DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-III

Tarihte Türk birliği

Türkler tarih boyunca var olma ve yok olmama mücadele süreci içerisinde nice devletler kurmuşlar, yetmedi aralarında cihangir devlet olabilecek düzeye gelenler var.  Daha da yetmedi Nizam-ı âlem’e kanatlanan var.  Derken Türkler kendine has bir dizi sosyolojik süreçlerden geçip Yabguluk Tudunluk, Hakanlık ve İmparatorluk evrelerimizle birlikte en nihayet Osmanlı’nın kuruluş ruhuyla Nizam-ı âlem ülküsüyle taçlanmışız da.

Bilhassa sosyolojik evreler içerisinde hakanlık evresine baktığımızda Türklerin hem dini yönden hem de jeopolitik yönden parçalanmışlığını pek göremeyiz. Keza Tudunluğun başlangıç evresi ve daha sonraki evrelerimizde öyledir,  yani Eski Hunlar, Sümerler, İskitler, Eftotlitler, Yüeçiler dönemlerinde de bölünmelerimiz yoktu. Ta ki M.S. V. ve VII. arası asırlar gelip çattı, işte bu dönemler Türkler için birlikteliğin sarsıldığı, bölünmelerin zuhur ettiği dönemler olarak gün yüzüne çıkar. İşte gün yüzüne çıkan bu bölünmeler eşliğinde Budizm’i tercih eden Türkler Uzak Doğuya, Yahuda dinine girenler ise Hazar civarına kayıp Hazarlar diye ad alır.  İslâm’la buluşan Türkler de ilerisinde cihangir bir imparatorluğun doğuşuna maya olacak şekilde bir araya gelirler. Derken bu göçler, bu dağılışlarla birlikte Türkler arasında gerek dil, gerek etnik, gerekse din yönünden farklı alanlar oluşacaktır. Her ne kadar farklı alanlara kaymış olsak da sonuçta bunca çeşitlilik içerisinde göç ettiğimiz coğrafyalar üzerinde XIV. Asırdan itibaren dünyanın en güçlü şu üç saltanatını kurabilmişiz ya, bu yetmez mi? Elbette yeter, hani her zorluğun ardından pembe şafaklar doğar derler ya, aynen öylede pembe şafak diyebileceğimiz devletler olarak:

“ —Osmanlı Devleti,

  —Tacikistan ve Horasan Hükümdarlığı,  

  —Altın Ordu Devleti” doğa gelir de.

Tabii bu doğuşlar Türk dünyası için kayda değer önemli gelişmelerdir, fakat bu tür doğuşlar kendi içinde rekabet hırsını da beraberinde getirecektir. Zira XIV. asrın Hükümdarları olarak Yıldırım Bayezid, Emir Timur ve Toktamış tarihe mührünü vurmuşlar ama bir bakıyorsun bu önemli şahsiyetler Büyük Birlik davasının aksine yol takip edip, adeta birbirlerinin kuyusunu kazan siyaset izlemişlerdir.

Türkler arasındaki savaşlar

Evet,  Türklerin birbirleri arasındaki savaşlar ciddi manada parçalanmışlıkları da beraberinde getirmiştir. Tabiatıyla hal vaziyet böyle olunca önce Timurlular daha sonrasında Şeybaniler tarih sahnesinden çekilmiş oldular. Neyse ki Şeybani hâkimiyeti sona erse de, Rus istilasından kaçan Astrahanlıların Buhara’ya sığındıklarında Şeybanilerden gelin (kız) almasıyla birlikte akraba olmanın kapısı aralanır. İyi ki de bu kapı aralanmış,  Şeybaniler ve Canoğulları (Astrahanlılar) arasında kurulan bu akrabalık sayesinde Buhara’da kurulan Hanlıklar varlıklarını sürdürür hale gelmişlerdir.  Nasıl mı? İşte kurulan bu yakınlığın meyvesi olarak dünyaya gelen Baki Muhammed, Astrahan Hanlığının misyonunu üstlendiği gibi o dönemin en gözde lider devlet konumda olan Al-i Osmanlı Devletiyle son derece iyi münasebetler kurmayı ihmal etmez de.

Malum, Altın Ordu Devleti de tamamen her şeye hâkim, egemen güç olmasa da Kırım, Astrahan, Kazan, Tumen ve Sibirya Hanlıkları adı altında varlığını sürdürmesini bilecektir. Hele ki oluşan bu Hanlıklar vasıtasıyla Timur’dan devr alınan o büyük tarihi miras bir süre korunmuş olurda. Ne var ki bir noktadan sonra mevcut Hanlıklar da Çarlık Rusya’sının istilasına uğradıklarında kendilerinde direnecek güç kalmadığından peyderpey varlıklarını yitireceklerdir. Nasıl varlıklarını yitirmesinler ki,  Osmanlı’nın XVI. asırdan XX. asra kadar ki gerileme sürecinden hem Rusya hem Çin adeta fırsat bu fırsat deyip Türk coğrafyasına milyonlarca Sloven ve Çin halklarını yerleştirerek istila ettiklerinde Türkler kendi öz yurtlarında parya duruma düşeceklerdir. Örnek mi?  İşte bunu 1918 yılında Sovyet-Rusya önce Buhara’yı işgal edip ardından 6 Ekim 1920’de son Buhara Emiri Âlim Han iktidardan düşürüldüklerinde bunu pekâlâ görebiliyoruz. Ve Buhara Hanlığına son verilir de. Keza XIX. asrın ortalarına gelindiğinde Rusların Türkistan’ı zapt ettiklerinde de Türk Dünyası büyük ağır bir yara almış olur.  İşte bu ve buna benzer hadiseler eşliğinde o çok övündüğümüz Volga boyları, Tanrı dağları, Hazar Denizi ve Altay civarları bir bir elimizden çıkıverir. Her şeye rağmen yine de başkalarının boyunduruğu altında da olsa kaybettiğimiz bu topraklarda irili ufaklı topluluklar halde yaşıyor olmamız tek teselli kaynağımız sayılır. Ama yinede sonuçta şu bir gerçek Tatarlar, Çuvaşlar, Başkırtlar, Dolganlar, Tuvalılar, Altaylar vs. o dönemlerden bugüne kalan içimizi burkan iz düşümler olarak yüreğimizi yakmaya devam ettikçe bu tür tesellilerde bizi teskin etmeyecek.  Nasıl teskin etsin ki,  adına ister kardeş topluluklar diyelim, ister muhtar devletler diyelim yıllarca kendi öz yurtlarında halen öksüz yaşamaktalar.

Kırım

Ukrayna devleti civarında yaşayan Kırımlılarda aynı akıbetin kurbanı soydaşlarımızdır. Gel de teskin ol, ne mümkün. İşte şairin kendi öz yurdunda garipsin dediği bu süreç 1443’den 1783’e kadar hüküm süren Kırım Hanlığı, II. Katerina eliyle fesh edilmesiyle start alır bile.  Daha sonrasında malum Bolşevik ihtilali gerçekleştiğinde Stalin’in direktifleri ile Kırım-Tatar halkı göçe zorlanacaktır. Derken 18 Ekim 1921 yılında Kırım Muhtar Cumhuriyetine son verilmiş olur. Neyse ki tarihler 1987 yılını gösterdiğinde Mihail Gorbaçev’in Glasnost ve Perestroyka politikaları Kırım Tatarları için yeni bir umut kapısı olacaktır,  ama bir şartla.  Yani Ukrayna’ya verilen o güzelim adaya karşılık elbet.  Nitekim şartlar oluştuğunda 300 bin civarındaki Kırımlı soydaşımız vatanlarına yeniden dönüş yapacaktır. Ancak ne var ki vatana kavuşmuşluk Kırım halkını parya durumdan kurtarmaya yetmeyecektir. Çünkü yönetim tamamen Rusların kontrolü altına geçecektir. Yine de Kırım Tatarları için ümit kalesi diyebileceğimiz devlet teşkilatlarını kurmaya mani bir durum ortaya çıkmaz. Teselli babından da olsa en azından şimdilik Âli Devlet organı dedikleri Âli Şûraları mevcuttur.  Ve bu organ tam yetkilerle donatılmışlık yapılanma olmasa da hiç yoktan ilk adım olması bakımından önemli bir gelişme olarak görmek mümkün.

Dünya coğrafyasında Türkler

Türkler, bugün gelinen noktada dünya karalar kesitinin 1/6’ini yurt edinmişlerdir. Zaten Avrasya kıtası dediğimiz alanda aşağı yukarı bu dilimi kapsar. Böylece bu dilime dağılan Türkler şu isimler altında anılır:

    — Anadolu Türkleri, Azerbaycan Türkleri,
    — Türkmenler, Kırgızlar, Kazaklar, Uygurlar,
    — Tatarlar, Yakutlar gibi.

Zaten bu isimler anıldıkça Balkanlar, Ortadoğu, Kafkaslar, İran civarı, Asya ve Afganistan’ın kuzey kısımları, Yayık nehri boyun çevresi, Ural önleri, Doğu Türkistan, Merkezi Asya, Volga boyu ve Sibirya gibi coğrafi alanlara bir başka gözle bakarız. Çünkü buralar Türklerin mekân tuttuğu coğrafyalar olarak biliriz hep. Hiç kuşkusuz buralara yayılışımız dışarıdan göç ettirilerek yayılmışlık değil, bilakis doğup var olduğumuz yayılmışlıktır bu. İşte bu var oluştur ki Türklerin büyük çoğunluğu Avrasya kıtasında yaşar durumdalar. Ancak bu alanda sadece yedisi devlet olmayı başarabilmişiz.  Malum,  bunlar:

—Türkiye, Azerbaycan, Türkmenistan,

      —Özbekistan, Kırgızistan, Kazakistan,

      —Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti diye tasnif edilir.

(Devam edecek)

http://enpolitik.com/kose-yazisi/486/dilde-fikirde-iste-birlik-iii.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar