DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-II

     Ali Şir Nevai

Kaşgarlı Mahmut ve Yusuf Has Hacib’den söz edilirde Çağatay lehçesinin büyük şairi Ali Şir Nevai’den söz etmemek ne mümkün. Hiç kuşkusuz,  kendisinin deha çapında bilge şahsiyet olduğu o kadar net açık ki, hem devlet adamı, hem şair, hem de bestekâr çok yönlü yanı vardır. Hele onun birde Timurluların sarayında yetişmişliğini göz önünde bulundurduğumuzda onun bu denli bir deha şahsiyet olması gayet tabiidir. Kaldı ki o çok yönlü özelliğe sahip olmasa da,  her şeyden önce ömrü boyunca Türkçenin Farsça karşısında dirilişi için mücadeleci ve şiir tadında şair bir mizaca sahip olması Türk Dünyasının gözdesi olmaya yetmiştir. 

Malum olduğu üzere Moğol kasırgasının sürüklediği Türk topluluklarından doğuya gidenler Çağatay şivesi bir Türkçe lisana sahip olmakla birlikte batıya gidenler de Osmanlı Türkçesi bir edebi lisan edinmişlerdir. İşte Ali Şir Nevai bu noktada devreye girdiğinde Çağatay dilini sistematik bir şekilde edebi lisan hale getirip kendini ispat etmiş bir şairimizdir. İster istemez onun bu gayretleri hem Osmanlı padişahlarının hem de halkın gözünden kaçmaz da. Öyle ki ortaya koyduğu Türkçe şiirleriyle ‘Dilde, fikirde, İşte Birlik’ ülküsüyle yanıp tutuşan gönülleri fetheder de. Nitekim bu hususta şöyle der; “Hiç ordum olmadığı halde Çin sınırına ve Tebriz’e kadar bütün Türk ve Türkmen illerini sırf divanımı göndermekle fethettim.” 

Evet,  hiç kuşkusuz feth-i mübin sadece kılıçla gerçekleşmez. Bu nedenle Ali Şir Nevai, kılıcın tek başına yapamadığı fethi kalemiyle gerçekleştirmiştir. O aynı zamanda yerellikten evrenselliğe tırmanış kaydedecek hamleyi de yapmış, hatta batıda yaklaşık yirmi iki bin kelime dağarcığıyla ün salmış Shakespeare’yi bile yirmi dört bin kelimelik bilgi kapasitesiyle geçip adından söz ettirmesini bilmiştir. Zira dil bir milletin var olma ve yok olma savaşıdır. Zaten kendine özgü dili olmayan bir millet kuru meşe odunu gibidir, kuru meşe odunu olduktan sonra ha varmışsın ha yokmuşsun ne fark eder ki.  İşte bu gerçekler ışığında Ali Şir Nevai; “Ben gençliğimde geleneğe uyarak Farsça söyledim. Kendimi anlamaya başlayınca Türk diline rücu ettim. Dönüş yapınca karşıma on sekiz bin âlemden daha geniş koskoca bir âlem çıktı” der. Ve o bu düşünce ve duygular eşliğinde ömrü boyunca kendini Türk dilinin Farsçadan ileri düzeyde bir dil olduğunu ispatlamaya adamış biridir. Tabii daha hakkında söylenecek daha pek çok söz var ama şimdilik onun “Dilde fikirde işte birlik”  için mücadele vermiş bir dil üstadı olduğunu demekle yetinelim. Tabii asıl bu arada bizim için önemli husus bilge şahsiyetlerimizin ortaya koyduğu dil çalışmalarını tüm yönleriyle ötelere taşıyıp Türk dünyasıyla birlikteliği sağlayacak gerekli adımların, biran evvel başlatılması yolunda çaba sarf etmek olmalıdır. Hatta bu da yetmez,  bu arada içerik bakımdan İslam unsurlarla bezenmiş Kırgızların 500.000 mısralık o müthiş Manas Destanını da insanlığın hizmetine sunmayı görev telakki etmek gerektir.

Batı

Batı her ne kadar kendi içinde kaynamalar yaşasa da gelinen noktada kendi aralarındaki etnik ve dil yakınlığının avantajını kullanarak belli ortak paydalarda birliktelikler kurmayı başardıkları bir vaka.  Zira XVIII. asırda dünyayı paylaşma ihtirasıyla yola koyulan İngilizler, Fransızlar ve İspanyollar bir bakıyorsun kendi aralarında yeri geldiğinde hem etnik, hem de dil akrabalığı veya yakınlığı fırsata çevirip pek çok alanda ortak ittifaklar kurabiliyorlar. İşte bu yakınlık avantajı, batının iç ve dış politikalarına kültürel harç olmaya yetiyor. Keza Ruslar da I. Dünya Savaşı ile Slav halklarının birlikteliğine zeval gelmesinden endişe duyduğunda bir bakıyorsun Avusturya-Macaristan ve Almanya’ya karşı derhal harekete geçebiliyor. İşte tüm bu olup bitenlere baktığımızda şu sonuca varırız:  gerek Greko-Latin kültürü, gerek Panslavizm olsun fark etmez,  bunlarla yakınlık bağı bulunan ülkeler belirli noktalarda ittifak oluşturabiliyorlar.

Peki ya Türk dünyası? Malum hakkında bir bardak suda yaygara koparılan bizim şu meşhur Turan idealimiz var ya,  hele adını ağza almaya gör hemen şovenlik ithamıyla suçlanırız. Evet, ne acıdır ki; Rusların Panslavizm politikası, Yunan’ın Megalo İdeası, İsral’in Arz-ı Mevud’u mesele teşkil etmezken bizim Turan ülküsü söz konusu olduğunda sadece vitrinlik süs olarak yerinde dursun denilir.  Aslında demelerine de gerek yok,  zaten bu idealin kendisi yok, sadece adı vardır.

Anlaşılan o ki, insanlığı kasıp kavuran Cihan Savaşlarında dünyayı paylaşmaya yönelik izlenen stratejilerde etnik ve dil yakınlığının ittifak oluşumlarına tetikleyici etki rolü çok büyüktür.  Hakeza teknolojik gelişmelerde de hatırı sayılır avantaj etki rolü söz konusudur. Nasıl mı? İşte, bugünkü batı teknoloji terminolojisine İngiliz dilinin damga vurması bunun en tipik misali.

  Doğu dünyası

Doğuda durum çok daha farklıdır. Her ne kadar batı’nın doğu’ya açtığı Haçlı seferleri Türklerle bir arada Müslüman toplulukların bir ümmet şuuru etrafında birlikteliğini sağlasa da, daha sonrasında, yani Fransız İhtilalinin akabinde teşekkül eden etnik ve menfi etnik milliyetçilik rüzgârları bu birlikteliğe zeval getirip bertaraf edecektir.  Yani XIX asrın sonları ve XX asrın başlarında İslâm âleminde cereyan eden parçalanmışlıklar batının elini kolunu güçlendirmeye yaramıştır. Hatta bu arada bağrımızda yaşayan topluluklarla olan dini ve kültürel köprü bağlarımız bile ulus devlete geçişte büyük yara almıştır. Oysa Osmanlı’nın yükselişinde Vahdet Şuuru (birlik bilinci) hâkimdi. İşte bu noktada Doğu dünyasının dil ve etnik yönden birbirinden ayrı topluluklar olarak konuşlandırılması durumu kendi aralarında birliktelikler kurmalarına engel teşkil edebiliyor. Gerçektende bu açıdan bakıldığında, doğu ülkelerinin genel itibariyle birbirleriyle dil ve etnik yönden yakınlık bağın eksikliği doğu için bir talihsizlik sayılır. Şuan Doğuyla olan tek ortak bağımız “Din” bağıdır.

Anlaşılan o ki, Batılıların dil ve etnik yönden birbirlerine yakınlığı doğuya nazaran bir adım daha onları avantajlı kılmıştır. İşte bu nedenledir ki, dil ve etnik yönden yakın olmanın sağladığı gücü görmezden gelemeyiz. Çünkü ne kadar yakınlık bağı var, o kadar güç demektir.  
     Dün nasıl ki dil, etnik ve din müşterekliği bilhassa Haçlı seferleri ve cihan savaşlarında batıya bir avantaj sağlamışsa, bugünde öyle görünüyor ki Avrupa Birliği birlikteliğinde olduğu gibi pek çok entegrasyon (bütünleşme) oluşumlarla da avantajlı durumdalar.  Besbelli ki, Doğu’yu bir araya getirecek unsur şimdilik sadece “Din” bağı gözüküyor. Dedik ya,  ülkeler arasında ne kadar ortak payda varsa o kadar avantaj demektir. Hele ki bugünkü dünya dengelerinde dil, etnik ve din gibi ortak paydalar çok önem arz etmektedir.  Nasıl önemli arz etmesin ki, baksanıza sırf Müslüman kimliğimizden dolayı bugün olmuş Avrupa Birliğine dâhil olmuş değiliz, malum halen bekleme salonundayız.

(Devam edecek)

http://enpolitik.com/kose-yazisi/479/dilde-fikirde-iste-birlik-ii.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar