DİLDE FİKİRDE İŞTE BİRLİK-IV

Gelecekte Türk Birliği

Tarihten bugüne Türklerin pek çok badireler atlattığı artık bir sır değil. Öyle ki; tarih boyunca kâh güldük, kâh üzüldük, kâh parçalandık, kâh birliktelikler kurduk derken bir dizi tüm sosyolojik vakıalar eşliğinde bugünlere geldik. Hatta kimi zaman da kendi öz yurtlarımızda üvey evlat olarak muamele gördük, halen görüyoruz da. Yine de pek çok badireler atlatmamıza rağmen hele şükür Avrasya kıtasında konuşlanmış olan on dört topluluk arasından yedi devlet çıkarabilmişiz. Zaten tarihe şöyle bir göz attığımızda Türklerin devlet kurmakta ki başarısı hiçbir devlette görülmeyen kendi nevi şahsına münhasır bir özelliktir.  Ki; tarihi süreç içerisinde on altı devlet kurma meziyetimiz söz konusudur. Düşünsenize her parçalanmışlık ve her bozulmanın ardından hemen toparlanıp devlet olabiliyorsak, bu çok mühim bir hadisedir. Bu arada şunu belirtmekte fayda var,  her ne kadar kurduğumuz Göktürkler, Selçuklular, Osmanlılar ve Türkiye Cumhuriyeti birbirinden ayrı devletler gibi görünse de, aslında birbirinin değişik devamı devletlerdir. Bakın, Çinlilerde tarihte değişik isimler altında bugünlere gelebildiler, işte görüyorsunuz gelinen noktada Çin adıyla sanıyla yine Çin’dir ve ayaktalar hala. Aynen öyle de bizimde Göktürk, Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyetimiz var. Bakmayın siz öyle bizim değişik isimler olarak anılmamıza,  sonuçta hepsi birbirinin devamı dilde, fikirde birliktemiz Türk devletleridir. Bu nedenle hiçbirini ayrı gayri görmeyiz,  bilakis her birini ışık kaynağımız ata yadigârı devletler olarak görürüz hep.

Türk etnosu

Türk dünyasında konuşlanmış her bir Türk topluğun varlığı, bize güç kazandırmanın ötesinde bize Türk etnosu birliği noktasında ümit kalelerimiz olur da. Ancak bu ümidimizin heba olmaması için dünyanın değişik yerlerine dağılmış Türk topluluklarıyla gerek ekonomik, gerek sosyal,  gerekse kültürel olsun fark etmez her alanda entegrasyona girmemiz şarttır. Tabii ki, Türk etnosu derken sakın ola ki bizi piyasaya çıkmış bir takım aklı evvel kafatasçı ve şoven duygularla hareket eden sözde Turancılarla aynı kategoride değerlendirilmesin. Hiç kuşkusuz bizim Türk etnomuz Moğol kasırgası barbarlarının tutumlarından farklıdır. Çünkü Türk etnosu İsmail Gaspıralı’nın ifadelerinde yer alan; “Dilde, Fikirde, İşte Birlik” ülküsünden başkası değil elbet. İşte bu nedenledir ki birlikteliğe vurgu yapan her veciz sözü ülkü ediniriz biz. Besbelli ki Türk dünyasıyla entegrasyonu sağlayacak en güçlü bağ olacak unsurların başında dil ve fikir birlikteliği gelir.  Şimdi belki diyebilirsiniz,  bu bağın neresinde din var.  Bikere şunu iyi bilmemiz gerekir ki şu an dünyanın çeşitli yerlerini meskûn ve vatan edinmiş Türkler arasında en belirgin ortak payda  “Türk etnosu” gözükmektedir. Çünkü Türkler arasında din farklılıkları söz konusudur. Dolayısıyla dini faktörü bir ülkü ya da bir ortak bağ gibi düşünmek pek gerçekçi olmaz.  Kaldı ki fikir birlikteliği farklı dini ictihad alanlarını da kapsar. Dolayısıyla bu anlamda Türkün Moğollaştırılmasına asla izin vermeyiz. İlla ki bu alanda birliktelik sağlamak gerekir deniliyorsa, bunun için Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi’nin nefesine ihtiyaç vardır. Zaten o nefes üflendiğinde biliniz ki tarihte nasıl ki Türk’ün alp’i o nefesle alperen olmuşsa bu günde yeni bir alperenlik ruhuyla bir bakmışsın din birliği de dirilişe geçip ortak bir bağımız olmuş, neden olmasın ki.

Şimdilik öyle anlaşılıyor ki; müsbet manada Türk etnosunu hayata geçirebilirsek, dünya coğrafyasında büyük bir güç ve etkin blok olmak her an mümkün. Yeter ki, bu potansiyelimizi harekete geçirecek aklı izanı yerinde yöneticiler başımızdan eksik olmasın. Aksi takdirde bir kısım ard niyetli yöneticiler Batının kendi etnosunu harekete geçirip kendi entegrasyonunu sağladığında sus pus vaziyet alacakları, aynı entegrasyon bizim için söz konusu olduğunda hemen yalpa yapıp Panturanizm yaftasıyla barikat kurmaya çalışacaklardır. Allah korusun bu tip kafa yapısına sahip yönetircilerin ağzıyla hareket edersek “Dilde, Fikirde, İşte Birlik” ülküsü bir hayalden öteye geçemez. O halde ne kadar çok yönlü birliktelik, o kadar güçtür bilincinde sürdürebilir bir yönetim anlayışı ortaya koymak gerekir, hatta bu manada Avrupa Birliğine girmekten tutunda diğer birliktelikleri de buna dâhil edebiliriz. Ki, Avrupa’da çok sayıda Türk vatandaşlarımız çalışmakta. Dolayısıyla hiç kimsenin dedikodusuna, kınamasına aldırmaksızın dil, kültür, tarihi ve ticari daire alanlarımızı alabildiğince genişletip 21.yüzyıla “Büyük Türk Dünyası” olarak mührümüzü vurmak gerekir.  Düşünsenize rahmetli Turgut Özal’ın o müthiş vizyonuyla; ‘21. yüzyıl Türk Asrı Olacaktır’  dediğinde ne kadarda heyecanlanmıştık. Hatta o müthiş söz bugünde etkisinden pek bir şey kaybetmiş sayılmaz, hala gönüllerde taptaze yankılanmakta. Madem öyle o daha ne duruyoruz, gün birlik olmak zamanı, iri olmak zamanı,  diri olmak zamanı ve hep birlikte Türk asrı olmak zamanıdır.  Hele bir Türk dünyası ayağa kalkmaya dursun, hiç kuşkunuz olmasın tüm âlem bizim mührümüzle nizam bulacaktır. Ve o gün geldiğinde bizim dirilişimiz insanlığın kurtuluşu olacaktır, buna inancımız tam da.

Kültürel temel taşlar

Kültür dairemize renk katan Fuzuli, Nevaî, Mevlâna gibi tefekkür ehlini, Türk Cumhuriyetlerine tanıtmalı ve her türlü iletişim ağlarımız vasıtasıyla kültürel birlikteliğin çimentonun harcını karmalı. Kültürel kaynaklarımızı sadece Üniversitelerle sınırlı tutmak yetmez,  Lise düzeyindeki genç dimağlara Mevlâna’dan Aybek’e, Fuzuli’den Cengiz Aytmatov’a, Mahtum Kulu’ndan Muhtar Avezov’a kadar olan kültür dehalarımızı da ders olarak iyice öğretmeli ve sevdirmeli ki kültürel canlılık doğabilsin.      Maalesef, bir yandan 1923 hilafetin ilgası ve Latin harflerinin kabulüyle kütüphanelerin sığlaştırılması,  diğer yandan Bolşevik ihtilaliyle birlikte komünist rejimin soydaşlarımızı Kiril-Rus alfabesine zorlaması gibi mezkûr sebepler dil birliğine gölge düşürmeye yetmiştir. Artık Latin harfine geçmişiz bikere, yapacak bir şey yok, her ne kadar kütüphaneler sağırlaşsa da olan olmuş geriye dönüş abesle iştigal olur elbet. Latin harflerine tereddütlüde olsa önce peki dedik, en nihayet bağrımıza basıp amenna dedik. İyi hoş ama birde baktık ki bir takım mahfiller kınında yine durmayıp bu kez 1932 senesinde Türkiye’de başlattıkları dilde arınma ve tasfiyecilikle sosyal dokumuzla oynamaya başladılar. Ne yani buna da mı peki demeliydik. Ya da amenna desek Türk dünyasındaki kardeşlerimiz arasında anlaşma köprü bağlarımızı koparacakları malum. Tâ ki bu dili tasfiye etme oynama süreç Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte Türk Cumhuriyetleri bağımsızlıklarını kazanana dek devam eder de. Neyse ki bilhassa Ecevit iktidarları döneminden kalan dilde tasfiyecilikve uydurmacılık akımı dönemleri son buldu da Türk dünyasıyla dil birlikteliğine yönelik girişimlere hele şükür şahit olabiliyoruz. Bilhassa geçmişin yaralarını sarmak adına bu noktada Türk Dünyası çerçevesinde kurultaylar düzenlenmesi, birlikte oturup ortak kararlar alabildikleri gördükçe ‘Dilde, Fikirde, İşte birlik’ ülküsü daha da bir anlam kazandı diyebiliriz Hatta gelecek için daha da bir ümit var olduk dersek yeridir.

Dil ve alfabe

Nasıl olsa Latin harflere geçeli epey zaman geçti. O halde daha ne duruyoruz Türk dünyası arasında ortak bir alfabe birliğinin zorunluluk olduğunu görmemiz gerekir. Bakın,  Azerbaycan, Türkmenistan, Kırgızistan büyük ölçüde Latin alfabesine geçtiler, şayet diğer cumhuriyetlerde Latin alfabesine geçerse bu engeli büyük bir ölçüde aşmış olacağız. Bakın, dil ve alfabe birliği ihmale gelmez, birliktelik için olmazsa olmaz şarttır. Zira ortak konuşulan dillerin uyumluluğunun yanı sıra tarihi filolojik-linguistik zenginliği ve alfabe birliği önemli hususlardır. Madem öyle,  kardeş yurtlar arasında en çok konuşulan ortak kelimelerden işe başlamalı. Tabii bu da yetmez, bu arada ilim adamlarımız da taşın altına eline koyup Türk dünyasında ortak kullanılan kelimelerin adeta envanterini çıkarıp  ‘Dilde, Fikirde, İşte birlik’ için ter dökmeli.  İcabında bu da yetmez, ekonomik entegrasyona da gidilmeli. Madem bütün dünya bu devletlerin bağımsızlıklarını tanımış, bize düşen BDT (Birleşmiş Devletler Topluluğu) ve BM’e (Birleşmiş Milletlere) üye olan bu kardeş topluluklarla en tabii hakkımız olan siyasi, kültürel, ekonomik, coğrafi ve manevi işbirliğini geliştirmemiz boynumuzun borcu olmalıdır.

Şahsiyetli politikalar

Batı,  hem Orta Asya Türk Cumhuriyetleri’nin sahip olduğu hem doğal zenginliklerin, hem rezerv kapasitesi yüksek gaz ve petrol yataklarının farkındadır. Bilindiği üzere tarihi İpek yolu Özbekistan, Kırgızistan, Kazakistan ve Türkmenistan’ın bulunduğu alan dediğimiz Maveraünnehir hattından geçmekte. Bu hat o kadar çok öneme haiz bir yerdir ki,  Sovyetlerin çökmesiyle birlikte Orta Asya Cumhuriyetleri bağımsızlıklarına kavuştuğunda, ilk etapta hemen ABD ve Çin pastadan pay almak adına yarışır pozisyon aldılar, ikinci etapta ise Rusya ve Avrupa Birliği ülkeler bu yarışa dâhil oldular. Hatta bu arada batının bu noktada oraya ulaşmada dilde, fikirde birlikte yakınlığı bulunan Türkiye’yi taşeron olarak kullanmak amacı güttüğü gözlerden kaçmaz da. Batının kendi pragmatist kafasınca Türkiye’ye biçtiği misyon işbirliğine dayalı bir diplomasi değil tam aksine Kafkaslara ve Orta Asya’ya giden yolda sadece köprü vazifesi görme sinsiliğidir. Maalesef o yıllarda Türkiye batının bu sinsiliğini fark etmemiş olsa gerek ki yakamızı Sam Amca’ya kaptırıp, Türk dünyasında olan biteni adeta balkondan seyretmişiz. Oysaki oralara onlardan önce alnımız ak göğsümüz dimdik bir şekilde kendi ağabey-kardeş ilişkimiz çerçevesinde uzanmalıydık. Bilhassa 2002 öncesi Türkiye’sinde bu avantajımızı değerlendiremediğimiz gibi, Dilde, fikirde hiçbir birlikteliği olmayan devletler bizden önce çoktan oralara varıp, ekonomik pastanın dilimlerini kapmışlar bile.  Neyse ki 2002 sonrası Türkiye’sinde geçte olsa elimizi artık oralara uzatmış durumdayız. Fakat bu eli uzatmışlık şimdilik sadece tekstil, süper market ve inşaat sektöründe aktif rol almakla sınırlı, oysa bundan ötesine taşmakta lazım gelir. Taşalım ki dünyada gerçek gücümüzü gösterecek mihenk taşımız olan Adriyatik’ten Çin Seddine yönelik büyük projelerle mührümüzü vurabilelim.

Velhasıl,  Her ne kadar bir zamanlar Kazakistan da tek adamcı Nazarbayev faktörü, Özbekistan da despot Kerimov’un birlikteliğimize gölge düşürecek ayak sürtmeleri ve daha sonrasında küresel baronların engelleme girişimleri gibi daha nice takozlarla yüzleşsek te gelecekten ümit varız hala. Hele ki 15 Temmuz Diriliş ruhunu gördükten sonra hiç kuşkunuz olmasın 21. yüzyılın Türk asrı olacağına inancımız solmayacaktır.   Bu böyle biline.

Vesselam.

http://enpolitik.com/kose-yazisi/503/dilde-fikirde-iste-birlik-iv.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar