MÜLTECİ DEĞİL MUHACİR!

Dil, bir milletin temel yapı taşlarındandır. Ve o milleti bir arada tutan ana unsurların başında gelir. En küçük topluluklardan en büyük milletlere kadar, ortak dil, simge ve sembollerle iletişim kurar; düşüncemizi, hüznümüzü, sevincimizi bu ortaklığımız aracılığıyla aktarır, iletiriz. Hatta evrensel bir gerçeklik olan beden dili dahi, bazı unsurları itibariyle toplumdan topluma değişiklik arz eder.

Türkiye olarak, “gönül coğrafyamız” dediğimizde, Türk dünyası ile İslam coğrafyasındaki ülkeleri düşünür ve Türkiye’nin sınırlarını aşan çok büyük bir aileden söz ederiz. Her biriyle etnik ve dini anlamda temel ortaklıklarımız olduğu için de, iletişim süreçlerimiz içerisinde ortak kavramlar, nesneler ve olaylar bağlamında paylaşımlarda bulunuruz.

Bu girizgâh ile nereye varmak, ne anlatmak istiyorum?

Hemen söyleyerek, sizi de yormayayım, sözü de…

Türkiye’de yaşayanlar olarak bizler, sözlüklerimizde ve konuşmalarımızda yer alan birtakım kelimelerin her birini özbeöz Türkçeymiş gibi kabul etsek de, biliriz ki, bunların bir kısmı İngilizce, Arapça ve sair dillerden dilimize dâhil edilmiştir.

Öyle ki, yaşadığımız çok hızlı değişim ortamında geliştirilen teknoloji ve üretilen araç gereç bile, çaktırmadan bize bir “dil” dikte eder. Ve farkında olmadan bir süre sonra, imeyil (e-mail = e-posta), “menşın etmek” (mention = anmak, söz etmek), “forvırd etmek” (forward = yönlendirmek) gibi devekuşu kelime ve kavramlarla iletişim kurmaya başlarız. Ne Türkçeden Türkçe, ne de İngilizceden İngilizce… Burada açık ve net bir teknolojik dayatma söz konusudur ve biz bu dayatmaya biraz da gönüllü boyun eğeriz; dilin, bir millet için ne anlama geldiğini yeterince idrak edemeyerek.

Bu bağlamda, başta Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere olmak üzere, küresel egemenlerin dünyanın her bölgesinde her şeyden önce dilleriyle işgal eylemi gerçekleştirdiklerini biliyor ve en güçlü devletleri bile dillerinden çözmeye başladıklarını hatırlıyoruz. Bakınız; şehrinizdeki bilumum özel işletmeler ve kuruluşların isimleri. Berberden giyim mağazalarına, pastaneden lokantaya…

Başka bir dayatma biçimi de, yukarıda iki cümleyle anarak geçtiğimiz gönül coğrafyamız hakkında konuşurken ve bizatihi kendileriyle iletişim kurarken karşımıza çıkar. Birçok konuda ve farklı araç gereç vasıtasıyla... Dil, isimler, kelimeler ve kavramlar marifetiyle…

…..

Son yıllarda içerisinde bulunduğumuz coğrafyada yaşanan çok büyük tarihsel gelişmelere bağlı olarak, bu ülkelerle hem birebir hem de onlarla ilgili olarak, dünyanın başka devletleri ve ülke birlikleriyle yoğun iletişim halindeyiz. Amerika, İngiltere, Almanya ve Fransa gibi sahnedeki devletler; Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği ile kısa adı NATO ve UNESCO olan üst yapılar başta olmak üzere…

Bir de, bu devletler ve üst yapılarla ilişkimize sebep olan konular var. Dünya barışı, ekonomi, bölgesel ve küresel güvenlik, insan hakları, çocuk hakları vs. vs. vs. Bir türlü çözüm bulun/a/mayan… Çözümler konusunda herkesin bir şeyler bildiği, ancak çıkarlar bir türlü kenara bırakılamadığı için sonuç alınamayan.

İşte Suriye…

Beş yılı geçen bir süre zarfında oluk oluk kanın aktığı, evlerin değil şehirlerin yerle bir olduğu, yüzlerce binlerce ocağın söndüğü, geleceklerin kaybolduğu, “yarını olmayanların geleceği belli olmayan ülkesi”. O güzelim Şam’ın, Halep’in hâmîsi Suriye…

Hastanelerinde doktor kalmamış; yiyecek ekmeğe, içecek suya muhtaç; başını sokacak iki göz bir ev şöyle dursun, üzerine alacağı bir tek battaniyeden mahrum Müslümanların ülkesi. Adı kara yerden gelesice bir diktatörün küresel sahiplerinin patronajında, mezhep temelli olmak üzere, kardeşi kardeşe kırdırdığı komşu ve kardeş ülke.

Ne var ki, onlarca yıldır dünyaya kan kusturan egemenler, sadece bu acı manzarayı oluşturmakla kalmayarak, dikte ettikleri algı ve emrettikleri dil ile de, bu mazlum ülkede yaşayan kardeşlerimizle, açık adıyla söyleyelim, din kardeşlerimizle olan bağımızı yıpratmaya ve mümkün olduğunca koparmaya çalışıyorlar. Acımasızca, arsızca…

Öyle ki, inanç kardeşliğinin ne olduğu ta asr-ı saadette yani Kutlu Rehberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) döneminde anlaşılır ve yaşanılır biçimiyle gösterildiği halde, bugün bizler bu doğrudan habersizmişçesine Suriyeli kardeşlerimize adeta Fransız kalıyoruz.

Oysa nasıl bir kardeşlik örneği sergilemişti değil mi, Medineli ensar, Mekkeli muhacir kardeşlerine karşı… Neyi var neyi yok bölüşüvermişti, o güzeller güzeli Nebi’nin kutlu öğüdü üzerine. Kucak kucağa, omuz omuza halka oluvermişlerdi O’nun etrafında. Birlikte sohbet etmiş, birlikte sevinmiş, birlikte gülmüş, birlikte dövüşmüşlerdi. Acı hepsinin acısı, sevinç hepsinin sevinciydi.

Bugün yaşananlara bakarak o günleri görebilmek zor, çok zor ne yazık ki…

Bırakınız ekonomik olarak geri planda olanları, bir eli yağda bir eli balda olanlar bile, “ama canım onlar da” vb. cümlelerle, sanki ekmekleri ellerinden alınmış gibi mızıkçılık yapıyor mızmızlanıyor. Rızkın Allah’tan geldiğine inanmıyormuşçasına…

Hadi bundan da geçtim… Bir de “mülteci” denilmiyor mu? Nasıl ve ne kadar üzülürsen üzül, kahrolursan kahrol! Tam da küresel zalim sistemin istediği, dahası emrettiği gibi... Onların bakış açısından algılama, onların penceresinden isimlendirme. Sanki uluslararası bir kuruluş adına konuşuyor, uluslararası bir bildiri sunuyormuş gibi.

Mülteci değil onlar, ülkemizden iltica hakkı talep etmiş de değiller. Aziz Türkiye’ye koşa koşa gelen muhacir kardeşlerimizden başkası değiller. Türkiye’nin anlamını ve gönül sınırlarının uzunluğunu çok iyi bildikleri için geldiler. Belki bazılarımızdan daha iyi bilerek, “Türkiye” isminin ne anlama geldiğini…

Yapmayın! Yapmayalım ne olur!

Hiçbir zorunluluk içinde olmadığımız konuşmalarda ve yazılı ortamlarda bari kadîm kardeşliğimizin hakkını verelim ve “mülteci” değil, “muhacir” olarak isimlendirelim onları. Öyle de seslenelim, sesimizle ve beden dilimizle…

Dünyayı ve konumuz olduğu üzere Suriye’yi kana bulayan küresel zalimlerin diliyle konuşarak, “mülteci” olarak tanımlamayalım ve seslenmeyelim “muhacir” kardeşlerimize.

İnanın böylesi daha doğru, daha insani ve daha kardeşçe olacak…

http://enpolitik.com/kose-yazisi/524/multeci-degil-muhacir.html

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

Diğer Yazılar