DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-I

Maveraünnehir’in ilk Müslüman Türk devleti Karahanlılardır. Bu yüzden Türk’ün İslam’la buluşmasında Karahanlılar ilk temel mayadır. Hatta sadece temel maya olmakla kalmaz Oğuzların göçerkonarlıktan yerleşikliğe geçişte katkısı da buna dâhildir.  İyi ki de yerleşik olmuşuz, bu sayede Maveraünnehirin bağrından yetişen Farabi, Zemahşeri, Biruni, İbn-i Sina, Kaşgarlı Mahmud, El Harezmî, El Fergani, Mirza Uluğ Bey, Ali Kuşçu, Ali Şir Nevai, Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi, Mevlana, Tabduk Emre ve Yunus Emre gibi nice engin deryalarımız insanlığa soluk olmuşlardır. Tabii bitmedi, dahası var,  Karahanlıların çaldığı mayanın tutmasıyla birlikte sırasıyla Gazneliler, Selçuklular ve Osmanlı doğa gelip aynı misyon üzere hareket edeceklerdir. Öyle ya, madem köklü misyonumuzun varlığı söz konusu o halde kuva-yı milliye ruhuyla kurulan genç Türkiye Cumhuriyetimizin de geçmişin o engin tecrübe birikiminden hareketle çağı aşan medeniyet olarak yeniden damgasını vurması gerekir,  neden olmasın ki.
    Evet, ‘Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Büyük Türk Dünyası’ sözü sırf lafta kalmamalı,  pratiğe de yansımalı ki  “Dilde, fikirde, işte birlik” ülküsü gerçekleşebilsin. Hele milli şuur sahibi her bir Türk-İslam neferi İsmail Gaspıralı’nın bu güzel veciz sözünü hayatının düsturu hale getirdiğinde, biliniz ki Adriyatik’ten Çin Seddi’ne “Dilde, fikirde, işte birlik” ülküsü bir hayal değil hakikatin ta kendisi ‘bir büyük birliktelik’ olacaktır.

Düşünebiliyor musunuz şu an beş milyardan fazla nüfuslu bir dünyada, 2500’den fazla lisanın konuşulduğu insanlık söz konusu.  Zaten bu çeşitlilik Kur’an-ı Mu’ciz’ül Beyanda “Renklerinizin ve dillerinizin farklı olmasında düşünen âlimler için hikmetler vardır” beyanıyla bildirilmişte. İşte söz konusu çeşitlilik içerisinde ister istemez bu arada İsmail Gaspıralı’nın dillendirdiği ‘Dilde, Fikirde, İşte Birlik’ sözleri düşünen bilge insanların dikkatine mucib olur da.  İyi ki de dikkatlerine mucib olmuş, çünkü bu sayede yaşayan dilin, bir ülkenin aynası olmanın ötesinde aynı zamanda ülke halkların kaynaşmasını sağlayan engin bir kaynak pınar olduğu fark edilir. Hele ki yaşadığımız dünya coğrafyasında konuşulan diller arasında Türkçenin dünyanın en köklü, en zengin diller arasında yer alması bizim için büyük bir avantaj teşkil ettiğini düşündüğümüzde birlikteliğe giden yolda en önemli kilometre taşı olacağı muhakkak.

Kaşgarlı Mahmut ve Yusuf Has Hacib

Peki,  sadece dil konusunda İsmail Gaspıralı’nın fikri çalışmaları mı kayda değer? Hiç kuşkusuz Kaşgarlı Mahmud’un ortaya koyduğu filolojik ve linguistik çalışmalarda buna dâhildir.  Öyle ki, Kaşgarlı Mahmud yaşadığı dönemde günümüz dil tekniklerine benzer bir yol takip edip kendinden söz ettirmesini bilmiştir. Nasıl söz ettirmesin ki, bizatihi bu hususta işe sözlü kültürü yazıya aktarmakla başlamış ve bunu yaparken de dayandığı temel noktaları şöyle izah etmiştir: Ahd olsun ki, ben Buhara’nın, sözüne itimat edilir imamlarından birinden ve başkaca Nişabur imamdan işittim. İkisi de bildiriyorlar ki, yalvacımız kıyamet belgelerine, ahir zaman karışıklıklarını söylediği sırada, Türk dilini öğreneniniz, çünkü onlar için uzun sürecek hâkimiyetleri vardır.

Evet,   Kaşgarlı Mahmud göçebe hayattan yerleşik hayata geçişte sözlü kültürün unutulacağını düşünerekten bildiği her şeyi yazıya dökmeyi ihmal etmeyen bir abidevi şahsiyettir.  İşte onun bu hassasiyeti milli ruhun nesilden nesile aktarılması bakımdan çok büyük önem arz eder. Ve bu milli ruh hassasiyetini Divan-ı Lugati’t Türk eseriyle taçlandırıp Türkmen, Oğuz, Kırgız, Yagma, Çiğil Türklerinin konuştuğu o engin dil haritasını gelecek kuşaklara aktararak göstermiş bile. Hatta Türk dünyasının folklorik özelliklerinden tutunda destanî ve örf adetlerine varıncaya kadar hemen her alanda deruni bilgiler aktarmayı kendine görev telakki edip, o meşhur Divan-ı Lugati’t Türk eserinde Türkçenin en az Arapça kadar zengin bir dil olduğunu ortaya koymuştur. Daha da yetmedi tarihin en eskiçağlarından beri Türkçenin en zengin şiir içeriğe sahip özellikte bir dil olduğunu ortaya koyacak kadar can yürektir o.

Peki ya Yusuf Has Hacib? Malum, Kaşgarlı Mahmud’la çağdaştırlar, yani aynı çağın mümtaz şahsiyeti. Nasıl ki Kaşgarlı Mahmut Divan-ı Lügat’it adlı Türk derleme sözlük eseriyle Araplara Türkçeyi kavratarak değer katmışsa, Yusuf Has Hacib’de Kutadgu Bilig adlı eseriyle de Türk dili edebiyatı alanına Siyasetname katarak değer katmıştır. O öyle bir abidevi şahsiyettir ki,  mutluluğu arayan her kim olursa olsun, onun Mesnevi değerinde yazılmış bu şahika eserine bakması kâfidir. Zaten Kutadgu Bilig demek mutlu olma bilgisi demektir. Üstelik mutlu olma bilgisi Mevlana’nın Mesnevisi üslubu tadında yazılmış bir eser de.  Nitekim bu hikmet dolu edebi eserin sayfalarını çevirdikçe insanın aklını başından alacak hikmet kokan altın öğütlerden tüm insanlığın alacağı nice dersler olduğu görülecektir. Dahası aileden topluma, toplumdan devlet erkânına kadar her alana ışık kaynağı olacak bir eserdir. Nasıl ışık kaynağı eser olmasın ki,  her şeyden önce bu müthiş eserde ortaya konan fikirlerin ana merkezinde insan vardır. İşte insan merkezli bu eser sayesinde ‘İnsan-ı kâmil’ olmaya gidilen yolun bilgiden geçtiğinin idrakine varırız da. Yusuf Has Hacib, icabında gök kubbeye bile bilgi gücüyle kanatlanabileceğine işaret ederek ufkumuzu açmayı da öğüt vererek ihmal etmez. Bilhassa öğütlerinde konuşulan dile aklın ve bilginin çevirisi olarak anlam yükler de.  Ve bu hususta şöyle der: ‘Dil kılıç gibidir, yerinde söylenirse altın, ulu orta düşünmeden söylenirse felaket olur.’  Evet,  gerçektende konuşulan dili afet olarak ele aldığımız da, hani kılıç yarası derler ya, aynen onun gibi dil yarası bir şeyi hatırlatıp bize öyle öğüt verir. Ve bu öğütten yalan söyleyen bir kişinin toplumda güven kaybına uğradığı değer aşınmasına benzer hadiseyi dil afeti hadisesinde de yaşayabileceğimizi idrak etmiş oluruz. Hiç şüphesiz konuşulan dili fayda bakımdan ele alındığında ise,  adeta “Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır” atasözünden hareketle bize özü ve sözü bir lisana sahip olmanın gerekliliğini hatırlatır. Yetmedi dilin tatlı kullanımının ötesinde her canlının kendi hal lisanıyla Allah’ı şahadet ettiğinden bahisle dile zikri bir anlam yükler de. Zaten her nefes alış verişimizde   ‘Hu’  çektikçe diller lafza-i celal zikrinde birleşmekte,  böylece ‘Allah’ diye anmış oluruz da.  Ancak ancak andığımızın farkına vararaktan zikredersek fayda vardır, bunun dışında sadece dil ya da nefes zikretmiş olur.

(Devam edecek)

http://enpolitik.com/kose-yazisi/464/dilde-fikirde-iste-birlik-i.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar