bir tarafa dağıtır, ağlaşma seanslarına girer.

…..

Şimdi, belki her zamankinden daha fazla ümitvar olmamızı gerektirecek, buna imkân verecek tarihi bir süreci yaşıyoruz.

Yaklaşık üç ay önce yaşanmış olsa da, etkileri halen devam etmekte olan o iğrenç 15 Temmuz darbe girişimi, gerçekleştirilme biçimi ve bu alçaklığı hazırlayan zeminden hareketle, devletin yeniden yapılanmasını, bir kelimeyle, zorunlu kılıyor. Emrediyor adeta…

Başka bir ifadeyle, eğer bugüne gelinmesine sebep olan şartlar, en ince ayrıntısına kadar analiz edilerek, yeni ve güçlü bir yapının kurulması noktasında, yeniden yapılanma çalışmaları başlatılamazsa, korkarım, başka olumsuzlukların oluşumuna da zemin hazırlanmış olacak. Daha da acısı, “daha büyük ve güçlü Türkiye”ye ulaşmak noktasında bir büyük ıskalama daha yapılacak. Oysa gün, böyle bir tarihsel ıskalamanın yapılacağı değil, tam teşekküllü bir yeniden yapılanma hamlesinin günüdür.

Nasıl mı?

Her şeyden önce, “biz nerede hata yaptık” sorusunu sorarak ve objektif cevaplarını vererek. Yani “nerede, nasıl ve niye düştük” sorularının cevaplarını… Zira bu soruların nesnel cevapları, yetkilileri, belli başlıklara ve çok aşikâr parametrelere götürecek.

Bunlardan biri, belki birincisi, hemen hepinizin, “hah, işte bu” diyeceğinizden emin olduğum, “liyakat” konusu. Yani işin ehline, ehliyetli olana; her bir işle, görevle, pozisyonla ilgili olarak daha donanımlı olana verilmesi. Memur veya işçi olarak göreve başlatılırken ya da mevcut pozisyonundan daha üstlere yükseltilirken, o görevle ilgili mesleki bilgi ve birikimi daha fazla olanların tercih edilmesi…

…..

Bu konuda, yani yeniden yapılanmanın, birinci ve güçlü ayağının “liyakat” başlığına verilmesinin ve sıhhatli bir şekilde uygulanmasının önündeki en büyük engelin ise, sıkı durun, devlet dediğimiz o soyut yapıdan ziyade, gayet somut elle tutulur gözle görülür bir unsur olan insan olduğunu/ olacağını düşünüyorum.

Ben, sen, o, biz, siz, onlar… Yani hepimiz…

Bu gerçeği peşinen kabul etmek kaydıyla, sormak isterim; “peki, değiştirmeye var mısınız bu kötü gidişi?” Önce kendimizden, öz nefsimizden başlayarak…

Öyle ya, devlet merkezli birçok olumsuzluğun temelinde, başka bazı etkenlerin yanı sıra, liyakat ilkesine riayet etmemenin olduğunu söyleyen bizler isek, çok daha liyakatlilerin yerine, işe alma ve görevde yükseltme noktasında, liyakatsizlerin tercih edilmesi için kapı kapı torpil arayan bizlerin bu yanlıştan vazgeçmemiz gerekmez mi öncelikle?

Bu yönde bir talep olmazsa, tercihleri etkileyebilecek makamların kapılarında yatılmaz, telefonları kilitlenmez; dolayısıyla sınav kazananlar, donanımları itibariyle atanacağı pozisyona her yönden uygun olanlar, yani hak edenler tercih edilecektir.

Ancak, elbette, insanız ve içimizde adeta bir şeytan gibi taşıdığımız nefis, başka birçok konuda olduğu gibi, burada da o çirkin başını çıkarıp, bütün doğruları alt üst etme pahasına, kendi isteklerimizin gerçekleşmesi için bizleri kışkırtmaktan geri durmuyor. “Sen al, sen kazan, senin olsun, daha fazlası/ daha iyisi senin olsun, hepsi senin olsun” gibi, zehirli cümlelerle, kul hakkını ve insan hakkını göz ardı etmemizi emrediyor.

Bu böyle olduğu içindir ki, devletin, işbaşına getirme ve görevde yükseltme konusundaki bütün süreçleri, işi ehline yani liyakatli olana verme yönünde yapılandırması kaçınılmaz ve ertelenemez bir zorunluluk durumundadır.

Bunu gerçekleştirmek hem insanî ve hem de İslamî bir sorumluluktur. Ne dünyevî ne de Müslümanca yaklaşımlar böyle bir yanlışı olumlayamaz. Hak edenin boynunu bükerek geride kaldığı; başkalarının da, hak etmediği halde torpil denilen o iğrenç yöntemin uygulanması suretiyle, pişkin pişkin ve arsızca göreve atandığı veya yükseltildiği bir yapı ahlâkî olmadığı gibi, sürdürülebilir de değildir.

Nitekim sürdürülemedi de…

15 Temmuz Cuma gecesi yaşanan alçak darbe girişiminin yakın plandaki aktörü olan FETÖ yapısının, yaklaşık elli yıldır devletin tüm kurumlarına nasıl sızdığı açık biçimde gözler önüne serildi. Sınav sorularını çalmak… “Torpil” sistemini vahşice kullanmak… Karar vericilere şantaj ve tehdit… İnsanlıktan uzak, “ancak şeytanın aklına gelir” denilen hangi yöntem varsa onu kullanarak devlet kademelerinde/ kadrolarında yuvalanma… Günlerdir tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriliyor ve hepimiz öfkeyle izliyoruz.

Hiçbir hükümeti pas geçmemiş hainler… Ve yaklaşık elli yıldır devlet kadrolarına sızarak, paralel devlet kurma hazırlığının en önemli ayağı olan kadrolaşmayı gerçekleştirmişler. Çok açık ki, bu hain girişimi yaparken de, devletin liyakat ilkesini sürekli göz ardı etmesi ve daha ziyade, “sadakat” gibi, başka mecraların ilkesi olması gereken bir başlığa yer vermesinden istifade edilmiş. Hem de fazlasıyla…

Oysa devlet, kuruluş döneminin olağanüstülüğünü üzerinden atmasından hemen sonra, kadro kurarken ve geliştirirken, sadece liyakat ilkesini tercih sebebi olarak kabul eden bir yapı kurabilmiş olsaydı, bugün bu tür hainlikleri ve beceriksizlik/ yetersizlik odaklı içten çürümeyi yaşıyor olmazdık. Ne ki, yıllardır, yönetimi elinde bulunduran kadrolar, adeta ülkeyi gâvurun elinden kurtarıyormuşçasına, ideolojik duruş olarak kendisine yakın olanları iş başına getirmekten geri durmadığı için, bu türden olumsuzlukları yaşayageldik bugünlere. “Sadakat ilkesi” çerçevesinde… Örneklendirmeye ve bu yanlış uygulamalar sanki belli bir görüşe aitmiş ya da sadece belli kadrolar bu yanlışı yapmış gibi göstermeye hiç mi hiç gerek yok.

Bu noktada yapılması gereken, ülke olarak acı bir şekilde yaşadığımız o alçak, o iğrenç, o hayâsız darbe girişiminin oluşturduğu ortamı çok sağlam bir gerekçe kabul ederek,  liyakat sistemini hayata geçirmek ve bundan sonraki işe alım ve yükseltilmelerde liyakat ilkesinden başka bir tercih sebebini dikkate almamaktır.

“Daha güçlü ve daha büyük Türkiye” için…

Bir daha böyle kötülükler görmeyelim diye…

Devlet ve millet birlikteliğinde…

http://enpolitik.com/kose-yazisi/443/liyakat-odakli-yeniden-yapilanma.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Yorumlar

Nevzat SOYLU
07.10.2016 15:37
Adaletsizliği engelleyecek gücünüzün olmadığı zamanlar olabilir.fakat,itiraz etmeyi beceremediğiniz hiç bir zaman asla olmamalı.

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar